Ana Sayfa Genel Kemalistler Geçici Hükümetten Daha mı İlericiydi?

Kemalistler Geçici Hükümetten Daha mı İlericiydi?

Bu sene de 29 Ekim yaklaşırken Türkiye solunun önemli bir kesimi cumhuriyetin kuruluşunu selamlayacak, “yitirilen kazanımlarını geri getirme” çağrısı yapacaktır. Kimilerinin açıktan kimilerinin eleştirel bir şekilde aldığı bu tutumu savunmak için kemalizme dair birbiriyle ilişkili üç gerekçe öne sürülür. Birincisi kemalistler emperyalist devletlerin Anadolu’yu işgal etmesine karşı ulusal bir kurtuluş mücadelesi yürütmüşlerdir. İkincisi 1923’te burjuva devrimi yaparak köhnemiş, gerici bir imparatorluğa son vermişlerdir. Nihayetinde cumhuriyetin kurulmasıyla beraber bugün de sahip çıkılması gereken demokratik ve ilerici reformları gerçekleştirmişlerdir.

Dolayısıyla Ekim Devrimi’nin mirasını savunanların önünde duran önemli görevlerden biri, kemalizmi desteklemek için sıralanan bu efsanelerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır. Bunun için bolşeviklerin Şubat Devrimi’nin ardından kurulan geçici hükümet karşısındaki tutumunu hatırlamak yol göstericidir. Bugün de Ekim Devrimi’nin rehberliğinden yararlanmak isteyenlerin yanıtlaması gereken soru şudur: Kemalistler Rusya’da bolşeviklerin desteklemediği geçici hükümetten daha mı ilericiydi?

Rusya’daki Anayurt Savunması Değilse, Türkiye’deki Nasıl Ulusal Kurtuluş Mücadelesiydi?

Kemalistlere siyasi desteğin gerekçelerinden ilki, emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı yürüttükleri iddiasıdır. Bu anlatıya göre emperyalist devletler savaşta yenilen Osmanlı’nın topraklarını paylaşmaya girişmiş, Anadolu’nun dört bir tarafı işgal edilmiştir. Mustafa Kemal önderliğinde birleşen halk, işgalci ordulara ve işbirlikçi İstanbul hükümetine karşı savaşarak bu planı bozmuş, emperyalistlere karşı bağımsızlığını kazanmıştır. Böylece işgale karşı savaşılmış olması, hem mücadelenin antiemperyalist niteliğinin hem de kemalistlere siyasi destek verilmesinin kanıtı sayılır. Oysa bu çıkarım, Osmanlı’nın hangi savaşta yenildiğini ve kemalistlerin bu yenilginin ardından hangi siyaseti sürdürdüğünü gözlerden saklar.

Osmanlı İmparatorluğu 1914’te başlayan savaşa Almanya’nın yanında, kendi egemenlik alanlarını korumak ve genişletmek için girmiştir. Ancak hedeflerini gerçekleştirememiş, müttefikleriyle birlikte savaşta yenilgiye uğratılmıştır. Emperyalist paylaşım savaşından galip çıkanların mükafatı kadar mağlup olanların cezası da yüklüdür. Dolayısıyla Osmanlı’nın yenilgisinin ardından topraklarının galip devletler tarafından paylaşılması da katıldığı emperyalist paylaşım savaşının doğal bir sonucudur. Emperyalistler arasında toprak, nüfuz ve pazar alanları arasındaki paylaşım mücadelesi yalnızca savaşın başında değil sonunda da çatışmalar, anlaşmalar ve pazarlıklarla sürmeye devam eder.

Kemalistlerin Sevr’e itirazı da bu çerçevede anlam kazanır. Kemalistler kendilerine dayatılan barış antlaşmasını, halkların kendi kaderlerini tayin hakkına dayanan ilhaksız bir barış programı savundukları için reddetmemişti. Hedefi Osmanlı hakim sınıfını devletini ayakta tutmak ve egemenlik alanının daraltılmasını önlemekti. Kısacası Sevr’in reddedilmesi ve “milli mücadele” denilen dönem, emperyalistlerin paylaşım siyasetinden kopuş mücadelesi de ezilen bir ulusun kurtuluş mücadelesi de değildi; hakim sınıfın emperyalistler arasındaki paylaşımını kendi lehine değiştirme mücadelesiydi. Üstelik bu mücadele bütün emperyalist devletlerden oluşan birleşik bir cepheye karşı da yürütülmüyordu. Galip devletlerin paylaşım konusundaki anlaşmazlıkları Ankara’nın hareket alanını genişletiyordu. Fransa ve İtalya’nın İngiltere’den ayrışan tutumları ve kemalistlerle geliştirdikleri ilişkiler, kemalistlere askeri mücadeleyi sürdürme ve barış koşullarını değiştirme olanakları sundu. Kemalistler bir yandan savaşırken diğer yandan da galip devletler arasındaki paylaşım anlaşmazlıklarından yararlanarak onların bir bölümüyle anlaşıyorlardı. Kısacası Sevr’in reddinden Lozan’ın kabulüne uzanan süreçte Kemalistler emperyalizme karşı olduğu için değil, paylaşım savaşının sonucunu kabullenemediği ve yine ABD, İngiliz ve Fransız arasındaki anlaşmazlıklardan ve Ekim Devrimi’nin yarattığı iklimde kendisi için fırsatlar gördüğü için harekete geçmişlerdir. Ne alınan askeri yenilgiler ne de Yunan ordusunun İzmir’e çıkışı bu mücadeleden bağımsız düşünülemez.

Bolşeviklerin Şubat Devrimi’nin ardından kurulan geçici hükümet karşısındaki tutumu da bu bakımdan yol göstericidir. 1917 Şubatı’nda çarlık yıkılmış ancak yerine kurulan geçici hükümet çarlığın emperyalist savaşını, ittifakı ve hedefleriyle birlikte devralmıştı. Rusya, İngiltere ve Fransa’yla birlikte Almanya ve müttefiklerine karşı savaşı sürdürüyordu. Üstelik ilerleyen aylarda Alman ordusu Riga’yı ele geçirmiş, Petrograd üzerindeki tehdidi ise şiddetlendirmişti. Menşevikler ise çarlığın yıkılmasıyla savaşın niteliğinin değiştiğini ileri sürüyor, Alman emperyalizmine karşı ülkeyi ve devrimin kazanımlarını savunmak gerektiğini söylüyorlardı. Böylece “anayurt savunması,” geçici hükümete desteğin gerekçesi haline geliyordu.

Oysa bolşeviklere göre çarlığın yıkılması da, Alman ordusunun Rusya’nın batısındaki topraklara kadar ilerlemesi de savaşın niteliğini değiştirmiyordu. Lenin, Merkez Komitesi’ne “Ne Riga’nın ne de Petrograd’ın ele geçirilmesi bizi savunmacı yapacaktır.” diye yazıyordu. Savaş karşısındaki tutumun değişmesini Rus ordusunun gerilemesine değil, iktidarın kimde olduğu sorusuna bağlıyordu. Nitekim Rusya’da burjuvazinin iktidarı sovyetlerden gasp ederek elinde tutması onun savaş karşısındaki tutumunu da belirliyordu. Kerensky hükümeti İngilizlerle müttefik olarak savaşa devam ediyordu. Dolayısıyla işgal tehdidi herhangi bir şekilde Rusya’daki işçilerin geçici hükümetin arkasında toplanmasının gerekçesi olamazdı.

Lenin’in siyasi çizgisi de bu tutumun ayrılmaz bir parçasıydı. Lenin geçici hükümete Rusya topraklarını yeterince iyi savunamadığı için değil, çarlığın emperyalist ittifaklarını ve ilhak siyasetini sürdürdüğü için karşı çıkıyordu. Dolayısıyla Bolşevikler Rus burjuvazisinin kaybettiklerini geri almasını veya savaştan daha elverişli koşullarla çıkmasını değil, ilhaksız ve tazminatsız bir barışı savunuyordu. Bolşeviklerin ilhaksız ve tazminatsız barış programı savaşın sonunda Rus burjuvazisine düşecek payı büyütmeyi değil, halkları paylaşım konusu yapan emperyalist düzenden kopmayı gerektiriyordu. Bunun için ilhaklardan fiilen vazgeçilmesi, emperyalist savaş siyasetinden kopulması ve iktidarın sovyetlere geçmesi gerekiyordu. Kısacası burjuva devletin toprak kaybetmesi hiçbir şekilde devlete karşı devrimci mücadeleyi bırakmanın gerekçesi olamazdı.

Dolayısıyla Türkiye ile Rusya arasındaki karşılaştırma iki ülkenin “düşman ordularının” tehdidi altında bulunmasından ibaret alınamaz. Geçici hükümet mevcut emperyalist ittifakına dayanarak savaşı sürdürürken kemalistler de galip emperyalistler arasındaki ayrışmalardan yararlanarak kendisine dayatılan barış antlaşmasının koşullarını değiştirmeye çalışmaktaydılar. Biri mevcut ittifakını korurken, diğerinin emperyalistlerle yeni uzlaşmalar araması, ikincisinin savaşıyla barışıyla emperyalist düzeni korumaya ve sürdürmeye yönelik olmadığı anlamına gelmez. Emperyalizmden ve emperyalistler arası savaştan kopuşu ifade eden tutum geçici hükümet veya kemalistlerde değil, bolşeviklerin savunduğu “ilhaksız barış için devrim” mücadelesinde aranmalıdır.

Geçici Hükümet de Karşı Devrimciydi Kemalistler de

Solun kemalistlere verdiği desteğinin bir diğer sebebi de, saltanatı kaldırıp cumhuriyeti ilan ederek burjuva devrimi gerçekleştirdikleri iddiasıdır. Kemalistler köhnemiş Osmanlı monarşisini ve onun temsil ettiği gerici düzeni yıkarak burjuvazinin iktidarını kurmuşlardır. Dolayısıyla cumhuriyetin ilanı bir yönetim biçimi değişikliği değil, eski düzenden devrimci bir kopuş olarak değerlendirilir. Bu devrimin lideri Mustafa Kemal’in de tarihsel olarak ilerici bir rol oynadığı için sosyalistler tarafından desteklenmesi gerektiği savunulur.

Ancak saltanatın kaldırılmasının bir burjuva devrimi anlamına gelip gelmediğini belirlemek için önce hangi sınıfın iktidarının yıkıldığına, yerine hangi sınıfın iktidarının kurulduğuna bakmak gerekir. Bir devletin yönetim biçiminin monarşiden cumhuriyete geçişinin burjuva devriminin bir göstergesi olmadığı bugün Avrupa’da en “demokratik” olduğu söylenen burjuva devletlerin yönetim biçimine bakınca rahatça anlaşılır. Türkiye’de bu bahanenin kullanılmasının sebebi elbette bilgisizlik değil, imparatorlukla arasında bir süreklilik değil kopuş olduğunu vurgulayarak kemalistlere paye vermektir. Oysa Türkiye’deki burjuva devrimini kemalistler değil İttihatçılar yapmış, kemalistler ise bu devrim sonucunda kurulan devleti cumhuriyet biçimi altında sağlamlaştırmışlardır. Dolayısıyla 1908’den 1923’e devletin sınıf karakteri değişmemiş, pekişmiştir.

TC’nin bu karşı devrimci karakteri emperyalist paylaşım savaşıyla ve Ekim Devrimi’yle doğrudan ilişkilidir. Emperyalist paylaşım savaşının ortasında doğan Ekim Devrimi yalnızca Rusya’daki devletin yıkılıp yerine proletarya diktatörlüğünü kurmakla kalmamış, dünyanın dört bir yanındaki işçilere ve ezilen uluslara da kurtuluşun yolunu göstermiştir. Diğer ülkelerdeki devrimleri tetiklemiş, Macaristan’dan Bavyera’ya sovyet cumhuriyetleri kurulmuş, Kafkasya’da Sovyet iktidarı yayılırken Anadolu’da da şura girişimleri gelişmiştir.

Böylece 1917’deki devrim yalnızca Çarlık Rusyası’nı paylaşım savaşının dışına çıkarmamış, emperyalistlerin hesaplarını da altüst etmiştir. Ekim Devrimi emperyalistlerin planlarını bozmuş, bu yeni ve tehditkar koşullarda bölüşümün yeniden düzenlenmesini gerektirmiştir. Dolayısıyla Sovyet iktidarının Kafkasya’dan Anadolu’ya yayılma tehdidi karşısında emperyalistler, Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti olarak tahkim edilmesini tercih etmişlerdir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi, komünistlerin bağımsız örgütlenmesinin engellenmesi ve Kürdistan’ın kuzeyindeki ulusal ayaklanmaların bastırılması kemalistlerin eliyle yürütülen bu karşı devrimci tahkim sürecinin parçalarıdır. Sevr’den Lozan’a geçişi emperyalist paylaşım kavgasının Ekim Devrimi’yle beraber değişen yeni seyriyle değil de, emperyalistlere göbekten bağlı kemalistlerin emperyalizmi mağlup etmesiyle açıklayanlar, TC’nin kuruluşundaki bu karşı devrimci karakteri gözlerden saklamaktadırlar.

1923’ün bir burjuva devrimi olduğu safsatasını dillendirenler kemalistlere özel bir önem atfetmek için sadece bir tarih kaydırması yapmamakta, aynı zamanda kemalistlerin halkın seferberliğini içeren bir devrimle ilişkisini de kurmaya çalışmaktadırlar. Kemalistlerin aksine sahiden bir devrimin, üstelik başarısızlığa uğramış bir proleter devrimin, ardından gelen geçici hükümet dönemi bu bakımdan da yol göstericidir.

Zira Rusya’da çarlık işçilerin ve askerlerin ayaklanmasıyla yıkılmıştı. Ancak sovyetlerde çoğunluğu oluşturan menşeviklerin ve sosyalist devrimcilerin sınıf uzlaşmacı çizgisi, iktidarı sovyetlerin ele geçirmesi yerine burjuvaziye, yani geçici hükümete bırakmıştı. Şubat Devrimi’nin başarısızlığı da bundan kaynaklanıyordu.

Menşeviklere göre ise bu hem doğal hem de olması gereken bir durumdu. Zira Rusya’da bir burjuva demokratik devrim gerçekleşmişti ve ülke henüz sosyalist devrimin koşullarına sahip değildi. Bu nedenle işçi sınıfının iktidarı ele geçirmeye kalkışması devrimi ilerletmek bir yana, karşı devrimin önünü açacaktı. Öncelikli görev burjuva devrimin tamamlanmasını ve Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin önündeki engellerin kalkmasını beklemekti. Dolayısıyla sovyetler geçici hükümeti desteklemeli, hükümet üzerinde basınç yaparak devrimin demokratik hedeflerini gerçekleştirilmesini sağlamalıydı. Kemalistlere yahut İttihatçılara burjuva devrimini gerçekleştirdikleri için destek verilmesi gerektiğini savunanlarla menşeviklerin dayandığı yer aynıydı.

Oysa menşeviklerin burjuva devrimin tamamlaması için destekledikleri geçici hükümet, Şubat Devrimi’nin önüne dikilen en büyük engeldi. Köylülerin toprak taleplerini erteliyor, burjuvazinin ve toprak sahiplerinin çıkarlarını savunuyordu. En önemlisi de Rusya hala savaşı sürdürüyor, kaybedilen topraklarını geri almaya çalışıyordu. Geçici hükümetin bu karşı devrimci niteliği en çıplak haliyle Temmuz günlerinde ortaya çıkacaktı. “Bütün iktidar sovyetlere!” diyerek sokaklara çıkan işçi ve askerlerin eylemleri kanlı bir şekilde bastırıldı. Bolşeviklerin gazeteleri kapatıldı, üyeleri tutuklandı.

Bolşevikler ise menşeviklerin temsil ettiği bu siyasi anlayışa karşı amansız bir mücadele verdiler. Lenin’in Nisan Tezleri’nde savunduğu gibi komünistlerin görevi burjuva demokratik devrimi tamamlaması için geçici hükümete destek vermek veya ona basınç yapmak değil, bütün iktidarın sovyetlere geçmesi için mücadele etmekti. Nitekim çarlığın devrimci bir ayaklanmayla yıkılması sonucunda ortaya çıkan olanakları da geçici hükümeti güçlendirmek için değil devirmek için değerlendirdiler. Bundan altı ay sonra Şubat’ta yenilip yarım kalan devrim, Ekim’de geçici hükümetin devrilmesi ve sovyet iktidarının kurulmasıyla zafere ulaşacaktı.

Buradan çıkarılacak ders açıktır. Bolşevikler çarlığı ortadan kaldıran bir devrimin ardından, onu frenleyerek kurulan geçici hükümeti devirmek için mücadele ederken; Osmanlı’nın ve İttihatçıların mirasını devralmış kemalistleri desteklemek için bir devrim yahut halk seferberliği icat etmek akla ziyan bir çabadır.

Kemalistler Geçici Hükümetten Daha mı Demokratikti?

Kemalistlerin cumhuriyeti ilan etmesiyle beraber ilerici reformlar yaptığı, demokratik kazanımlar sağladığı da sık karşılaşılan söylemlerden bir diğeridir. Öyle ki bugün Türkiye solunun önemli bölümü “İkinci Cumhuriyetçiler”e karşı cumhuriyetin değerlerini korumak, yitirilen kazanımları geri kazanmak için mücadele etmek gerektiğini düşünmektedir. Sahiden kemalist cumhuriyet işçilere ve emekçilere, Rusya’daki geçici hükümetten daha mı geniş demokratik haklar sağlamıştı?

Çarlığın Şubat Devrimi’yle yıkılması işçi ve emekçilerin geniş demokratik haklar kazanmasına sebep olmuştu. Öyle ki Rusya’da oluşan iktidar boşluğunu dolduran burjuva geçici hükümet dahi Mart 1917 tarihli kuruluş bildirgesinde “söz, basın, örgütlenme, toplantı ve grev özgürlüğü; siyasi özgürlüklerin askeri koşulların elverdiği ölçüde askerlere de tanınması”nı kabul etmek zorunda kalmıştı. Aynı bildirgede siyasi ve dini suçlardan hüküm giyenlere genel af ilan edilmesi, sınıfsal, dinsel ve ulusal ayrımcılığa dayanan bütün hukuki kısıtlamaların kaldırılması, genel ve eşit oy hakkına dayanan bir kurucu meclis seçiminin hazırlanılması da taahhüt ediliyordu. Çarlığın polis teşkilatının yerine yöneticileri seçimle belirlenen bir halk milisinin kurulması bile yer almaktaydı.

Üstelik bu vaatlerin bir kısmı kağıt üzerinde de kalmamıştı. Çarlığın sansürüne son verilmiş, siyasi mahkumlar serbest bırakılmış, işçiler sendikalarda ve partilerde örgütlenme hakkını kazanmışlardı. Çarlık döneminde yahudilere uygulanan hukuki ayrımcılık kaldırılmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştı. Lenin’in dediği gibi Rusya, “savaşan ülkelerin en özgürü” olmuştu.

Kuşkusuz bu demokratik hakları emekçilere ve ezilenlere geçici hükümet bahşetmemişti. Bunlar bizzat Şubat Devrimi’ni gerçekleştiren işçi ve askerlerin mücadeleleriyle elde edilmiş kazanımlardı. Fakat hakları almak gibi onları kalıcı bir şekilde korumak da iktidarın kimde olduğuyla doğrudan ilişkiliydi. Üstelik geçici hükümet verdiği tüm sözleri tutmuş da değildi. Kurucu meclisi toplamamış, köylülerin toprak taleplerini karşılamamış, “uluslar hapishanesi”nden Finlandiya’nın ayrılma hakkını tanımamıştı. Dahası Temmuz günlerinden itibaren yükselen devrimci hareketi bastırmak için açıktan saldırıya geçmişti.

Fakat bu noktadan sonra bile Rusya’da bütün demokratik hakların ortadan kaldırıldığı söylenemezdi. İşçiler sendikalarda ve fabrika komitelerinde örgütlenmeye, grevler düzenlemeye devam ediyorlardı. Bolşevikler yasak ve tutuklamalara rağmen farklı adlarla gazetelerini yayımlamayı ve siyasi faaliyetlerini sürdürmeyi başarmışlardı. Öyle ki bolşevikler Temmuz günlerinden sonra Ağustos 1917’de yapılan Petrograd belediye seçimlerinde oyların yaklaşık üçte birini almışlardı. Eylül ayında ise Petrograd sovyetinde çoğunluğu kazanacaklardı.

Görüldüğü üzere burjuva hükümetin saldırılarının altındaki Rusya’da bile işçilerin ve ezilenlerin sahip olduğu demokratik haklar, Mustafa Kemal döneminde olduğundan çok daha genişti. Aslına bakılırsa Türkiye’de kemalistlerin kurduğu cumhuriyet, 1908 burjuva devrimiyle gelen sınırlı demokratik hakları bile kırpmış ve ortadan kaldırmıştı. Komünist hareketin imhasını geçelim, 1923 seçimlerinde meclis içindeki burjuva muhalefetin bile hareket alanı daraltılmıştı. 1924 Anayasası’nda basın, toplantı ve örgütlenme özgürlükleri güya tanınmıştı ama bir yıl sonra Takrir-i Sükun Kanunu’yla sosyalist yayınlardan burjuva muhalefetinin gazetelerine çok sayıda gazete yasaklanacaktı. Yayın yasaklarını parti yasakları takip edecekti. Bu dönemle beraber grev ve sendikal haklar üzerindeki baskılar da ağırlaşacaktı.

Anadolu’da bir ilhak hareketinin sonucunda “tek din, tek dil, tek millet” kodlarıyla kurulmuş bir ulus-devletin ezilen ulusun hakları konusunda Rusya’daki geçici hükümetten daha demokratik olduğu düşünülemezdi bile. Cumhuriyetin çok böbürlenilen kadınlara seçme ve seçilme hakkı ise Rusya’dan on yedi yıl sonra tanınacaktı, üstelik bu hakkın tek parti rejimi altındayken tanınması da yalnızca nahoş bir detaydı.

Bolşevizm mi Kemalizm mi?

Sol içerisinde ulusal kurtuluş savaşını, burjuva devrimini yahut ilerici reformlarını sebep göstererek Mustafa Kemal’i ve TC’yi açık veya örtük bir biçimde savunanların ortak noktası, burjuvazinin “tarihsel olarak ilerici” sayılan özelliklerini ona siyasi destek vermenin gerekçesi haline getirmeleridir. Oysa bolşeviklerin geçici hükümet karşısındaki tutumu bu anlayışın tam tersini göstermektedir.

Komünistler siyasi pozisyonlarını burjuvazinin ilericilik/gericilik derecelerini ölçüp hesaplayarak değil; kimin iktidarı, kimin cumhuriyeti, kimin demokrasisi sorularına açık ve tok bir yanıt vererek belirlerler. Bunun için de her zaman proletaryanın burjuvaziden bağımsız siyasi mücadelesini esas alırlar. Geçici Hükümete karşı bolşeviklerin savunduğu tutumu Türkiye’de kemalistlere karşı terk etmek, Ekim Devrimi’ni mümkün kılan proletaryanın bağımsız devrimci çizgisini terk etmek anlamına gelmektedir.