71-72 kopuşu Türkiye’deki devrimci hareketleri şekillendiren temel gelişmedir. 1956-1978 arasında modern revizyonizm tartışmalarına bağlı olarak uluslararası düzlemde komünizm iddiasında üç merkezin oluşması dahi bu kadar belirleyici olmamıştır. Türkiye’deki sınıf mücadelesinde Ekim Devrimi’nin rüzgarını arkasına alan Mustafa Suphi TKP’si daha önemli bir zirve olsa da, bu partinin kuruluşunun, programının ve eylem çizgisinin Türkiye’deki devrimci hareket üzerinde kıyaslanabilir bir etkisi olmamıştır. Zira 1920’li yıllarda bu parti önce ilkesel, programatik çerçevesini terk etmiş, sonra siyasal mücadeleden silinmiş, nihayetinde anti-faşist mücadeleyi büyütmek için kendini CHP içinde tasfiye etmiştir. TKP’yi kurduran Komintern de kendini feshedince Mustafa Suphi TKP’sinin mirası tam anlamıyla tarihe ve kimi kadroların hatıralarına karışmıştır.

71-72 kopuşu ise farklıdır. Zira bu kopuşun önderleri hala politik mücadelemizin canlı parçalarıdır. Bu akımların Merkezi Komite’leri de tıpkı Mustafa Suphi TKP’si gibi yok edilmiş olsa da, bu akımların hiçbir takipçisi onlarla aynı programı ve eylem çizgisini sürdürmese de, bu kopuşa sahip çıkan, onun mirasını taşıma iddiasını taşıyan bol miktarda akım söz konusudur. Bu iddiayı ne kadar yerine getirdiğinden bağımsız, hepsi de farklı oranlarda bu kopuşun etkisini üzerlerinde taşıyorlar. Nihayetinde 71-72 kopuşu devrimci hareketin ortak paydası olduğu kadar, kopuşun açmazları bugünkü hareketlerin de ortak açmazlarına işaret ediyor.

Bu nedenle 71-72 kopuşu hakkında konuşmak sadece Türkiye’deki devrimci hareketin tarihi hakkında konuşmak anlamına gelmez. Aynı zamanda onu var eden, bir arada tutan değerler hakkında konuşmak anlamına gelir. Daha da önemlisi onun bugünkü açmazları ve bu açmazları aşmanın yolunu aramak anlamına gelir.

Avrupa’daki 68 Hareketiyle Türkiye’deki 68 Hareketi Birbirinden Farklıdır

71-72 kopuşu Türkiye’deki 68 hareketi içinden çıkmıştır. 68 hareketi üniversitelerden çıkmış, üniversiteleri harekete geçirmiş olsa da bir öğrenci hareketi değildi. Harun Karadeniz’inden İbrahim Kaypakkaya’sına 68 hareketinin bileşenleri daha en başından itibaren bir öğrenci hareketi olmanın ötesine geçen partili bir çizgide, TİP mensubu olarak mücadele ettiler. Sonrasında Dev-Genç’e dönüşen Fikir Kulüpleri Federasyonu zaten TİP’e bağlıydı. Söz konusu öğrenciler, partili olmanın yanı sıra, öğrenci sorunlarıyla tanımlanamayacak bir siyasi pratiğin içindeydiler. Köylüler ve işçiler arasında çalışma yürütüyorlardı. Küçük üreticilerin sorunlarıyla ilgili mitingler düzenliyor, 15-16 Haziran’ın yolunu döşeyecek şekilde örgütleniyorlardı.

Türkiye 68’i ise Avrupa’daki 68’den farklı, neredeyse ona taban tabana zıt bir harekettir. Avrupa 68’i genel olarak iktidarı reddeden, liberter, Sovyet karşıtı bir çizgideyken, Türkiye’deki 68 başından beri iktidar sorununu merkeze almış, liberalizm karşıtı, bağımsızlıkçı, ulusal kalkınmacı ve Sovyet dostu bir çizgideydi.

Bu durumun nedenlerinden biri köken itibariyle Türkiye’deki 68 hareketinin 27 Mayıs 1960 darbesini ileri taşımak, Menderes, Bayar, Demirel sorununu kati bir şekilde çözmek isteyen bir damardan gelmesiydi. Diğer neden ise Türkiye’nin SSCB merkezli anti-emperyalist, kapitalist olmayan kalkınma yolu rüzgarlarının etkisi altında olmasıydı. Tüm farklı varyantlarıyla Türkiye’deki 68 hareketi anti-emperyalist olma iddiasındaydı. Sonrasında yaşayacağı neredeyse tüm tartışma ve ayrışmalar anti-emperyalist mücadelenin nasıl verileceği sorusuyla ilgiliydi.

68’e damgasını vuran anti-emperyalizm ana hatlarıyla iktidarı isteyen, liberalizm karşıtı ve sovyet yanlısı olsa da, bu çizgiyi savunanlar homojen bir topluluk değildi. İçlerinde Küba’daki devrimden ve Vietnam’daki ulusal kurtuluş mücadelesinden ilham alanlar vardı ama Sovyetler’in Latin Amerika’ya tavsiye ettiği kitlesel işçi partileri modelini benimseyenler çoğunluktaydı. Sovyetlerin dostça kurduğu Ortadoğu’nun Baasçı rejimlerini örnek alanların da kayda değer bir varlığı bulunuyordu. Tümüyle farklı, hatta bağdaşmaz karakter taşıyan bu stratejilerin birkaçını ya da tümünü anti-emperyalist mücadelenin farklı biçimleri olarak kabul edenler ise az değildi.

Nereden nasıl etkilenirse etkilensin, hangi uluslararası hareketten ilham alırsa alsın, hangi militan eylemi örgütlerse örgütlesin 68 hareketi içinde yer alan ve anti-emperyalizm iddiasını taşıyan akımlardan hiçbiri devrimci değildi. Bu akımların tümü ya TİP’in ya da Milli Demokratik Devrim (MDD) olarak kodlanan anlayışın peşinde ve örgütsel çerçevesinde sürükleniyordu. Bu akımlar devletin şu ya da bu kurumundan güç alarak anti-emperyalist mücadele vermeyi savunuyordu. TİP için bu kurum parlamentoyken, MDD için orduydu. Devletten destek almayı uman tüm akımlar gibi bu akımlar da devrimci değil reformisttiler. Bu dönem söz konusu yapıların içinde ya da onların dışında devrimci bir arayış içinde bulunan kesimler de ortaya çıkmaya başlamışlardı ama içinde Denizlerin, Mahirlerin de bulunduğu kesimler, tekil olayların akışını değiştirecek bir etkiye sahip olsalar da, bağımsız devrimci bir kutup oluşturacak çizgiye, netliğe ve örgütlenmeye sahip değillerdi. 71-72 kopuşunun önemi tam da bu noktada ortaya çıkar.

71-72 Kopuşu Reformizmden ve Legalizmden Kopuştur

Yankee Go Home diyerek Altıncı Filo’nun denize dökülmesinden 15-16 Haziran’a, 21 Mayıs Halil Rıfat Paşa çatışmasından Diyarbakır zindanlarına uzanan süreçte kopuşun ve sürekliliğin nerede yaşandığını ayırt etmek yaşamsal önemdedir.

Tüm bu eylemleri anti-emperyalizm potasında buluşturmak mümkün değildir. Ortada bir süreklilik yoktur, besbelli ki bir kopuş vardır. Kopuş THKO’nun kurulmasıyla başlamıştır. Anti-emperyalizm bir devrim sorunu olduğu için, açıktan devlet kurumlarına yaslanan TİP’in ve MDD’nin, yahut tüm devrim iddialarına karşın bir birlik formunu aşamayan DÖB’ün ya da Dev-Genç’in bu mücadeleyi yürütmesi mümkün değildi. Kendini yasal partiler içinde muhalif eğilimler olarak, Altıncı Filo’nun denize dökülmesi ya da Komer’in arabasının yakılmasıyla ifade eden devrimci arayışlar bağımsız politik iddiasını ve örgütsel formunu ilk kez THKO ile bulmuştur. THKP ve TKP-ML bu kopuşu sürdürmüştür.

71-72 kopuşu, eylemlerde silahın kullanılmasına ilişkin bir kopuşa indirgenemez. Zira 71-72 döneminde silah hiçbir zaman, 74 sonrasındaki dönemde olduğu gibi profesyonelce kullanılmamıştır. Bu bakımdan Komer’in arabasının yakılması sonrasındaki silahlı eylemlerle aynı kategoride değerlendirilebilir eylemlerdir. Benzer şekilde Altıncı Filo askerlerine saldırırken de Kürecik baskını planlanırken de hedefe Amerika konmuştur. Bu bakımdan da esasa dair bir değişiklik yoktur. 71-72 kopuşuna bir kopuş niteliğini veren noktaları başka yerde aramak gerekir.

71-72 kopuşu siyasi olarak parlamentarizmden, darbecilikten, yani reformizmden kopuştur. Anti-emperyalizmin bir devrim sorunu olduğunun, anti-emperyalist mücadelenin hakim sınıf diktatörlüklerine yaslanarak değil onlara karşı savaşarak verilebileceğinin tescillenmesidir. Örgütsel anlamda kitle particiliğinden ve legalizmden kopuştur. Ayaklanmaya bizzat ve bilfiil önderlik edecek savaş örgütünü yaratma cüretidir.

Aynı Zincirin Üç Halkası: THKO, THKP ve TKP-ML

Kendilerini tarif edişine bakarak 71-72 kopuşuna sahip olanlar arasında ideolojik ve politik farklıklar bulmak mümkündür. Ancak buradan yola çıkarak THKO’dan TKP-ML’ye varan süreçte bir kopuş olduğunu söylemek doğru olmaz. Tam tersine aralarında bir süreklilik vardır. THKO, THKP ve TKP-ML’yi aynı zincirin birbirine bağlı üç halkası olarak görmek gerekir.

THKO’nun savunmasında kemalizme bulaşık bir dizi ifade ve saptama vardır. Ama bu durum onların TİP’ten kopuşun “ilk yüz metresi”ni, MDD yahut TİİKP gibi herhangi bir ara uğraktan geçmeden koşmuş olmalarından kaynaklanmaktadır. Ama materyalist bir bakışa sahip olanlar sözün eylemi değil, eylemin sözü belirlediğini bilir. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu kurup, Nurhak’ta Türk ordusuyla çarpışanların kemalist bir politik çizgide hareket etmedikleri besbellidir. Zincirin peşi sıra halkalarının bu tortuları atmaya daha fazla fırsatları olmuştur. Bununla birlikte zincirin son halkasına, kemalizmin faşizm olduğu tespitine varıldığında dahi kemalizmin ve reformizmin ideolojik tortularından tümüyle kurtulamamıştır. Örneğin Kaypakkaya Türkiye’de bir kurtuluş savaşı verildiğini savunmaktadır.

Üstelik, devrimci dayanışmanın parlak ve bugüne dek aşılamamış örneğini sunan eylem çizgilerine bakıldığında söz konusu üç akım arasındaki farklar daha da azalır. Elrom’un rehin alınmasını, Kızıldere’yi PASS ile, Denizleri ihbar eden muhtarın cezalandırılmasını kızıl siyasi iktidarla açıklamak mümkün değildir. 1971-73 arasında her üç örgüt de ortak bir hatta hareket etmiştir. İbrahim Kaypakkaya’yı bu zincirdeki halkların zirvesi kılan nokta ne kemalizme ne de Kürdistan sorununa dair tespitleridir. Kaypakkaya’nın kemalizme dair tespitlerinin benzerleri 1920’lerin TKP’sinin yayınlarında da bulunmaktadır. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ise Türkiye Devrimi’nin Yolu broşüründe de savunulmuştur. Kaypakkaya’yı öncellerinden ayırt eden, onun bir ordu, bir kurtuluş partisi kurmanın ötesine geçip bir komünist partisi kurması ve yüzünü onun çizgisini tasfiye edenlerle hesaplaşmaya kararlı olarak Mustafa Suphi’nin TKP’sine dönmesidir.

71-72 Kopuşu Anti-Emperyalist Mücadelenin Nasıl Verilmesi Gerektiğine Işık Tutuyor

Tüm ideolojik bulanıklığına karşın 71-72 kopuşunu gerçekleştirenlerin devrimci çizgisi bugün de anti-emperyalist mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğini berrak bir biçimde anlatmaktadır. THKO, kendi programatik çizgisi içinde, Türkiye’nin işgal altında olduğunu ve ikinci kurtuluş savaşını vermek gerektiğini savunurken aslında Türk devletine karşı savaşmayı, onu yıkmayı ve yeni bir devlet kurmayı önüne hedef olarak koyuyordu. Bu, Komünist Enternasyonal’in “asıl düşman kendi yurdunda” çizgisiyle uyumlu bir politik çizgidir. Benzer şekilde THKP kurucuları emperyalizmin içsel bir olgu olduğunu söylerken, TKP-ML kurucuları kemalizmi faşizme eşitlerken aynı devrimci politik çizginin savunuculuğunu yapıyorlardı. Bugün de anti-emperyalist mücadeleyi yürütme iddiasında bulunanların gerisine düşmemeleri gereken politik çizgi tam olarak budur.

Söz konusu olan Kürdistan sorunu olduğunda, 71-72 kopuşunu gerçekleştirenler arasında en net konuşan, kuşkusuz onun son halkası olan ve “Lozan’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının alçakça çiğnendiği”ni, “Kemalistlerle emperyalistler[in] Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldükleri”ni saptayan Kaypakkaya’dır. Bununla birlikte Kaypakkaya dahi Lozan’daki “tarihi haksızlığın günün meselesi olma niteliğini çoktan yitirmiştir” derken yanılıyordu. Lozan hiçbir zaman Kürtler tarafından kabul edilmedi. Kürtler açısından her zaman “günün meselesi” oldu. Üstelik bugün Kürdistan, her zamankinden fazla bir şekilde emperyalistler arasındaki paylaşım şavaşlarının merkezinde yer alıyor. O nedenle bugün anti-emperyalist bir hatta yürüyenlerin de 71-72 kopuşundaki çizginin ilerisine geçmeleri, Kürdistan’ın özgürlüğünün Ortadoğu’da barışın koşulu olduğunu, bu özgürlük yolunda atılacak adımların tüm bölgede verilecek anti-emperyalist mücadelenin harcı olduğunu savunmaları gerekir.

Bununla birlikte, Türkiye’nin Kürdistan’ın sınırları dışında kalan parçaları içinse Denizlerin idam sehpasındaki haykırışlarının hala geçerli olduğunu belirtmek gerekir. Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini, Türkiye’ye göçmüş Kürt işçilerinin Türklere tabi olması olarak değil, bir mücadele kardeşliği olarak görmek gerekir. Bu mücadele kardeşliğini sürdürmenin koşullarından biri kuşkusuz Kürtlerin tüm demokratik ve kültürel haklarını her zeminde savunmak olsa gerektir. “Gerçekten demokratik Türkiye” bu mücadele kardeşliği olmaksızın yaratılamaz.

71-72 Kopuşunu İleri Taşımak Kaypakkaya’nın Yüzünü Döndüğü Komünist Partisini Yaratmaktan Geçer

Bugün, liberal, yasal işçi partilerinin kitlesel bir işçi hareketi oluşturmanın, anti-emperyalist mücadeleyi büyütmenin tek yolu olarak dayatıldığı koşullarda THKO’dan TKP-ML’ye uzanan kopuşun esas olarak yasalcılıkta, liberalizmde, kuyrukçulukta bugünün yasal partileriyle aşık atamayacak TİP’ten kopuş olduğunu hatırlatmak özel bir önem taşıyor. Denizlerden İbolara uzanan anti-emperyalist mücadele onların koptuğu örgütsel formlara geri dönerek, onların ayrıştığı reformist çizgiyle ayrımları belirsizleştirerek verilemez. Tam aksi istikamette ilerlemek, 71-72 kopuşunu varamadığı fakat varması gereken hedefe taşımak gerekir. Bu hedef Kaypakkaya’nın da yüzünü döndüğü Mustafa Suphi’nin ve onu yaratan Ekim Devrimi’ni esas alan komünist partisinin yaratılmasıdır.

Bugün 71-72 kopuşu tarihe karışmadığı, yanıt ürettiği siyasal sorunlar ve onun takipçisi olma iddiasındaki hareketlerle birlikte politik mücadelemizin, devrimci hareketimizin bir parçası olduğu için yeni bir 71-72 kopuşu mümkün ve gerekli değildir. 71-72 kopuşunun tekrar gerçekleşmesi için önce onların koptuğu reformist TİP’in yaratılması ise, inananı pek fazla olsa da, tümüyle yanlış bir görüştür. Bugün atılması gereken adım söz konusu kopuşa sahip çıkanların, liberal tasfiyeci rüzgarlara inat devrimci bir siyasi çizgi temelinde yan yana gelmesi, kendi dışlarındaki harekete ortaklaşa müdahale ederek, tekrardan bir çekim merkezi olma niteliğini kazanmasıdır. 71-72 kopuşunu gerçekleştirenler programatik, stratejik ve taktik ayrılıklarına rağmen böyle bir eylem çizgisinde buluşabilmişti. Bugün onların mirasına sahip çıkma iddiasında olanların bu buluşmayı daha ileriye taşıyabilmesinin koşulları çok daha elverişli ve imkanları çok daha fazladır.