Türkiye’deki devrimci güçler arasında Amerikan emperyalizmine karşı mücadele etmek gerektiği konusunda, en azından prensipte, bir tereddüt veya anlaşmazlık yok. Hatta daha geniş kapsamıyla solun bütünü düşünüldüğünde dahi hareketimizin; Türkiye’deki Amerikancı solun temsilcisi dünkü CHP/bugünkü Yeni Parti’yi karşısına alma konusundaki eksikliklerini de Amerikancılıkla değil, kitlelerin geri eğilimlerine karşı çıkacak siyasi cesaretten yoksunluğuyla açıklamak daha doğru olur. Bu bakımdan hareketimiz içinde sistematik bir biçimde “Amerikancı sol” çizgiye girmiş bir kesimden söz etmek mümkün değildir. Bu sıfat esas olarak burjuva muhalefeti için kullanılmalıdır.
Dolayısıyla hareketimizde eksik olan Amerikan emperyalizmine yönelik karşıtlık değil, genel olarak emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında takınılması gereken tutuma ve emperyalistlere karşı mücadelenin nasıl verileceğine dair netliktir. Liebknecht’in emperyalist paylaşım savaşının ortasında yükselttiği “Asıl düşman kendi yurdunda!” şiarının siyasi anlamını ve bu şiarın Türkiye’de aynı şekilde kullanılıp kullanılamayacağını tartışmak, bu belirsizlikleri gidermeye hizmet edecektir.
Kritik Bir Dönemeç
Liebknecht emperyalist paylaşım savaşının başlamasından on ay sonra yazdığı bildiriyi “Asıl düşman kendi yurdunda!” diyerek noktalıyordu. Bildirinin yayınlandığı 1915 yılında savaşın seyri ve uluslararası sosyal-demokrat hareketin durumu bakımından kritik bir süreçten geçiliyordu.
Savaşın akıbetine dair iyimser beklentiler suya düşmüş, savaş yeni cephelere yayılmıştı. İngiltere ve Fransa Çanakkale hârekatını sürdürürken, Almanya ve Avusturya-Macaristan Rus cephesini yarmak üzere büyük bir taarruza girişmekteydi.
Savaşın patlak vermesiyle beraber sosyal-demokrat hareket de kendi içinden ağır bir darbe almıştı. İki yıl önce Basel’de savaşın yaratacağı krizden kapitalist sınıf egemenliğinin yıkılışını hızlandırmak için yararlanmayı kararlaştıran İkinci Enternasyonal partilerinin birçoğu, 1914’te kendi hükümetlerinin arkasında saf tuttu. Sosyal-şovenlerin Almanya’da Çarlığa, Fransa ve İngiltere’de ise Alman militarizmine karşı mücadele etme gerekçeleri, kendi emperyalist devletlerini savaşta desteklemelerinin bahanesi olmuştu. Üstelik ayrışma sadece sınıf işbirlikçileriyle de sınırlı değildi, savaş karşıtı söylemlerine rağmen sosyal-şovenlerle siyasi ve örgütsel birliği koruyan merkezci eğilim de gitgide belirginleşmekteydi.
Liebknecht bu şiarı emperyalist paylaşım savaşının yeni perdesine geçilirken ortaya atıyordu. Önce Üçlü İttifak’ın parçası olup savaş başladıktan sonra tarafsızlığını ilan eden İtalya, o zamanlar gizli tutulan Londra Antlaşması’nın sunduğu geniş toprak vaatleriyle savaşa İtilaf Devletleri’nin yanında girmişti bile. Mayıs 1915 İtalya’nın, eski müttefiği Avusturya-Macaristan’a savaş ilan ettiği tarihti.
Üstelik bu gelişme, savaşın on aylık deneyiminin kitlelerde resmi yalanlara güveni aşındırdığı ve barış isteğini güçlendirdiği bir dönemde yaşanıyordu. Dolayısıyla Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın eline bu eğilimi tersine çevirecek bir koz geçmiş oluyordu. İtalya’nın yağmalama politikaları ve savaş kışkırtıcılığı, egemen sınıflara işçi sınıfı içerisinde şovenizmi körükleme ve milliyetçi bir seferberlik yaratma “fırsat”ı sunuyordu. Sosyal-şovenler ise çok daha tehlikeli bir şekilde işçi sınıfının yanında gözüküp hakim sınıfın dümen suyunda gitmekte, işçi sınıfını cellatlarıyla barıştırmaya çalışmaktaydı.
Liebknecht’in Hareket Noktası Proletaryanın Uluslararası Mücadelesiydi
Liebknecht’in müdahalesi tam da bu noktadaydı. İtalyan emperyalistlerinin yağmacılığını teşhir etmek gerektiğini reddetmiyordu. Hatta İtalyan sosyalistlerini tam da bu görevlerini yerine getirdikleri için kutluyordu. Ancak Alman işçilerinin İtalyan emperyalizmine karşı mücadele adına Alman emperyalizminin yanına geçmesini savunan işbirlikçilere de kesin bir şekilde karşı çıkıyordu. Zira Alman işçilerinin çıkarları Alman emperyalizmiyle değil, cephede karşılarına çıkarılan İtalyan işçileri başta olmak üzere diğer ülkelerin proletaryasıyla ortaktı.
Dolayısıyla daha baştan emperyalistler arası savaşın karşısına uluslararası proletaryanın ortak çıkarlarını ve sınıf mücadelesini koyuyordu. O ya da bu emperyalist devletin arkasına yedeklenmenin burjuvazinin çıkarları uğruna işçi sınıfının imha edilmesi olduğunun altını çiziyordu. Bu anlamıyla bu şiar, proletaryayı burjuvaziyle uzlaştıran şovenizme ve sosyal-şovenizme karşı mücadelenin enternasyonalist özünü tarif etmekteydi.
Fakat şiarın bu özünün, bu sınırlılıkta, yani farklı ülkelerin işçileri arasında soyut bir kardeşlik ve barış temennisi olarak kaldığı müddetçe bırakalım devrimci bir mücadeleyi, siyasi bir mücadeleye dönüşmesi bile olanaksızdı. Bu, komünist mücadelenin köşe taşlarından biri, belki de en önemlisi olan, “Öz olarak olmasa bile, biçim olarak, proletaryanın burjuvaziyle savaşı ilkin ulusal bir savaştır. Her ülkenin proletaryası, her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır.” saptamasının üzerinden atlamak anlamına gelirdi. Dolayısıyla bu enternasyonalist sorumluluğun hayata geçirilmesi için her ülkenin proletaryasına düşen görev, bu satırların yer aldığı Komünist Parti Manifestosu’nun yayımlanmasından altmış yedi yıl sonra da aynıydı: Kendi burjuvazisiyle, onun devleti ve hükümetiyle savaşmak.
Bu görev ise ne kendi ülkesinin devletini bir kenara bırakıp başka emperyalist devletleri kınayarak ne de bir emperyalist devlete karşı bir diğerini destekleyerek yerine getirilebilirdi. İşçilerin uluslararası sınıf çıkarları doğrultusunda harekete geçmesi, bütün emperyalist devletlerden bağımsız bir siyasi hatta, kendi emperyalist devletine karşı devrimci bir mücadeleyi yükseltmeyi gerektirmekteydi. Liebknecht bu yüzden 1915’te Alman emperyalizmine karşı mücadele etmeleri için Alman işçilere sesleniyordu. Ancak böyle bir siyasi çizgi, diğer ülkelerin işçilerinin kendi hakim sınıflarına karşı mücadelesini güçlendirebilir, onlara güven ve cesaret aşılayabilirdi.
Liebknecht’in Çağrısının Politik Anlamı
Tüm bunlar, emperyalizm çağı içerisinde her zaman doğruluğunu koruyacak tespitlerdir. Dolayısıyla bugün de doğru ve günceldirler. Ancak Liebknecht’in yükselttiği sloganı sadece bu açıdan ele almak bu şiarı ideolojik, programatik bir saptamaya dönüştürür; onun politik muhtevasını görmeyi engeller. Halbuki Liebknecht’in şiarını asıl kıymetli kılan nokta politik muhtevasıdır.
Liebknecht Alman işçileri, sadece Alman işçileri ilgilendiren bir sorun karşısında kendi devletine karşı mücadeleye çağırmıyordu. İşçileri tüm dünya proleterlerinin temel ve acil gündemi olan bir konuda, bu savaşın baş sorumlularından birine karşı harekete geçmeye çağırmaktaydı. Bu aynı zamanda paylaşım savaşının aktörü diğer devletlerin proleterlerine de bir harekete geçme çağrısıydı. Nitekim Liebknecht’in bu çağrısına, Lenin’in çağrısından daha geride dursa da, yeni bir enternasyonal kurma çağrısı eşlik ediyordu.
Dolayısıyla Liebknecht kendi devletine karşı mücadele ile emperyalistler arası savaşa karşı mücadeleyi birbirini izleyen iki ayrı aşama olarak ele almıyordu. Kendi devletine karşı mücadele, enternasyonalizmin zorunlu koşuluydu ama yeterli değildi. Zira proletaryanın uluslararası çıkarlarını temel almak, yalnızca bütün ülkelerin proleterlerinin kendi hakim sınıfına karşı mücadele etmesini değil, aynı zamanda farklı ülkelerdeki mücadeleleri ortak bir siyasi hedef, yani komünist bir dünyaya giden yolda dünya proleterlerinin en önemli düşmanları olan emperyalist devletlerin karşısına dikilmesini de gerektirmekteydi. İşçi sınıfının dünyanın dört bir tarafındaki devrimci mücadelelerini uluslararası çapta siyasi ve örgütsel olarak birleştirmeden, enternasyonalizmin gereklerini yerine getirmekten söz edilemezdi.
Ekim Devrimi’nin Öncesini Andıran Nesnel Koşullar
Emperyalizm çağının proleter devrimler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağı olduğu tespitini akılda tutarsak, bu görevin yirminci yüzyılın başına özgü olmadığı da açığa çıkar. Küreselleşme söylemiyle emperyalistler arasındaki çelişkilerin aşıldığını, ulus devletlerin yerini sermayenin ortak egemenliğine bıraktığını ilan eden tezler her gün tekrar tekrar iflas etmektedir. Ekonomik korumacılık politikalarının artışı ve devletler arasındaki açık çatışmaların büyümesi, emperyalistler arası rekabeti “küresel sermaye” laflarıyla örtbas edemeyecek ölçüde yeniden su yüzüne çıkarmıştır.
Üstelik sermayenin eşitsiz gelişimi nedeniyle dünyanın mevcut paylaşımıyla değişen güç ilişkilerinin yarattığı çelişkiler daha da keskinleşerek sürmektedir. ABD gerilemekte, ama ABD’nin gerileyişi ne hegemonyasının kendi kendine aşınarak çözüleceği ne de yerini başka bir emperyalist devlete barışçıl bir şekilde bırakacağı anlamına gelmektedir. Bilakis bu gelişmeler rakiplerinin hareket alanını genişletirken, yeniden paylaşım savaşı ihtimalini de arttırmaktadır. Ukrayna’dan İran’a uzanan savaşlar, emperyalistler arası bu kavgadan bağımsız anlaşılamaz.
Bu bakımdan Ekim Devrimi’nin doğduğu dönemi andıran, emperyalistler arası rekabetin giderek keskinleştiği ve kendisini savaşlarla dışavurduğu koşullardan geçtiğimizi söylemek yanlış olmaz. Bu nesnel koşullar, onları değerlendirecek komünist bir önderliğin eksikliğinden bağımsız olarak, devrimci mücadele için de imkanların arttığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem, “Asıl düşman kendi yurdunda!” şiarında cisimleşen siyasi çizgiyi, emperyalizme esas darbeyi vurmak isteyen güçler için çok daha yakıcı ve güncel bir sorumluluk haline getirmektedir.
Güncellikten Ne Anlamamalı?
Liebknecht bu şiarı dünyanın yeniden paylaşılması için savaşan başlıca emperyalist güçlerden biri olan Almanya için dile getirmişti. Bugün Türkiye’de bu şiarın güncel ve gerekli olduğunu söylemek için Türkiye’nin emperyalist bir ülke olması gerekmez. Fakat bu şiarın enternasyonalist bir politikanın kaldıracı olması için emperyalistler arası paylaşım kavgasıyla bağlantılandırılması gerekir.
Nitekim Liebknecht de kaleme aldığı bildiride Alman proletaryasına Alman devletinin onu nasıl ezdiğini, sömürdüğünü, yani genelgeçer sınıf düşmanı karakterini hatırlatmamış; somut olarak Almanya’nın savaşın çıkmasındaki sorumluluğunu göstermiş, sınıf çıkarları nedeniyle emperyalist savaşlara neden mecbur olduğunu anlatmıştır. Zaten bildirinin birebir çevirisi de “Ana düşman/Baş düşman kendi yurdunda!” olsa da bugün Türkçeye “Asıl düşman kendi yurdunda!” olarak yerleşmiştir. Bunun sebebi de Liebknecht’in maoizmle birlikte solun gündemine girmiş “baş düşman”dan yani diğer emperyalistlere kıyasla en tehlikeli emperyalistten söz etmemesidir. Tersine, bu şiar her halkın asıl düşmanının gösterilen düşman değil, her halkın “kendi emperyalizmi” olduğunu ifade etmektedir.
Bu kalıbı beylik bir siyasi gerçek olarak da tanımlamak mümkündür. Ama Liebknecht’in bildirisinin politik etkisi bunun ötesine geçmesinden, somut durumu somut olarak incelemesinden ve İtalyan emperyalizminin Alman emperyalizminin kopyası olduğunu göstermesinden ileri gelmektedir.
Türkiye’nin emperyalist bir güç olmaması ama aynı zamanda şu ya da bu emperyalist devlete göbekten bağlı bir güç, bir tür “muz cumhuriyeti” de olmaması, Liebknecht’in somut açıklamasını Türkiye için bir kat daha gerekli kılar. Her halkın ana düşmanı “kendi emperyalizmi” ise Türkiye emekçilerinin asıl düşmanının kim olduğunu, Türkiye’nin paylaşım kavgasında tuttuğu yeri ele alarak somut bir biçimde ortaya koymak gerekir.
O halde “Asıl düşman kendi yurdunda!” şiarını bugün bu topraklarda güncel ve enternasyonalist politikanın kaldıracı kılan şey, Türkiye’nin emperyalistler arası paylaşım kavgasının bir sahası olması, kapışan tarafların uzantısı olmasından kaynaklanan rolü, bu rolün bugün dünya proletaryasını kesen temel sorunlardan biri olan, Filistin, İran ve Suudi Arabistan’daki savaşlardaki somutlanma biçimidir. Eğer “Asıl düşman kendi yurdunda!” sloganı genel geçer bir devrimci tutumu, yahut enternasyonalizmi yâd etmenin ötesine geçip politik bir karakter kazanacaksa, o zaman “asıl düşmanın niye asıl düşman olduğu” daha açık bir biçimde ele alınmalıdır.
Emperyalizme Karşı Mücadele TC’ye Karşı Mücadeleyle Başlar
Ortadoğu emperyalistler arasındaki dengenin en kırılgan olduğu coğrafyalardan biri. 1945’ten bugüne bölgede aralıksız süren savaş ve çatışmalar da bu kırılganlıkla ilgili. Öyle ki Amerika’nın diğer emperyalistlere karşı en güçlü olduğu dönemde bile Ortadoğu’da savaşlar son bulmadı.
Bugün de dünya proletaryasını ilgilendiren başlıca siyasi sorunlardan biri, Ortadoğu’da giderek yayılan savaşlardır. İsrail’in Filistin’de yürüttüğü savaştan İran’a yönelik saldırılara uzanan gelişmeler, yalnızca Filistin ve İran işçi sınıfının karşı karşıya bulunduğu sorunlar değildir; emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının birer parçası, deyim yerindeyse düğüm noktasıdır. Bu nedenle de yalnızca savaşan devletlerin ya da bölgedeki devletlerin işçilerini değil, bütün ülkelerin işçilerini ilgilendirir.
Bugün ABD-İran savaşının seyrine yahut ABD’nin Aksa Tufanı sonrasında Netanyahu’ya sunduğu desteğe bakıp, savaşın sadece ABD ve Ortadoğu halkları arasında olduğu sonucuna varmak yanlış olur. Zira ABD, dünyanın en güçlü emperyalist devleti olmaya devam etse de Ortadoğu’da rakipsiz değildir. İngiltere ve Fransa gibi öteden beri bölgenin paylaşımında söz sahibi olan emperyalist devletler, bunların arasına yeniden katılan Rusya ve kendisine alan açmaya çalışan Çin de bu kavganın içindedir. Ortadoğu’daki savaşların zeminini bu güçler arasındaki paylaşım mücadelesi oluşturur.
Bu mücadelenin önemli bir sahası olan Türkiye ise Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından, Ekim Devrimi’nin yayılmasına ve bölgedeki ulusal kurtuluş mücadelelerinin gelişmesine set çekmek üzere emperyalistlerle uzlaşma temelinde kurulmuş karşı devrimci bir cumhuriyettir. Lozan, bu uzlaşmanın ve Türk devletinin bekçiliğini üstlendiği emperyalist statükonun ifadesidir. Türkiye Cumhuriyeti, Kürdistan’ın en büyük parçası üzerindeki egemenliğiyle emperyalist statükonun Ortadoğu’daki en gerici dayanaklarından biridir.
Ancak Türkiye’nin rolünü bu statükonun bekçiliğiyle sınırlı tanımlamak eksik kalır. Geçmişten bugüne, değişen güç ilişkileri içinde ABD, Türkiye’yi kendi ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Bu girişimin amacı, Türkiye’yi Ortadoğu’daki paylaşım kavgasında kendi lehine daha etkin kullanabileceği bir devlet haline getirmektir. 90’lardan itibaren Kürt sorununa ilişkin reform girişimlerinden bugünkü Mekke Antlaşması’na varan adımların hepsi, Türkiye’nin karşı devrimci rolünün pekiştirilmesini amaçlamaktadır.
Fakat buradan yola çıkarak ABD’nin Türkiye’yi istediği biçimde yapılandırabildiği sonucuna ulaşılamaz. Aksine ABD’nin bu girişimlerinin hiçbiri başarıyla tamamlanmamıştır. Birincisi Türk devleti tek bir emperyalistin iradesini sorunsuzca uyguladığı yekpâre bir aygıt değildir. Farklı emperyalistlerin nüfuz mücadelesi, devlet içindeki klikler arasındaki çatışmalarla iç içe geçmektedir. ABD’nin yeniden yapılandırma girişimleri de bu çatışmaları aşamamış, tersine derinleştirmiştir.
İkincisi bu süreçte hükümetin iktidarını korumak için yaslandığı güçler ve attığı adımlar, ABD’nin beklentilerini yerine getirmesinin önünde yeni engeller yaratmıştır. Erdoğan’ın geriledikçe MHP’ye mâhkum hale gelmesi bunun somut bir örneğidir. Bu mecburiyet hükümeti bir içsavaş başlatmaya ve sürdürmeye, onu sınırlarının ötesine taşımaya itmiştir.
Bütün bunlar Türkiye’nin ABD’nin bölgesel düzenlemelerine uyum sağlamasını da zorlaştırmıştır. Bugün de ABD’yle yeniden barışmak ve arayı düzeltmek istemesi, hükümetin kendi varlığını sürdürmek için dayandığı ilişkilerden ve politikalardan kolayca vazgeçebilmesini sağlamamaktadır. Türkiye bu krizli süreç içerisinde Suriye’de ve Irak’ta toprak işgal etmiş, Kürdistan’ın kendi ilhak ettiği toprakları dışında kalan parçalarında da işgalci konuma gelmiştir.
Üçüncüsü ABD’nin yeniden yapılandırma projesi sadece devlet içindeki güç ilişkilerini değiştirmeyi değil, aynı zamanda bu devlete karşı mücadele eden güçlerin etkisizleştirilmesini de gerektirmektedir. Bu sebeple karşısındaki en büyük engellerden bir diğeri de PKK’nin ve devrimci hareketin tasfiye edilememesidir.
Kısacası Türkiye, muhtelif emperyalistler arasında salınan bir bölge gardiyanı olduğu için tek bir emperyalistin bütün planlarıyla uyum içinde hareket etmez, edemez. Emperyalistler arasındaki rekabetin devlet içindeki çatışmalarla birleşmesi, hükümetin iktidarını korumak için dayandığı güçler ve karşısındaki devrimci güçleri de tasfiye edememesi, yeniden yapılandırma girişimlerini çıkmaza sokmaktadır. Bu çıkmaz Türk devletine bağımsız yahut antiemperyalist bir karakter kazandırmaz. Bilakis bu çıkmaz bizzat emperyalistler arası rekabetin bir sonucudur ve aynı zamanda Ortadoğu’daki savaşları kışkırtan, derinleştiren faktörlerden biridir.
O halde kuruluşundan bugüne tarihi, Türkiye’yi Ortadoğu’da “asıl düşman” rolüne daha da yakınlaştıran bir çizgiye itmiştir. Türkiye’nin geleneksel rolü Ortadoğu’da antikomünizm, karşıdevrimcilik, Kürt ulusal başkaldırısının dört parçada karşısında durmak ve İsrail’le birlikte Filistin’in önünü kesmekti. Son yirmi yıldır ise önce Amerikan emperyalizminin müdahalesi, sonra da içerideki siyasi krizinin sonucunda bölgedeki savaşların kışkırtıcısı ve derinleştiricisi pozisyonundadır. Suriye içsavaşındaki pozisyonu başından beri bunun örneğidir. Türkiye sadece Suriye içsavaşını derinleştirmemiş, Güneybatı Kürdistan’daki varlığı ile savaşın bir on yıl daha uzamasına yol açmıştır. Filistin için de benzer bir durum söz konusudur. Türkiye’nin İsrail’e yönelik ticari desteği olmaksızın, İsrail Filistin’e bu denli cüretkar saldıramazdı.
Bugün de konu İran savaşı olunca yine gösterilenin ötesine geçmek gerekir. Türk burjuvazisi mevcut savaşı kendisinin dışında gerçekleşen bir savaş olarak sunmaktadır. Ortada saldırgan bir ABD ile nükleer hırsları ve Irak’tan Yemen’e uzanan paramiliter örgütleriyle savaşları kışkırtan bir İran vardır. Türkiye ise en kısa zamanda barışın sağlanmasını istemektedir, barışın arabulucusudur vs. vs. Fakat, işin aslında Türkiye, bu savaşın Kürdistan dinamiğini kışkırtmasından ölesiye korksa da, savaş boyunca İran’ın zayıflamasını ummakta ve Erdoğan’ın ABD ile barışma ihtiyacı arttıkça, bölgeden çekilme hesabı yapan ABD’nin pis işlerini üstlenecek bir pozisyona yerleşmektedir. Mekke Antlaşması bunun en son ve çarpıcı örneğidir.
Dolayısıyla bu tablo karşısında komünistlerin işi şu ya da bu devletin saldırganlığını kınamakla sınırlı olamaz. Ortadoğu’daki savaşların temelinde emperyalistler arasındaki paylaşım kavgası bulunduğuna göre, barışın koşulu da Ortadoğu’nun bu kavganın sahası olmaktan çıkarılmasıdır. Bu ise emperyalistlerin bölgedeki egemenliğini sürdüren devletleri karşısına alan bir mücadeleyi gerektirir. Bu nedenle Türk devletine karşı mücadele, başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist devletlere karşı mücadelenin doğrudan bir parçasıdır.
İki Tehlike
“Asıl düşman kendi yurdunda!” şiarının anlamını, TC’ye karşı mücadelenin emperyalizme de darbe vuracağı tespitiyle açıklamak mümkün ve bir bakıma doğrudur da. Fakat ilişki yalnızca bu yönde kurulduğunda, ulusal ölçekteki mücadele bir başlangıç noktası, bu mücadelenin uluslararası sonuçları da onun ardından gelen bir varış noktası olarak ele alınır. Oysa bu şiar, yukarıda açıklandığı üzere, Liebknecht tarafından tam tersi bir ilişkiyi vurgulamak için oluşturulmuştur. Hareket noktasını uluslararası olandan ulusal olana kaydırmak, özündeki enternasyonalist çizgiyi iki anlamda daraltır.
Birincisi, enternasyonalizmi Ortadoğu ve Kürdistan ile sınırlı ele alma tehlikesini içinde barındırır. TC’nin Kürdistan’ı işgal ve ilhakına karşı çıkmak, özellikle de ezen ulus devleti sınırlarında mücadele eden komünistler için, enternasyonalist sorumluluğun vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak Türkiye’deki işçi mücadeleleriyle Kürdistan’daki ulusal kurtuluş mücadelesinin birliği, bu görevi hakkıyla yerine getirmek için yeterli değildir. Dünyanın başka yerlerindeki sınıf mücadeleleri ve ulusal kurtuluş mücadeleleri de bu sorumluluğun kapsamına girmelidir.
İlkiyle ilişkili olarak ikinci tehlike ise, Türkiye’deki ve bölgedeki siyasi gelişmeleri esas olarak Kürdistan sorunu üzerinden açıklamaktır. Elbette Kürdistan sorununun Ortadoğu ve Türkiye’de belirleyici bir rolü vardır. Ancak bu rolü ne onun özgün bir sorun olmasından ne de dünyadaki en önemli siyasi sorun olmasından kaynaklanır. Tersine, Kürdistan da dahil olmak üzere dünyadaki siyasi gelişmeleri belirleyen ana dinamik, emperyalistler arası paylaşım kavgasıdır. Kürdistan’ın önemi de bu kavganın düğüm noktalarından biri olmasından ileri gelir. Bu gerçeğin üzerinden atlayan bir yaklaşım, kısmi ve ulusal kalmaya mahkumdur.
Emperyalizme Karşı Mücadelede Kürdistan Sorununun Yeri
Kürdistan’ı bu uluslararası mücadele bütünü içinde ele almak, emperyalizme karşı mücadelede tuttuğu yeri de daha net bir şekilde açığa çıkarır. Zira Kürdistan sorunu, Türk devletinin sınıfsal niteliği ile emperyalist düzen içindeki yerinin birbirinden ayrılamayacağını gösteren en temel meselelerden biridir.
Emperyalistlerin “böl-parçala-yönet” ilkesi, ezilen ulusların mücadelesini hedef alır. Emperyalistler, ulusal devrimci hareketlerin etkisini kırmak için, bu hareketlerin büyüdüğü toprakları farklı devletlere bölme yoluna giderler. Hindistan’da ve Arap yarımadasında yaşanan bu olmuştur. Ulusal devrimci hareketlerin önünü kesmek için bu ülkeleri bölmekle yetinmez, başlarına da gerici rejimleri bekçi olarak dikerler. Arap coğrafyasında, birçoğu aynı hanedandan olsa da, farklı monarşiler kurarak, Hindistan’da ise dini temelli bir bölünmenin ardından, kısa bir doğrudan himaye dönemini saymazsak, iki ayrı anayasal rejimin kurulmasının önünü açarak bu politikayı uygulamışlardır. Kürdistan sorununun çözümünde de Sykes-Picot ve Lozan’la takip edilen politika, emperyalist “böl-parçala-yönet” politikasıdır. Bunun sonucunda Irak’ta manda statüsünde bir monarşi, Türkiye’de “yüzünü muasır medeniyetlere dönmüş” bir cumhuriyet kurulması, bunlardan birinin emperyalist bir proje, diğerinin ise bu projeleri bozan bir antiemperyalist zafer olduğu anlamına gelmez.
Kürdistan emperyalist anlaşmalarla dört parçaya bölünmüştür. Bu bölünmüşlük, dört parça üzerindeki dört devletin egemenlikleriyle sürdürülmektedir. Bu nedenle Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı mevcut devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüğü sorunuyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla Kürdistan’ın ilhakına karşı mücadele, emperyalist devletlerin dizayn ettiği bölgedeki bu mevcut paylaşımı ve onu koruyan burjuva devletleri de doğrudan karşısına alır. Bu topraklarda emperyalizme karşı mücadelenin Kürdistan sorunuyla bağı da, bu mücadelede bir turnusol kağıdı işlevi görmesi de, bu nesnel gerçeklikten kaynaklanır.
Bir başka deyişle emperyalizme karşı proletaryanın uluslararası çıkarlarını gözeten bir mücadele, Türkiye’de hedefini Türk devleti olarak belirlemek zorundadır. Bu topraklardaki devrimci güçlerin Amerika başta olmak üzere emperyalist devletlere ve hükümetin işbirlikçiliğine karşı tutumu, böyle bir mücadele için elverişli bir zemin sunar. Ancak hareketimiz içerisindeki esas sorun bu mücadelenin nasıl verileceği konusunda ortaya çıkmaktadır.
Amerikan Karşıtlığından Antiemperyalist Mücadeleye
Öteden beri Türkiye’deki sol siyasetin temel gündemlerinden biri Amerikan emperyalizmine karşı mücadele olmuştur. Fakat anti-Amerikancılığın 60’lara kadar uzanan kökenini göz önünde bulundurduğumuzda bu mücadelenin otomatik olarak devrimci mücadele anlamına gelmediği de açıktır.
Amerikan karşıtlığının başlıca ideolojik dayanaklarından biri cumhuriyetin kuruluşuna ilişkin hâkim anlatı olmuştur. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti “yedi düvele” karşı verilen bir kurtuluş savaşıyla kurulmuş ancak İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında ABD’ye bağımlı hale getirilerek kuruluşundaki bağımsızlıkçı çizgiden uzaklaştırılmıştı. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele de büyük bedellerle kazanılan fakat sonraki hükümetlerin işbirlikçiliği yüzünden kaybedilen bağımsızlığı yeniden kazanmak olarak kavranmaktaydı. Böylece mevcut devletin kuruluşundan beri sahip olduğu karşı devrimci, emperyalizme göbekten bağlı karakteri sorgulanmıyor; cumhuriyetin başlangıçtaki çizgisine dönmek antiemperyalist mücadelenin hedefi haline getiriliyordu.
Oysa Türk devletinin emperyalist düzenle ilişkisi ne Amerika’yla ne de 1940’larla birlikte başlamıştı. TC bizzat emperyalistler arası paylaşım savaşının içinde, emperyalistlerle varılan uzlaşmalar temelinde kurulmuştu. ABD’den çok daha önce Fransız ve Alman emperyalistlerinin etkisi bu devleti şekillendirmişti. Dolayısıyla Amerikan emperyalizminin Türkiye’deki nüfuzunun arttığı 1940’lı yıllar, emperyalizmden bağımsız bir devletin sonradan bağımlı hale gelmesi olarak açıklanamazdı. Zira söz konusu olan zaten emperyalist düzenin bir parçası olan bir devlet üzerinde farklı emperyalist devletlerin nüfuz mücadelesiydi. Amerikan emperyalizmine karşı çıkmayı emperyalizme karşı mücadele olarak niteleyenler tam olarak emperyalistler arası bu rekabetin üzerinden atlıyorlardı. Emperyalizmi ABD emperyalizmine, antiemperyalizmi ise anti-Amerikancılığa indirgemekteydiler.
Dolayısıyla Türkiye’de 60’lardan sonra yaygınlaşan Amerikan karşıtlığına rengini veren de devrimciler olmamıştı. Bu karşıtlığın sebebi ABD’nin nüfuzunu arttırma çabası ile Fransız ve Alman emperyalizminin Türkiye’deki mevcut etkilerini koruma mücadelesine dayanıyordu. Esas dayanaklarını ise Türk devletinin içindeki klikler arasında bulmaktaydı. Bu klikler açısından ABD emperyalizminin etkisinin artışı, devlet içindeki güç dengelerinin kendi aleyhine değişmesi anlamına geliyordu.
Bu kesimler Türkiye solu içinde de ciddi bir karşılık buluyordu. Devlet içindeki Amerikan karşıtı kesimlerin emperyalizme karşı mücadelede işçi sınıfının müttefikleri olacağı söyleniyor, bu güçlerle cumhuriyetin kuruluşundaki bağımsızlıkçı çizgiye dönüşün mümkün olacağı vurgulanıyordu. 27 Mayıs’ı ileri taşıyacak bir müdahale beklentisinin kökeninde de bu düşünce yatmaktaydı. Madanoğlu çevresindeki cunta arayışları, ordudaki bu milliyetçi kesimlere yaslanarak bölgedeki Baasçı rejimlere benzer bir yönetim kurmayı hedefliyordu. Sol içinden bu çizgiye destek MDD’den geliyordu. TİP ise orduya değil devletin bir diğer kurumu olan parlamentoya dayanarak iktidara gelmeyi ve böylece Türkiye’yi emperyalizme bağımlılıktan kurtarmayı hedefliyordu. Kısacası aralarındaki stratejik farklılıklara rağmen hepsi emperyalizme karşı mücadelenin devletin kurumlarına yaslanarak yürütülebileceğinde ortaklaşıyordu.
71-72 kopuşu tam olarak bu siyasi çizgiden kopuştu. Esas değişiklik, emperyalizme karşı mücadelede örnek gösterilen eylemlerin biçiminde veya şiddetinde değil, bu eylemlerin bağlandığı siyasi hedef ve o hedef için kurulan örgütlerin karakterinde gerçekleşmişti. Kuşkusuz THKO, THKP-C ve TKP/ML, emperyalizme karşı mücadeleyi esas olarak Amerikan emperyalizmine karşıtlıkla ifade ediyordu. Üstelik üç akımın emperyalizm ve sömürge tahlilleri de devrim stratejileri de birbirinden farklıydı. Bu farklılıklara rağmen onları devrimci bir paydada buluşturan, emperyalizme karşı mücadele etmek için Türk devletini ve onun hükümetini hedef alan devrimci bir mücadeleyi büyütmeleriydi. Emperyalizme karşı devletin herhangi bir mekanizmasına dayanmadan, bağımsız devrimci örgütlerle mücadele etme iradesiydi.
71-72 kopuşu enternasyonalist bir yönelimden de yoksun değildi. Ortadoğu’daki Amerikan karşıtı hareketler dönemin ideolojik çerçevesini de belirliyordu. Örneğin “Ortadoğu Devrimci Çemberi” ifadesi TİP ile devrimci güçler arasında kalmış ANT dergisinde dahi kendisine yer bulabiliyordu. Filistin ve bölge halklarının Amerikan işbirlikçisi rejimlere karşı mücadelesini büyütmek, o dönem tüm akımlara sirayet eden bir tema oldu. Bununla birlikte “Asıl düşman kendi yurdunda!” ifadesinin pratikteki anlamını karşılayan, o dönemde Filistin kamplarında İsrail’e karşı savaşanların, emperyalizmle kendi yurtlarında savaşmak üzere Türkiye’ye dönmeleri oldu.
71-72 Kopuşunun Devrimci Çizgisini Ekim Devrimi’nin Mirasıyla Buluşturmalı
71-72 kopuşunun devrimci çizgisi, bugün de antiemperyalist mücadelenin nasıl yürütüleceği konusunda gerisine düşmememiz gereken bir eşiği temsil etmektedir. Bu kopuşu göz ardı ederek Amerikan karşıtlığının tarihini devrimci mücadelenin tarihi gibi anlatanların sildiği esas siyasi ayrım da budur.
71-72 kopuşunun ortaya koyduğu bağımsız devrimci tutum, Liebknecht’in ifade ettiği enternasyonalist çizginin bu topraklardaki vazgeçilmez koşuludur. Kendi devletine karşı mücadele, bütün ülkelerin komünistlerinin önünde duran somut bir görevdir. Ancak bu mücadelenin hedefi ve içeriği ulusal sınırlar içinde tanımlanamaz. Gerçek anlamda bir enternasyonalizmden bahsedebilmek için bu mücadelenin proletaryanın uluslararası mücadelesine tâbi olarak ele alınması ve diğer ülkelerdeki mücadelelerle buluşması şarttır.
Ama 71-72 kopuşunun yolunun Komünist Entenasyonal’in ilk şehidi Liebknecht’in açtığı, bolşeviklerin Ekim Dersleri’yle ilerlettiği enternasyonalizme vardığı da söylenemez. Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında devrimci bir uluslararası merkezin zorunluluğu, 71-72 kopuşunu gerçekleştirenlerin pratik ve programatik olarak varamadıkları bir noktaya işaret etmektedir.
Küba’dan Vietnam’a uzanan devrimler, böyle bir kavrayış olmaksızın da devrimlerin mümkün olduğunu göstermektedir. Hatta aslına bakılırsa Ekim Devrimi’nden sonra gerçekleşen tüm başarılı devrimler bu kavrayıştan yoksundur. Bu bakımdan 71-72 kopuşunun vardığı yer, Ekim Devrimi sonrası tarihimizin de gösterdiği üzere, bir devrime önderlik etmek, onu belirli bir coğrafyada muzaffer kılmak için yeterlidir. Ama dünya proletaryasına bir bütün olarak seslenmek, farklı ülkelerde farklı düşmanlara karşı, farklı tempolarda ve farklı taktik tutumlarla ilerleyecek olan dünya devrimini sevk ve idare etmek için yeterli değildir. Kısacası dayanışmacılığın ötesine geçen bir enternasyonalizm için yeterli değildir. Dahası emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasını yok sayan bir yaklaşımın, Amerika-İran savaşında bir dizi devrimci gücün yalpalayışında gördüğümüz üzere siyasi bir felce yol açacağı da açıktır. Amerikan emperyalizmiyle Türkiye kadar kuvvetli bağlanmamış ülkelerde, bu çok daha sık rastlanacak bir durum olacaktır.
Dolayısıyla 71-72 kopuşunun çizgisini ileri taşımak, bugün de emperyalizme karşı mücadele etmek isteyenlerin önünde somut bir görev olarak durmaktadır. Bunun için ise farklı ülkelerdeki devrimci mücadeleleri, insanlığın kurtuluşuna giden yolda dünya devrimi hedefini belleyen komünist bir enternasyonalin siyasi önderliği altında birleştirmek şarttır.
Ancak Komünist Enternasyonal çağrısı, eğer genel siyasi doğruların tekrarlanmasıyla değil politik bir mücadele içinde yükseltilecekse, o halde hem Liebknecht’in bildirisinde işaret ettiği hem de 71-72 kopuşunu gerçekleştirenlerin pratikte gösterdiği gibi, Türkiye’deki emekçilerin “kendi emperyalizmine” karşı mücadelesinin Türk devletine ve politikalarına karşı mücadeleyle başladığını eylemli bir biçimde göstermek gerekir. Ama bunun da ötesine geçip, “siyasi gerçeklerin” en önemlisini, yani bu topraklardaki emekçilerin “kendi emperyalizmlerinin” ne olduğunu somut ve tüm bağlantılarıyla anlatmak gerekir. Türkiye’nin emperyalist olmadığı gibi emperyalistlerin basit bir kuklası olmadığını, farklı emperyalistlerin at koşturduğu bir ülke olduğunu, emperyalistlerle olan bu karmaşık ilişkisinin Türkiye’yi bölgedeki devrimci güçlerin yeminli düşmanı ve bölgedeki savaşların hepsinde görevli bir ülke olduğunu göstermek, başta Kürdistan ve Ortadoğu olmak üzere dünyanın farklı yerlerindeki devrimci enternasyonalist güçlerle, sınıf mücadelesi temelinde buluşmanın zeminini hazırlayacaktır.













