Ana Sayfa Genel Köz’ün Sözü: İşçilerin Birliğinden Önce Komünistlerin Birliği

Köz’ün Sözü: İşçilerin Birliğinden Önce Komünistlerin Birliği

“Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” Komünist Parti Manifestosu’nun bu son cümlesi yayımlandığı günden beri komünist hareketin sloganı olageldi. Komünist dünyayı yaratma mücadelesi boyunca da öyle kalacak.

Partisizlik ve Çokluk

Ne var ki slogan, kelimenin kökeninin de işaret ettiği gibi, esas olarak bir savaş narasıdır. Bir iddiayı anlatır. Bu, sınıf mücadelesinde bir tarafa karşı başka bir tarafın başını çekme iddiasıdır. Parti kelimesi de modern sınıf mücadelesi içinde tam da böyle bir tarafa, proletaryanın tarafına, işaret ettiği için bugünkü anlamını kazanmıştır. Manifesto’yu kaleme alan Marx ve Engels olsa da onun sahibi böyle bir partinin en mütevazı örneği olan, ama 1848 Devrimleri’ne lafla değil eylemle önderlik etme iddiasını taşıyan Komünistler Birliği idi. Partili mücadelenin zirvesinde Ekim Devrimi’nin etkisi ve dersleriyle kurulmuş olan Komünist Enternasyonal yer alır. Onun manifestosu ise benzer ama daha somut ve görkemli bir savaş narasıyla biter: “Kadın ve erkek işçiler! Yeryüzünde altında savaşılıp uğrunda ölünecek tek bir bayrak var: Komünist Enternasyonal’in bayrağı.”
Bugün ne Türkiye’de ne de dünyanın başka bir yerinde aynı çağrıyı yükseltecek bir parti mevcut değil. Bu durumun kadro sayısına, kitle ilişkilerinin yaygınlığına yahut bir programa sahip olup olmamaya dair sonuçları var ama bu etmenlerin hiçbiri onun sebebi değil. Bilakis, sadece söz konusu etmenler göz önünde tutulduğunda, bugünün Türkiye’sinde Marx ve Engels’in mensubu olduğu Komünistler Birliği’nden şu ya da bu açıdan daha gelişkin olan bir dizi örgütten söz etmek mümkün. Dünya üzerindeki benzer çaptaki örgütlerin sayısı daha da kabarık. Partisizliğin sebebi iddiasızlık da değil. Türkiye ve dünyada daha da fazla örgüt işçi sınıfına öncülük, önderlik etme iddiasında, kimileri Enternasyonal adını dahi taşıyor.

Aslına bakılırsa, partisizliğin kanıtı tam da bu iddia enflasyonu. “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” çağrısını yükselten sayısız akım var ama öncülük iddiasında bulunan hiçbir akım, geçelim işçileri, diğer akımları dahi etkileyemiyor. Diğer akımlara, “Beni takip etmelisiniz!” diye müdahale edebilen yok. Bu nedenle sınıf mücadelesi içinde bir taraftan, bir partiden söz etmek mümkün değil. Hatta iddialar dünyasından eylem dünyasına geçtiğimiz zaman daha da vahim bir tablo ortaya çıkıyor. İdeolojik olarak postmodernizme karşı mücadeleyi önemseyen bu akımlar postmodern bir “çokluk” dünyasında yer alıyorlar. Hepsinin farklı ve kendine göre bir komünizm iddiası var, ama hiçbiri diğer iddia sahiplerine karşı bir tutum almıyor. Tutum almayı geçelim, kendisini ve tüm bu akımları ne anlama geldiği belirsiz, ayrı “siyaset”ler olarak görüyor. İşçilere de ancak “siyaset”lerin ortak araçları ve eylemleriyle seslenebiliyor. O hâlde sınıf mücadelesinde bir parti değil, irili ufaklı, alacalı bulacalı, kâh didişen kâh eylem birliği yapan bir çokluk söz konusu.

Savaş ordusuz verilmez. Sınıf savaşı içinde bu ordu emekleme aşamasında olabileceği gibi kitleselleşebilir yahut kan kaybedebilir. Ama bir savaşa başlamanın, işçileri bu savaşta saf tutmaya çağırmanın ön koşulu bir taraf olabilmektir, bir parti olabilmektir. Bugünkü kahrolası çokluk tablosunda “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!” sloganını tekrarlamakla yetinmek, onu Manifesto’nun vermek istediği mesajın tam aksi yönüne itecek, onu bir dileğe dönüştürecektir. Farklı bir slogana ihtiyacımız yok ama temenniler dünyasında kaybolmamak için tamamlayıcı bir şiarı yükseltmeye ihtiyacımız var: “İşçilerin Birliğinden Önce Komünistlerin Birliği!” Devrimci partiyi yaratma mücadelesinde Köz’ün kalkış noktası tam da bu şiardır.

İşçilerin Birliği

İşçilerin birliğinin, hele hele “bütün ülkelerin işçilerinin birliğinin” sağlanması sendikal olarak mümkün değildir. İşçileri çok daha yaygın ve sıkı olarak örgütlendirecek, onları silahlandıracak iktidar organlarına ihtiyaç duyar. Söz konusu organların bugüne kadarki en gelişkin biçimi bildiğimiz kadarıyla sovyetlerdir. Bu anlamıyla geniş işçi kitlelerinin birliğinin ön koşulu devrimdir. Hatta, Ekim Devrimi deneyiminin gösterdiği gibi devrimden hemen sonra dahi işçi kitlelerinin en geniş kesimlerinin birleştirilmesi mümkün değildir. Bu ancak devrimin kesin olarak zafer kazandığı, sermaye düzenini yeniden üreten mülkiyet ilişkilerinin, siyasi ve ideolojik alışkanlıkların tarih sahnesinden silindiği koşullarda mümkündür. Yine Ekim Devrimi’nin hâlâ ders çıkarılmayı bekleyen somut deneyimlerinden eski düzenin siyasetinin ve ideolojisinin söz konusu iktidar organlarını yozlaştırarak, işçileri paramparça ettiğini de biliyoruz.

Bereket, bu topraklarda, tüm tasfiyeci tahribata karşın, bir devrimin partisiz gerçekleşebileceğini savunan bir akım yok. Sorun bu partinin nasıl yaratılacağı mücadelesinde düğümleniyor. İşçilerin birliği mücadelesinin öneminden söz edenlerin ne kastettikleri tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bu kesimler aslında devrimci partinin ancak yükselen bir işçi hareketinin içinden çıkabileceğini savunuyorlar. Bu görüşün daha az “işçici” olan versiyonu ise partinin devrimci bir hareketin yükselişi sonunda ortaya çıkacağını ileri sürer.

İşçi hareketinin olgunlaşmasının yahut devrimci mücadelenin yükselişinin, işçi sınıfının devrimci öncüsünün yaratılması için elverişli koşullar yarattığına şüphe yok. Sınıf mücadelesi tarihinde buna örnekler bulmak mümkün. Lenin RSDİP’in ikinci, bir anlamda yeniden kuruluş, kongresi öncesinde kaleme aldığı Ne Yapmalı?’da işçi hareketinin yükselişinden ve sosyal demokrasinin onun kuyruğunda kalmasından söz ediyordu. Avrupa’daki komünist partilerin neredeyse hepsi Ekim Devrimi’nin ardından devrimci işçi hareketinin yükselişe geçtiği sırada kuruldu. Mustafa TKP’si sonrası Türkiye’de, komünist bir partinin nasıl kurulacağı tartışmaları 60’ların sonlarına doğru önce işçi hareketinin yükselişe geçmesi, sonrasında da devrimci eylemlerin yaygınlaşmasıyla gündeme geldi.

Komünist partinin kurulmasının işçi hareketinin yükselişine bağlı olduğunu savunmak, işçi hareketinin yahut devrimci güçlerin geri çekildiği dönemlerde bir partinin kurulamayacağı anlamına geldiği için yanlıştır. Babeuf, Eşitler Komplosu’nu Fransız Devrimi’nin tabutuna çiviler çakılırken kurdu. Komünistler Birliği 1847’de bir işçi hareketinin içinden çıkmadı. RSDİP’in birinci kongresi 1898’de toplanırken ortada güçlü bir Rus işçi hareketi yoktu. Hepsinden önemlisi, komünist bir enternasyonal kurma mücadelesinde Lenin ile Martov, Liebknecht, Luxemburg, Troçki ve Pannekoek arasındaki fark tam da bu noktada ortaya çıkmıştı. 1915 yılında tüm işçi hareketlerinin bıçakla kesilmiş gibi sessizleştiği, devrimci hareketlerin ortadan kaybolduğu bir dönemde Lenin derhal yeni bir enternasyonal için harekete geçmeyi savunurken, onun karşısındakiler işçi hareketi yükselişe geçene kadar beklemek gerektiğini savunuyorlardı. Partinin kurulmasını kitlelerin kendiliğinden mücadelesinin yükselişine bağlayan bu yanlış kanaat Luxemburg’da o kadar güçlüydü ki Kautsky ve Bernstein bile partiden ondan önce ayrıldılar. Alman komünistleri sonrasında bu gecikmenin bedelini 1918-19 Devrimi’ndeki hazırlıksızlıklarıyla ödediler.

Yıllar sonrasında yazılan ve Komünist Enternasyonal’in Ekim Devrimi sonrasında gecikerek değil “koşulları olgunlaşınca”, “tam zamanında” kurulduğunu savunan özürcü/resmi tarih kitapları ise Alman Devrimi’nin bu yenilgisinin üzerini örttü. Yaptığı tüm hataları öncü/Leninist parti vurgularına bağlayarak, partinin inşasını kendiliğinden kitle hareketinin yükselişine tahvil eden görüşlerin hortlayıp, yaygınlık kazanmasına yol açtı.

İşçi sınıfının devrimci öncüsünün sınıf hareketi içinden çıkmasının diğer sonuçlarının da hayırlı olduğu söylenemez. Bir yükselişin içinde örgütlenen RSDİP ikinci kongresi, yola iki hizipli ve otoritesi olmayan bir partiyle çıktı. İşin ironik yanı, Bolşeviklerin kendilerini bir parti olarak örgütleme yolundaki asıl mücadeleleri 1907-1912 döneminde, yani Rus Devrimi’nin ardından gelen gericilik döneminde verildi. Rusya’da yükseliş dönemini başlatan Lena Grevi, 1912’de Bolşeviklerin bağımsız bir parti olduklarını ilan ettikleri Prag Konferansı’ndan sonra patlak verdi. Avrupa’da kurulan komünist partiler de hep aynı sorundan muzdarip kaldı. Bu partilerin içine akın etmiş merkezcileri ve sağ oportünistleri ayıklamak sonrasında Komünist Enternasyonal’in en büyük sorunu olageldi. Gerek Komünist Enternasyonal’in tasfiyesi, gerekse de SBKP 1956 Kongresi bu bolşevizasyon girişimlerinin başarısızlığının en açık kanıtı oldu.

Türkiye’de ise devrimci parti konusunun sınıf hareketinin yükselişiyle birlikte gelmesi aynı sorunun tümüyle farklı bir biçimde yaşanmasına yol açtı. Dünyanın farklı yerlerinde yükseliş çok kanatlı tek bir parti yaratırken, Türkiye’de ise, en dar grubun bile kendisine hareket ettirebileceği geniş bir işçi kesimi bulduğu bir dönemde, kendine parti/parti inşa örgütü/hareket adını veren sayısız amatör örgütün ortaya çıkmasına yol açtı. Kendi göbeğini Kızıldere ruhuyla kesen devrimci hareket ve geniş anlamıyla sosyalist hareket tam tersi bir rekabet/şiddet kısır döngüsünün içine girdi. Bu hatalarının sözüm ona özeleştirisini ise, yine Bahar Eylemleri’nin ve Kürt Baharı’nın peşi sıra gelen yükseliş döneminde, bu sefer tam tersi tasfiyeci bir şekilde Kuruçeşme’den ÖDP’ye giderken verdi, legal işçi platformlarının içinde kayboldu.

Bir Yanlış Düşüncenin Sonuçları

İşçi sınıfının öncüsünün bir yükseliş dönemi içinde yaratılabileceği düşüncesinin siyasi mücadelede tek bir karşılığı yok. Bu yaklaşımı benimseyenlerin önemli bir kısmı, “madem partiyi yaratacak koşullar yok, o zaman biz de partiyi mümkün kılacak koşulları yaratalım” düşüncesiyle kendilerini bir sınıf hareketi inşa etmeye ya da devrimci hareketi sil baştan kurmaya vermektedir.

Söz konusu yaklaşımın karikatürleşmiş, pespaye bir hâlini de topraklarımızda gözlemek mümkün. Bu kesimler yukarıdaki akıl yürütmeyi iyice uçlaştırıp bir karikatür misali savunuyorlar: “Madem devrimci kopuş reformist bir partinin bağrından kopuştur, o hâlde önce bu reformist partiyi yaratalım!” Önce ÖDP, sonra HDP kurulurken üretilen bu kılıflar, son beş yıldır da TİP’e doğru sürüklenen akımlar tarafından kullanılıyor. Bu sonuncuların hayal kırıklıkları ise hepsinden önce açığa çıkıyor.

İster hâlisane devrimci kaygılarla isterse de tasfiyeciliğin kılıfı olarak üretilsin, bu yaklaşım elbette devrimci iradenin sınıf hareketine, devrimci harekete tayin edebileceğini kabul etmek ama aynı iradenin sınıflar mücadelesinin nesnel koşullarıyla derin bağları olan bu dinamikleri yaratamayacağını kabul etmektedir. Ama Marksizmin temel saptamalarıyla çelişen bu anlayışın en büyük kusuru devrimci güçlerin önüne çözemeyeceği görevleri koyarak onları pörsütmesi değildir. Asıl problem devrimci güçlerin mevcut imkânlarla ve öznel gayretleriyle çözebilecekleri sorunları, bu sefer de tam aksi istikamette, çözülemez nesnel sorunlar olarak tarif etmesi, devrimci politikanın gündeminden çıkarmasıdır. Hareketimizin bir mozaiği andıran alacalı bulacalı parçalarının kendi içinde devrimci bir ayrışma yaşaması ve ayrışan güçlerin bir parti oluşturmak üzere bir araya gelmesi görevinin aciliyeti bu şekilde hasıraltı edilmektedir. Bu görüşün sahipleri devrimcilerin kendi aralarında incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalara girmek, sosyalistlerin/komünistlerin birliği amacıyla sonuçsuz kalacağı baştan belli çağrılar yükseltmek yerine işçi sınıfının birliği için ter dökmeleri gerektiğini savunmuştur.

Bu kesimler arasında sınıf hareketinin iradi bir biçimde yaratılamayacağını düşünenler de vardır. Ama onlar da partinin sınıf hareketi içinden çıkacağını savundukları için, hareketin temposu düşükken sınıf hareketi içinde mevzi tutmayı, öncü müfreze pozisyonu elde etmeyi, hareket yükseldiği zamansa genişleyerek bir parti niteliğini kazanmayı savunanlardır. Sayıları her geçen gün artan bu akımlar kendi yaklaşımlarının geçerliliğini savunmak için, 1917 Şubat Devrimi’nde son derece sınırlı sayıda kadroya sahip Bolşeviklerin, devrim sonrasında üç dört ay içerisinde üye sayısını beş altı kat artırmış Bolşeviklere dönüşmesi örneğini sıklıkla verirler. Hâlbuki, Bolşeviklerin Şubat’tan Ekim’e üye sayılarını katladıkları doğru olsa da, Bolşevikler Şubat Devrimi’nden çok önce parti niteliğine sahipti. Bu nitelik hızla örgütlenmeyi ve çevresini örgütlemeyi becerebilen komitelere sahip olmayı da içeriyordu.

Hangi biçimi benimserse benimsesin bu yaklaşımların sahipleri işçi hareketi içinde örgütlenmeye veyahut devrimci bir hareketi yaratmaya çalıştıkları her zeminde birbirleriyle rekabetçi bir ilişkiye girmektedirler. Bu durum kuşkusuz niyet sorunuyla ilişkili değildir. Bilakis tümüyle devrimci kaygılarla ve dayanışmacı tutumlarla yürütülen çalışmalar, eylem birlikleri ve platformlar da aynı akıbeti paylaşmaktadır. Zira sorun yapısal bir sorundur. Devrimci akımların ve sosyalist hareket içinde farklı yapılara farklı oranlarda dağılmış devrimci güçlerin parçalanmışlığını, dağınıklığını gidermeyi öncelikli bir görev olarak görmeyenler, bu görevi yerine getirmeyip, yerine getirilmesi çok daha zor olan işçi hareketinin geniş kesimlerini harekete geçirmeyi önüne koyanlar hangi niyeti ve kaygıyı taşırlarsa taşısınlar kendilerini devrimci partiyi yaratacak iddiayı taşıyan yegâne güç, kendi dışındaki akımları ise işçi sınıfıyla devrimci güçlerin kaynaşmasını engelleyen, rakipler olarak göreceklerdir. Sınıf hareketinin yükselmesi de bu rekabeti dindirmeyip körükleyecektir.

“İşçilerin Birliğinden Önce Komünistlerin Birliği”ni savsaklanmaması gereken asıl görevin altını çizen bir şiar olarak kabul etmek gerekir. Hareketimiz içinde sınıf mücadelesine devrimci bir taraf, bir parti olarak güçler nicel olarak mevcuttur. Sorun bu güçlerin komünist bir partiyi yaratmayı mümkün kılacak ilkesel bir zeminde birleştirilmesi sorunudur.

Ancak komünistlerin birliği çağrısı, komünist olduğu tescillenmiş kimi akımları birleştirmeye yönelik bir girişim değildir. Mevcut akımlardan kimilerini alt alta üst üste koyarak devrimci bir parti kurmak mümkün değildir. Böyle olsaydı zaten komünistlerin birliğini sağlamak için politik bir faaliyete gerek olmazdı. Hangi akımların komünist olduğunu tespit etmek, komünist olduğu tespit edilen akımları kapalı devre birlik görüşmeleriyle ve buna uyumlu ilerleyen bir ortak eylem süreciyle birleştirmek yeterli olurdu. Hâlbuki bugün ihtiyaç duyduğumuz şey tümüyle komünistlerin birliği doğrultusunda politik bir mücadeledir.

Bu politik mücadele bir yönüyle komünist partinin üzerinde yaratılacağı ilkesel zemini tarif etmeyi ama aynı zamanda bu zemin üzerinde yine yürütülen politik mücadelenin içerisinde bu temel ilkelerden yola çıkarak devrimci bir programın köşe taşlarını oluşturmayı kapsar. Ama aynı zamanda komünizm iddiasını taşıyan güçlere böyle bir partinin neden bir ihtiyaç olduğunu anlatmayı ve onları bu zemine davet edecek temas kanallarını kurmayı ve etkiyi yaratmayı içerir.

Komünistlerin birliğini savunmak işçi sınıfının örgütlenme mücadelesinin yahut devlete karşı verilen devrimci mücadelenin içinde, “nasılsa parti değiliz”, “öncelik komünistlerin birliği” diyerek yer almamayı beraberinde getirmez. Tam tersine bu mücadeleler içinde daha enerjik bir biçimde ve ön safta yer almayı şart koşar. Devrimci mücadelenin içinde bizzat yer almadan komünist partiyi kuracak güçlerin yoldaşlaşması da mümkün değil, kendilerini reformist, sosyal şoven ve sınıf iş birlikçisi akımlardan ayırt etmesi de. İşçi hareketinin içinde örgütlenme mücadelesi vermeden devrimci propagandayı aydınca bir lafazanlıktan ayırt etmek mümkün olmadığı gibi devrimci hareketin içinde bulunduğu dar boğazı, sınıf içindeki taze militan güçlerle temas etmeden, sadece yenik birkaç kuşağın yeni kadrolarıyla da kurmak mümkün değildir.

Önce “işçilerin birliği” diyerek komünist partinin kurulmasını sınıf hareketinin yükselişine havale edenler “işçilerin birliğinden önce komünistlerin birliği!” şiarını yükseltenler arasındaki fark. Birincilerin işçi sınıfı içinde çalışıp ikincilerin bunu reddetmesi değildir. Aradaki ikisinin işçilerin örgütlenmesi ve örgütlendirilmesi mücadelesinde hangi önceliklerle yer aldığı bunu başka bir amaca tabi kılıp kılmadığıdır.

Komünistlerin birliği çağrısının muhataplarının nasıl yaratılacağı, bu birliğin harcının ne tür bir siyaset tarzıyla yaratılacağı ise ayrı bir incelemenin konusudur.