22 Mart’ta gerçekleşen “İkinci Çözüm Süreci ve Öcalan’ın Mektubu” başlıklı söyleşide yoldaş, Öcalan’ın mektubu ile başlayan süreci PKK’nin tasfiye süreciyle beraber değerlendirmek gerektiğini ancak değerlendirme yapmakla değerlendirmeyi siyasi mücadelenin konusu yapmanın arasında net bir ayrım çekmemiz gerektiğini söyledi. Bugünkü değerlendirmemizi siyasi mücadelenin konusu haline getirirsek bunun sosyal şovenizme ve TC politikalarına hizmet edeceğini ifade etti. Bu nedenle Türkiye’de siyasi mücadele yürüten bir siyasi akım olarak Türkiye’deki sol harekete dair yaptığımız değerlendirmeler pekala siyasi mücadelenin konusu olabilecekken Kürdistan’da komünist bir örgüt yahut partinin de aynısını PKK için yapabileceğini söyledi.

Bu açıklamanın ardından yoldaş söyleşide şunları aktardı:

“PKK kuruluşu itibariyle devrimci mücadele yürütmeyi hedefleyen bir sol partiydi. Kürdistan Devriminin Yolu manifestosunda Kürdistan devriminin Ekim Devrimi ile başlayan ve ulusal kurtuluş hareketleriyle gittikçe güçlenen dünya proletarya devriminin bir parçası olduğu açıkça ifade edilmişti. Yani kuruluşunda PKK için sosyalizm ulusal mücadeleye tabi olarak değil, ulusal mücadele ve bağımsızlık hedefleri sosyalizme tabi olarak şekillenmişti. Benzer dönemlerde kurulan ikinci IRA, ETA, Vietnam Komünist Partisi de benzer hedeflerle yola çıkmıştı. 80Lerin sonu ve 90ların başında ise yine SSCB’nin etkisiyle, başta Gorbaçov’un yönelim değiştirmesi sonra da SSCB’nin dağılmasıyla beraber, yola çıktıkları dönemdeki siyasi hedeflerini tartışmaya açtılar. Buraya kadar net bir tablo var. Bizim için asıl soru içeriği aynı olan bu mektup Türkiye’de ve Kürdistan’da neden tekrar yazılabiliyor? Az önce örnek verdiğimiz tüm örgütler tasfiye tartışmalarını çoktan tamamlayıp ardından bırakmışken neden mektup büyük bir tartışmayı beraberinde getiriyor? Bunu anlamak için tasfiyeye dair bazı noktaların üzerinden geçmeliyiz.

Asıl tasfiye 1920’lerde dünyadaki komünist önderliğin tasfiyesiyle başladı. PKK ve benzerleri bu tasfiyeden çok daha sonra, yüzlerini döneceği bir merkez yokken siyaset sahnesine atıldı. Yine aynı nedenle 71 kopuşunu gerçekleştiren, ve bu nedenle devrimci olan THKO, TKP-ML gibi akımlar Mustafa Suphi TKP’sinden daha geride akımlardı. THKO, TKP-ML’nin ardından oluşan tasfiyeci atmosferde ortaya çıkmış bir partiydi. Dolayısıyla ortaya çıkışı itibariyle bu tasfiyeci tartışmalardan etkilenmişti. Dahası PKK’yi şekillendiren Türkiye’deki tasfiyeci dinamik olsa da bugünkü kaderini Kürdistan’daki devrimci yükseliş belirledi. Bu duruma PKK’nin siyasi tasfiyesine rağmen her tasfiyeci süreçten örgütsel olarak güçlendiği gerçeği de eklenince PKK’nin bugün içinde bulunduğu paradoks ve neden mektubun içeriğinin eskimediği daha iyi anlaşılır.

Tasfiye süreci eski olsa da bu mektubun tonu ve zamanlaması yenidir. Mektup Erdoğan ve Bahçeli’nin düştüğü çıkmazın farkında, onları rencide etmeyen bir tonda yazılmıştır. Üstelik bu mektup TC’nin de en zayıf döneminde yazılmıştır. Bu sebeple mektubun tonu ve zamanlaması değişen güç dengelerini göstermektedir. Bu çağrıların ilk kez gündeme geldiği 35 sene önce tanımlı bir devlet vardı, 12 Eylül rejiminin mekanizmaları işlemekteydi. Bugünse rejimin tüm payandaları ortadan kalkmış, 12 Eylül’ün kurumları felç olmuş halde. Birinci çözüm süreci başladığında ise ABD desteğini arkasına almış ve bu destekle AB’ye girme hayalleri kuran bir Erdoğan vardı bugünse ABD Erdoğan’dan vazgeçti, demokratik yeniden yapılanma kimseye inandırıcı gelmiyor. PKK açısından da 35 yıl öncesi ve sonrası arasında büyük bir fark var. 35 sene önce PKK sadece Kürdistan’ın kuzeyiyle sınırlı bir örgütken bugün hem etkisi batı ve Güney siyasetlerinde vardır hem de Rojava aracılığıyla ABD ile ilişkiler kurmuş uluslararası arenada bir aktör haline gelmiştir.

Böyle bir paradoksun olduğu yerde mektuptaki çağrının Kürdistan sorununu ortadan kaldırması da bu sorunu çözmesi de söz konusu olamaz. Birinci çözüm süreci dahi çözümsüzlüğe mahkumken ikinci çözüm süreci onun karikatürü bile olamayacaktır.

İmamoğlu’na yönelik komployu da aynı güç dengeleri çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Erdoğan hem yönetemiyor hem de düşman hukuku uyguluyor, yani fiili olarak bir iç savaşı sürdürüyor Bu iç savaşın özgün yanı ise rakipleri tamamen ortadan kaldırıp yeni bir rejim kurmak yerine seçimlerden medet umması. İmamoğlu komplosuyla da Erdoğan seçim sonuçlarını lehine dönüştürmek, önce aday olmasının önünü açmak sonra da kendisine karşı kurulan bloğu yıkmak istiyor. Bu anlamda çözüm süreciyle saldırılar çelişkili değil zira Erdoğan Öcalan’ın tecritinin hafifletme umutları yayarak Kürtleri yanına çekmek isterken İmamoğlu’nu rehin alarak muhalefeti kendine can simidi atmaya zorlamak istiyor.

Emekçi ve ezilenler açısından İmamoğlu sorunu bağımsız bir sorun değildir, demokrasi savaşına tabidir. Demokrasi savaşında ilk adım pazarlıkla hükümete can simidi atmak değil hükümeti emekçi ve ezilenlerin kitlesel eylemleriyle göndermektir.”

Yoldaş konuşmasını söyleşiden bir gün sonra gerçekleşecek olan Newroz mitinginde beraber yürüme çağrısıyla sonlandırdı.

İstanbul’dan Komünistler