İçinden geçtiğimiz döneme damga vuran en önemli gelişme PKK’nin tasfiyesinde gelinen yeni aşama olsa gerek. Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının gittikçe keskinleştiği, İran-ABD savaşının bir türlü son bulmadığı, türlü sürpriz gelişmelere gebe Ortadoğu’da bu tasfiyenin nasıl ilerleyeceğine dair öngörülerde bulunmak elbette akla ziyan bir çaba. Ulus devletlerin payandalarının zayıfladığı koşullar altında geride bıraktığımız otuz küsur yıldakine benzer gelişmelerin yaşanması ve tasfiye sürecini yine kesintiye uğratması elbette olasılık dahilindedir. Ama devrimcilerin görevi PKK’nin akıbetine ilişkin milimetrik öngörülerde bulunmak olmadığı gibi, PKK’nin tasfiye olmaması için temennilerde bulunmak yahut PKK’ye basınç yapmaya çalışmak da değildir.
Sınıf mücadelesinin içinde halk savaşı, gerilla savaşı gibi stratejiler, politik tahlillerin ve ideolojik incelemelerin sonucunda üretilmemiştir. Tam aksine Çin Devrimi’nden Nikaragua Devrimi’ne önce pratik kaygılarla yürütülmüş, sonrasında teorileştirilmiştir. Dünya çapında ise gerilla mücadelesini PKK kadar uzun soluklu, yaratıcı, kararlı ve etkili yürüten bir akım çıkmamıştır. Benzer bir alternatifinin çıkması da mümkün değildir. Gelinen noktada PKK’ye gerilla mücadelesini yürütmek için yapılacak hiçbir basınç, ideolojik olmanın ötesine geçmeyecek, ideolojik olduğu için yapanları sınıf mücadelesi pratiğinin dışına atmak, yahut pratikte kuyrukçuluğa, ideolojik olarak doktrinerliğe saplamak dışında bir etkisi olmayacaktır.
PKK’nin tasfiyesini, PKK’ye akıl fikir ihsan etmeye çalışmak, onunla sözümona bir hegemonya mücadelesine girmek, yahut tasfiye sürecinden kadro kapmak için değil, bu tasfiyeciliğin sınıf mücadelesine etkilerini anlamak, onun yarattığı maneviyat bozukluğuyla mücadele edecek bir yol haritası çizebilmek için ele almak gerekir.
Devrimci bir çıkışın yolunu açmaya çalışanların bu tasfiyenin seyrini, kısıtlarını ve sonuçlarını değerlendirmesi gerekir. Bu görevi savsaklayarak soldaki alışılagelmiş hazır kalıplardan birini benimsemenin konforuna kapılanlar, doktrinerlikle kuyrukçuluk arasında salınmaya mahkumdur.
Tasfiyecilik
Tasfiyecilik, Türkiye devrimci hareketinin yabancı olmadığı bir kavram. 71-72 kopuşunu gerçekleştirenlerin yenilgisinin ardından tasfiyecilik gündemimize girdi. 70’lerdeki yükseliş son bulduktan sonra, özellikle 12 Eylül’le birlikte tasfiyecilik siyasi iklimin temel belirleyicilerinden oldu. Gündelik mücadelenin her alanında karşımıza çıktı, çıkıyor. Ancak tasfiyeciliğin Türkiye’ye özgün seyri bu kavramın topraklarımızda tek yanlı, eksik ve çarpık kavranmasına yol açtı. Bu topraklarda tasfiyecilik genel olarak örgüt ve mücadele kaçkınlığıyla eş anlamlı kullanılageldi. Tasfiyecilik, hareketin parçalanması ve yenilgisiyle özdeşleştirildi.
Oysa tasfiyecilik, genel olarak mücadelenin terk edilmesi değil, devrimci mücadelenin terk edilmesidir. Genel olarak örgüt düşmanlığı değil, devrimci örgüte yönelik düşmanlıktır. Programdan vazgeçmek değil, devrimci programdan vazgeçmektir. Hareketin yenilmesi, dağılması parçalanması değil; devrimci hareketin yenilmesi, dağılması ve parçalanmasıdır. Örnekleri hiç de az değil: 1980’lerde El Salvador’da iktidarı almasına ramak kalan FMLN, barış sürecinin ardından anayasal sınırlar içinde bir siyasi partiye dönüştü, ülkenin iki büyük partisinden biri oldu, 2009-2019 arasında ülkeyi yönetti. Brezilya’da muhtelif maoist ve hocacı akımlar işçi partisi içinde yer aldılar, dağılmak şöyle dursun ivmelenerek güçlenen bir hareketin parçası oldular. Nepal Komünist Partisi (Maoist) yenilmek şöyle dursun monarşiyi devirdi. Ama sonrasında federal cumhuriyetin çok partili anayasal düzeninin bir parçası oldu. Bu akımların hiçbiri genel olarak mücadeleden kaçmadı, bir parçası oldukları hareket de zayıflamadı. Bilakis hepsinin çok daha güçlü bir örgütsel yapıya, emekçilerle daha yoğun bağlara, hatta daha büyük bir siyasi etkiye kavuştuklarını söylemek mümkündür. Ortada bir başarısızlık yoktur, bir başarı vardır. Ancak bu başarı devrimcilerin gurur duyacağı bir tablo değil, bir tasfiye tablosudur.
PKK Teslim Olmadı
PKK’nin tasfiyesi de bir yenilginin, teslimiyetin ürünü ve ifadesi değildir. PKK sadece bir askerî örgütlenme değildir. Aynı zamanda bir siyasi parti, bir diplomasi ağıdır. Daha da önemlisi, etkisi altındaki sayısız örgütlenmeyle Kürdistan’ın tüm parçalarındaki, Türkiye’deki ve hatta dünyanın çoğu ülkesindeki Kürtleri seferber etme kapasitesine sahip bir harekettir. Uluslararası güç dengelerindeki aleyhe gelişmelere, aldığı bir dizi taktik darbeye rağmen, söz konusu hareket Öcalan’ın rehin alındığı 1999’a kıyasla daha güçlüdür; 2013’teki çözüm sürecinin gerisinde de değildir. Salt askerî anlamda değerlendirildiği zaman bile, onlarca yıldır burjuva diktatörlüklerinin savaş kapasitesini arttıran sayısız gelişmeye karşın, Türk devletinin hanesine yazılacak bir zafer söz konusu değildir. Hatta tam tersi bir durum söz konusudur. PKK’yi askerî araçlarla, imha girişimleriyle bitirme politikalarının savunuculuğunu, maşalığını yapanlar bugün kızağa çekiliyorlar. Öcalan’ın silahsızlandırma alt komisyon üyeliğine dahil edilmesi konuşulurken, onu İmralı’da sorgulayan Albay Atilla Uğur’un hapsi boylaması bu tablonun en çarpıcı özeti. PKK’nin tasfiyesi, onun örgütsel olarak zayıflamadığı, tabanını koruduğu, siyasi pazarlık gücünü arttırdığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Devletin geçelim bir egemenlik sorunu olan Kürdistan sorununu, bir kültürel-sosyal sorun olan Kürt sorununun çözümünde dahi en ufak bir adım atmamasından yola çıkarak PKK’nin teslim olduğunu söyleyenler de yanılıyor. Zira PKK kendini tasfiye ederken Kürt sorununa, Kürdistan’a dair mücadeleden vazgeçmiyor. Bu mücadelenin stratejik hedefini, eylem çizgisini ve örgütsel yapısını değiştiriyor. Devletle Kürt sorununu çözmek için değil, kendisi için uygun ve elverişli gördüğü bu mücadele alanını yaratmak için müzakere ediyor.
PKK’nin tasfiyesi, esas olarak kendini marksist-leninist olarak tanımlayan, Kürdistan’ın kuzeyinin bağımsızlığını sosyalizme ulaşmanın olmazsa olmaz bir aşaması olarak gören, Kürdistan devrimini gerilla savaşıyla gerçekleştirmeyi hedefleyen ve bu doğrultuda etkin bir savaş yürütmüş bir partinin; mevcut ulus devletleri anayasal sınırlar içinde bir mücadeleyle demokratikleştirmeyi hedefleyen bir partiye dönüşmesidir. Önceki mücadele ve parti tasfiye edilmekte, yenisi kurulmaktadır. Bu iki yapının kadroları benzer olsa da, aralarında niteliksel bir fark vardır. Biri diğerinin devamı olarak kabul edilemez.
PKK’nin Tasfiyesi Süleymaniye’de Silahlar Yakılmadan Önce Başladı
Tasfiyenin asıl kriteri güçlülük-zayıflık, yenilgi-zafer, başarı-başarısızlık olarak değil; devrimci programın, devrimci örgütün, devrimci eylem çizgisinin varlığı veya yokluğu olarak anlaşılmalıdır. PKK’nin tasfiyesi yeni bir olgu değil. SSCB’nin dağılmasına paralel olarak, 90’ların başında, PKK tam da eylem kapasitesi ve savaş gücü olarak büyük sıçramalarını gerçekleştirirken, benimsenen yeni bir yönelimin sonucu olarak tasfiye başladı. PKK, SSCB’nin akıbetine bakarak yeni bir hedef ve strateji belirledi. Gerilla mücadelesini, marksizm-leninizmin alametifarikası olarak kabul eden bir hareketin, SSCB’nin ve etkisi altındaki devletlerin ortadan kalkmasıyla birlikte gerilla savaşını mümkün kılan koşullar ortadan kalkmışken, varlığını ve gücünü korumak için marksizm-leninizm iddiasından vazgeçmesinde, gerilla savaşını devletle müzakere için bir araç olarak görmesinde, gerektiğinde bu mücadeleyi terk etmeye hazır olmasında şaşırtıcı bir nokta yoktur. Aslına bakılırsa dünyanın farklı yerlerindeki marksist-leninist iddiaya sahip bir dizi gerilla hareketi benzer bir yönelimi benimsemişti.
O günden bugüne de PKK, konjonktürü hesaba katarak kendini güçlendirecek türlü taktik adımları atarak, ama esas olarak bu stratejiye tabii olarak eylemlerini yürüttü. Ancak bir yönelimde karar kılmak, bir stratejiye bağlı olmak başkadır, onu tüm mantıksal sonuçlarına götürebilmek başka. PKK’nin tasfiyesi bu otuz altı yıl boyunca, PKK başka bir yönelime sahip olduğu için değil karşısındaki ve ilişkide bulunduğu devletlerin, mücadele ettiği zeminin durumundan kaynaklı olarak bir türlü gerçekleşmemişti. Bugün tasfiyede yeni bir sayfanın açılmış olması, PKK’deki değişikliklerle değil, bu koşullardaki değişikliklerle bağlantılıdır. Sırf bu durum bile söz konusu tasfiyenin PKK’nin yenilgisi ve teslimiyetiyle ilgisi olmadığını anlatır.
PKK’nin Tasfiyesini Geciktiren Koşullar
PKK’nin tasfiyesini engelleyen, geciktiren koşullardan biri emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasıyla, özellikle de Amerikan emperyalizminin bu kavgadaki pozisyonuyla; diğeri ise 12 Eylül rejiminin seyriyle ilgilidir.
Amerika hiçbir zaman Ortadoğu’daki devletlerin bölünmesini istemedi. Bölgedeki mevcut ulus devletleri hep tahkim etmeye gayret etti. Konu bölgede koçbaşı olarak kullanmak istediği Türkiye olunca bu gayreti daha da büyüktü. Bu nedenle Amerika’nın PKK karşıtlığı Trump’la başlamış değildir. Söz konusu karşıtlık, stratejik bir karşıtlıktır. ABD’nin Ortadoğu’da bir halk seferberliğine dayanan silahlı bir partiye tahammülü yoktur, olmayacaktır. Nitekim bu partiyi tasfiye etmek, Kürdistan sorununu Kürt sorununa indirgemek için Öcalan’ı rehin alıp Türkiye’ye teslim eden de ABD’den başkası değildir.
Gelgelelim ABD’nin Ortadoğu’da izlediği siyasi pratik son otuz altı senedir PKK’nin tasfiyesini güçleştiren bir şekilde ilerledi. ABD; Irak’tan Afganistan’a, Ortadoğu’da önce açık işgal, sonrasında hükümet karşıtı halk ayaklanmalarını ve içsavaşı körükleme yoluyla mevcut hükümetleri işbirlikçi hükümetlerle değiştirmeye çalıştı. Ama bu önce Irak’ta sonrasında da Suriye’de uzun süreli içsavaşlara yol açtı. PKK ise bu uzun süre zarfında Kürdistan’ın dört parçasında hareket eden bir güce dönüşmüştü. Irak’ta ve Suriye’de merkezi otoritenin çöktüğü, içsavaşların çıktığı koşullar altında PKK’nin tümüyle silahsızlandırılması, sadece PKK’nin silahlı birliklerinin Kürdistan’ın diğer parçalarına taşınması anlamına gelebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Bu bakımdan geride bıraktığımız 36 yıl içinde ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale girişimleriyle PKK’yi tasfiye etme hedefi birbirini besleyen sonuçlar doğurmadı. Özellikle son on beş yılda Rojava Devrimi, PKK’nin silahsızlanmasını imkânsız kıldı.
Türkiye’de ise PKK’nin tasfiyesi, TSK/OYAK’ın tasfiyesini ve yeniden yapılandırılmasını şart koşuyordu. 12 Eylül rejiminin temel direği olan ordunun siyaset sahnesinin dışına itilmesi ise bir kararnameyle çözülecek basitlikte bir sorun değildi; uzun siyasi çatışmaların sonunda gerçekleşti ve sonucunda reformlarla zindeleşmiş bir yönetim değil, aksine payandaları yıkılmış, kriz içinde bir rejim ortaya çıktı. PKK, Kuzey Kürdistan’da yürüttüğü gerilla savaşını zaten Öcalan’ın rehin alındığı zamandan itibaren ya askıya almış ya da ikinci planda tutagelmişti. Öyle ki 2015 yılındaki şehir savaşlarında dahi gerilla sürece doğrudan müdahil olmadı. Türkiyelileşme koduyla yürütülen tasfiye sürecinde siyasi mücadele esas olarak DTP/BDP/HDP’ye bırakıldı. Bu partilerin emekçi ve ezilenler arasında PKK’nin geleneksel tabanının ötesine geçen bir desteğe ve Türkiye’de hükümetlerin kaderini belirleyecek bir parlamenter güce kavuşması ise bu krizi daha da derinleştirdi. Türkiye’deki içsavaş böyle patlak verdi. Bu içsavaşın hedef tahtasında HDP vardı. Bu koşullarda PKK’nin tasfiyesinin gündeme gelmesi dahi mümkün değildi.
ABD’nin Yeni Ortadoğu Politikasının Sonuçları
Bugün ise ABD, Ortadoğu’daki devletler üzerinde daha fazla söz sahibi değil. Türkiye’deki rejim krizi hafiflemedi, şiddetlendi. İçsavaş hâlâ sürüyor. Fakat her iki sürecin ilerleyiş biçimi, PKK’nin tasfiyesi için özgün koşullar yarattı. Bunlar geçelim otuz yıl öncesini, beş yıl önce dahi ABD’nin, Türk devletinin ve onun bugünkü bekçisi Erdoğan’ın tasarladığı koşullar değildi.
Amerika açısından Bush-Clinton dönemlerinin işgal ile hükümet devirme politikası başarısızlıkla sonuçlandı. Obama’dan Biden’a uzanan dönemde halk isyanları ve içsavaşla hükümet değiştirme yöntemi de duvara tosladı.
ABD hâlâ sadece Ortadoğu’da değil, Doğu Avrupa’dan Güney Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Latin Amerika’ya uzanan bir coğrafyada bu iki girişimin sonuçlarıyla baş etmeye çalışıyor. Trump ise Amerika’nın mevcut devlet aygıtının işleyişiyle çatışmayı da göze alarak, mevcut hükümetleri devirmeden kah İran’da olduğu gibi bombalarla, kah Suriye’de ve Türkiye’de olduğu gibi yaptırımları kaldırma vaatleriyle ABD’yle anlaşmaya zorlama gayretinde.
Geçtiğimiz haftalarda imzalanan Mekke Antlaşması da bu yaklaşımın son örneği. Söz konusu antlaşmayı ABD’nin Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi İran’ın üzerine saldırtma anlaşması olarak değil, bölgede Çin ile anlaşmanın yolunu arama girişimi olarak görmek gerekir. Çin’in etkisindeki Pakistan, ABD ile arasına giderek daha fazla mesafe koyan Suudi Arabistan ve ABD’ye giderek daha fazla mecbur kalan Türkiye’nin oluşturduğu bu blok, İran’a saldırmaktan ziyade, ABD-Çin dengesine bağlı olarak İran’la diyalog kanallarını genişletmeye hizmet etmektedir. Husilerin saldırısından sonra pakt bileşenlerinin yönelimi İran’a saldırmaktan çok, olası bir gerilimi düşürmek için İran’la diyaloğun arttırılması olmuştur.
ABD’nin Ortadoğu’daki geri çekilme gayretleri elbette bölge devletlerinin merkezi otoritelerini askerî ve idarî olarak arttırmasını mümkün kılıyor. Bu durumun gerilla savaşını yürütmeyi zorlaştırdığını söylemek yanlış olmaz. Ancak bu yöndeki gelişmeler zaten onlarca yıldır söz konusudur ve PKK, tüm bu gelişmelere karşın varlığını korumayı başarabilmiştir. Üstelik bugün de ortada bir askerî yenilgi söz konusu değildir.
Asıl yenilik, ABD’nin değişen yönelimi nedeniyle PKK’ye askerî varlığı şart kılan koşulların ortadan kalkmasıdır. Bugün Rojava Devrimi bitmiştir. Onun son kalıntısı olan YPG’nin bağımsız silahlı varlığı ise yine YPG önderliği tarafından tasfiye edilmiştir. Yakın dönemde üreteceği siyasi krizler ne olursa olsun eski YPG birliklerinin Suriye ordusuna entegrasyon süreci yeni bir aşamaya gelmiştir. Bu anlamıyla Güneybatı Kürdistan’da PKK’nin silahlı varlığını dayatan, onun doksanların başından beri hedeflediği tasfiyenin önünde engel olan koşullar ortadan kalkmıştır.
Rejim Krizinin Seyri Tasfiyenin Önünü Açtı
Türkiye’de ise mevcut içsavaşta hükümet, 2015’ten beri rejimin kurucusu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin savaş politikalarını sürdürüyordu. Ancak kendisine yakıştırdığı sıfatlar ne olursa olsun Erdoğan TSK’nın başkomutanı değildir. TSK, meşruiyetini savaştan alan ve kitlelerin bu savaş hakkında ne düşündüğünü umursamayan bürokratik bir yapıyken, Erdoğan seçimleri kazanmaya mecbur olan bir burjuva politikacısı, bir kitle partisinin genel başkanıdır. Tek adam rejimi hakkında kopartılan vaveylalar da, Erdoğan’ın yürütmenin gücüne dayanarak rejimi işlemez kılması da bu temel gerçeği değiştirmez. Erdoğan uzunca bir süredir içsavaşın yükünü taşıyamıyordu. 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri içsavaşı bitirme arayışındaydı. CHP ile normalleşme girişimleri sonuç vermedi. Tersine CHP ile HDP arasındaki örtük ittifakın daha da pekişmesine yol açtı. Bu açmazlar içinde boğuşurken de Devlet Bahçeli’nin kendi oportünist hesapları nedeniyle ittirmesiyle Öcalan’ın karşısına bir muhatap olarak çıkmak zorunda kaldı. Tasfiye sürecinin bu sefer çok daha kuvvetli bir biçimde başlamasının sebebi esas olarak Türkiye’deki rejim krizinin bu özgün seyridir.
Doksanların başında Öcalan masaya oturmak için bir muhatap aradığını ama bulamadığını ifade ediyordu. Bugün türlü dolambaçlı yollardan geçildikten sonra nihayet aranan muhatap ortaya çıkmıştır. Ama gönülsüz olması bir yana, son kırk sene boyunca çıkabilecek muhatapların en zayıf konumda olanıdır. Elindeki tüm araçları tükettiği ve Cumhur İttifakı’nın asıl yönlendiricisi Bahçeli’ye göbekten bağımlı olduğu için bugünkü masayı 2015’te Dolmabahçe’deki masayı devirdiği gibi devirmesi çok daha zordur.
Kısacası, ABD emperyalizminin yeni yönelimi ve Türkiye’deki rejim krizinin seyri, PKK’nin tasfiyesi için önceki dönemlerden daha elverişli koşullar yaratmıştır.
Çözüm Sürecinin Çözemeyeceği Üç Sorun
Kürdistan sorunun çözümünü, Kürt sorunun çözümünden; Kürt sorunun çözümünü, Türkiye’deki anayasa sorunundan ayırt etmek gerekir. Türkiye’deki yeni anayasa sorunu da Kürt sorununa ilişkin kimi anayasa değişikliklerine indirgenemez. Aynı zamanda anayasadaki madde değişikliği yahut yasal reform sorunları da PKK’nin Türkiyelileşmesi ve tasfiye sorunundan ayrı sorunlardır.
Kürdistan sorunu bir devrim sorunudur. Emperyalistlerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’ye bahşettiği sınırlar değişmeden Kürdistan sorunu çözülemez. Kürt sorunu ise, Kürtlerin bir ulusal azınlık olarak demokratik ve kültürel hakları çerçevesinde, teorik olarak Türk devleti içinde çözülebilecek olsa bile yeni bir rejimin kurulmasını gerektirir. Ancak bu da herhangi bir yeni rejim değil, üniter Türk devletini yeniden tasarlayacak bir rejimdir. Bu rejim, Kürtlerin demokratik haklarını da içeren yeni bir anayasa gerektirir. Bu da herhangi bir anayasa değişikliğiyle sağlanamaz. Bunun olması için de mevcut rejimi tanımayan yeni bir iktidar organı gerekir. Bu anlamıyla bu üç başlıktan herhangi birinin bugünkü çözüm süreciyle gerçekleşmesi mümkün değildir.
Buna karşılık, Kürtlere ilişkin kimi düzenlemeler içeren, ondan çok da PKK’lilerin yasal zeminde siyasi yaşama dönmesinin önünü açar nitelikteki anayasa ya da ceza kanunundaki kimi madde değişiklikleri, bu çözüm sürecinden çıkmayacak gelişmeler değildir. Bunların olmayacağına, gerçekleşmeyeceğine dair kestirimlerde bulunmamak gerekir. Hatta acz içinde çırpınan hükümetin bu tür adımlar atması son derece olasıdır.
İdeolojik Saldırılar Şiddetlenecek
12 Eylül darbesinin öncelikli ve esas amacı Kürdistan’a deli gömleği giydirmekti. PKK ise bu süreçte Kürdistan’daki yükselişin ve başkaldırının ifadesi oldu. Bu yükseliş 12 Eylül’ü başarısız kıldı. O bakımdan Türkiye’de 12 Eylül’ün ardından hız kazanan tasfiye sürecinin bugüne dek tamamlanamamış olması da PKK’nin bugüne dek tasfiye olmamış olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Öyle ki SSCB’nin çözüldüğü, dünyanın her yanında devrimci hareketlerin gerilediği bir dönemde devrimci hareketlerin bugün kimileri tarafından hâlâ nostaljiyle yad edilen bir altın çağ yakalaması da bu yükselişle ilintiliydi. Aynı nedenden ötürü PKK’nin tasfiyesinin 2000’li yıllarda bir niyet olmaktan çıkıp siyasi ve örgütsel ayakları örülen somut bir projeye dönüşmesi ile Türkiye’deki devrimci hareketlerin darbe üstüne darbe alması aynı döneme denk gelir. Bu dönemde PKK’nin yörüngesinde olmayan tüm sol hareketlerin ayaklarının altındaki toprak çekildi. Düne kadar sürekli kör topal da olsa ilerleyen tasfiye sürecinin bugün öncekilerle kıyaslanamaz bir ivmeyle gerçekleşmesi bu sarsıntıyı daha da şiddetlendirecektir.
Devrimciliğin silahlı mücadele vermekle doğrudan eş tutulduğu topraklarımızda, PKK’nin tasfiyesinin öncelikli ve yaygın olarak devrim, devrimci örgüt, devrimci mücadele fikrine olan inancı aşındıracağı düşünülebilir. Ancak bu doğru bir yargı değildir. Sınıf mücadelesini yürütenlerin karşısına çıkacak asıl zorluk bu inancın altının oyulması olmayacaktır. Zira son otuz senedir Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da sınıf mücadelesinin pratiğini, temposunu belirleyen gerilla mücadelesi olmadı. Bu mücadeleyi PKK’nin öngördüğü taktik sınırların dışında yürütmek isteyen tüm akımlar ise zaten onlarca yıl önce savaş kapasitesini pratikte yitirdiler. PKK’nin yeni kimliğine kavuşurken üreteceği yeni sosyalizm tanımı, onun yeni mücadele yöntemlerini gerekçelendirme tarzı, komünist hareketin geçmişine, devrimci mücadelenin siyaset yapma biçimine, örgütlenme tarzına yönelik saldırıları elbette arttıracaktır. Ancak bu hücum noktaları, devrimci güçlerin on yıllardır deyim yerindeyse bağışıklık kazandığı, en dirençli olduğu noktalardır. Tasfiye sürecinin vereceği asıl hasar başka yerde aranmalı.
Asıl Daralma Siyaset Alanında Yaşanacak
Bugünkü gelişim seyrinde tasfiye sürecinin vereceği asıl hasar siyaset alanındadır. Doksanların sonundan 2015 seçimlerine varan süreçte, Türkiyelileşme koduyla yürütülen tasfiye süreci verdiği tüm liberal mesajlara, iktidar kavgasına dair tarafsız tutumuna karşın, esas olarak sol muhalefeti birleştirme, emekçi ve ezilenleri demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde harekete geçirme hedefiyle yürütülüyordu. Bu durum emekçi ve ezilen hareketi içinde toparlanma ve devrimci güçler açısından gittikçe genişleyen bir siyaset yapma alanı anlamına geliyordu. Rejimin krizi derinleşirken tarafsız bir taban muhalefeti ekseninde yürüyen bu mücadelenin ilelebet genişlemesi mümkün değildi. Nihayetinde Türkiye’de 2013 Gezi, 2014 Kobane eylemleri, Kürdistan’da ise 2015 şehir savaşlarına varan gelişmeler emekçi ve ezilen hareketindeki bu genişlemenin ürünü oldu. Devrimci güçler siyaset alanı daraldığı için değil, devrimci önderlik sorununu çözemedikleri için etkisiz kaldılar.
Siyaset alanının daralması, devrimci bir parti olmayan HDP’nin çekişen düzen partileri arasında seçim yapmaya mecbur kaldığı, 7 Haziran 2015’in hemen ardından başladı, hâlen sürüyor. Bununla birlikte, askerî olarak PKK’nin ama esas olarak siyaseten HDP’nin hedef tahtasına konduğu 2024’e kadarki kesitte tasfiyeci süreç ilerleyemediği için bu daralmanın da özel bir etkisi olmadı. Bugünün özgünlüğü siyasi alanın daralmasının tasfiyeciliğin hız kazanmasıyla birleşmesidir.
Üstelik siyaset alanındaki vaziyet, 2015-24 döneminin basit bir tekrarı da değildir. Zira muhalefet boşluğu artık Amerikancı muhalefet tarafından, önce CHP şimdi de Yeni Parti tarafından, doldurulmaktadır. Durum böyle olunca, DEM’in demokrasi mücadelesinde önceki dönemde olduğu gibi tarafsız bir taban muhalefeti olarak sahaya çıkmasının Özgür Özel’e verilecek önemli bir destek olacağı açıktır. Nitekim, TİP’inden EMEP’ine Özel’in mitinglerinde “kurtuluş yok tek başına” sloganlarına katılarak birleşik mücadeleyi büyüttüklerini iddia eden bir dizi parti ve akım, DEM’i tam da bunu yapmadığı için eleştirmektedir. Gelgelelim çözüm sürecinin, Erdoğan tarafından tam da Erdoğan bu ihtimali ortadan kaldırmak istediği için geliştirildiğinin farkında olan DEM, masayı devirmeden böyle bir adım atamayacağını bilmektedir. Kendisini güçlendiren masayı devirmeye ise hiç niyeti yoktur.
Siyasi krizin büyümesi, Mehmet Şimşek’in kemer sıkma programıyla ve hükümetin yüksek istihdam-düşük ücret politikalarıyla birleştiği için emekçileri ekonomik mücadeleye itmektedir. Sayısı pıtrak gibi artan yerel direnişler de bu eğilimin göstergesidir. Ancak hükümetin kırılgan mali pozisyonu bu mücadeleleri 2016-2023 döneminde olduğu gibi düşük faiz yüksek enflasyonla karşılamayı seçenek dışı bırakmaktadır. “Gerçek AKP biziz” diyen Kılıçdaroğlu’ndan bayrağı devralan ve bugün Mehmet Şimşek programının daha katı yürütülmesini savunan Yeni Parti’nin de emekçilerin hareketini derleyip toparlaması olanak dışıdır. DEM Parti ise toplumsal ve siyasal tüm konuları, diplomatik dille yazılmış kınama ve destek açıklamalarıyla savuşturmaya mahkum olmuştur.
Açmazlar
Sınıf mücadelesinin çıkışları olduğu kadar inişleri de vardır. Siyaset alanının tasfiyecilikle atbaşı giden bir şekilde daralması, sınıf mücadelesi tarihinde görülmemiş şey değildir. Bu dönemlerde devrimcilere düşen görev, işçi sınıfıyla birlikte geri çekilmek, en küçük gündelik mücadelenin içinde savunmayı örgütlemek ve yeni bir yükselişe hazırlanmaktır. Nitekim siyaset sahnesine adımlarını attığı dönemde Köz’ün arkasında duran komünistler döne döne “Savunmayı Örgütle Saldırıya Hazırlan!” şiarını tekrarladılar. Bugün de içinden geçtiğimiz daralma döneminde devrimci güçlerin ah vah etmeden, tükenmiş projelerin peşinde koşturmadan, aynı şekilde hareket etmesi gerekir. Ancak önümüzde duran ve kendi disiplini altındaki güçlerin dışına seslendiği için politik nitelik taşıyan görev başkadır.
“Süngülerin kaba kuvvetinden daha güçlü bir şey vardır: zamanı gelmiş ve saati çalmış fikir.” cümlesini bu topraklarda sosyalistler altmışlardan itibaren daha yalın bir biçimde “Zamanı gelmiş bir fikrin karşısında hiçbir şey duramaz” diye kullanmaya başladılar. İçinden geçtiğimiz dönemde bu cümleyi tersinden kurmak mümkün: Zamanı geçmiş bir fikri hiçbir kuvvet hayata geçiremez!
İçinden geçtiğimiz dönem, tasfiye sürecinin özgünlüğünün de anlattığı üzere, doksanların basit bir tekrarı değil. Evet, tasfiye süreci otuz küsur yıl sonra nihayet sarsıcı bir biçimde tekrar sahneye çıkıyor. Bu sefer onu engelleyecek tüm koşullar ortadan kalkmış gibi. Ama aradan geçen sürede emperyalistler arası paylaşım kavgasının, hâkim sınıf içindeki mücadelenin ve emekçilerin başkaldırılarının şekillendirdiği tablo, tasfiye fikrinin yaygınlaştığı, liberalizmin revaçta olduğu dönemden tümüyle farklı. Türkiye’de tasfiyeci akımlar başarıyla ve güçlenerek tasfiye olarak yaşama, siyasi varlıklarını koruma imkânına sahip değiller. Tasfiyeci proje geleceksizdir.
2000’lerin başında, temiz toplum kampanyalarının ve Türk devletinin restorasyon girişiminin ortasında, Avrupa Birliği rüzgârları eserken ve devlet mecburi bir yumuşama sürecine girmişken kendini muhalif olarak tanımlamış bir akımın siyasi olarak güçlenme, ittifak kurma, kendini tıpkı Latin Amerika’da ya da Kuzey Akdeniz’deki reformist solun var ettiği gibi var etme şansı vardı. Bugün bu koşullar tümüyle ortadan kalkmıştır.
Otuz sene öncesine kıyasla Türkiye’de derinleşen bir rejim krizinin varlığı ve tarafların tüm gayretine rağmen bir içsavaşın sürüyor oluşu bir ayrıntı değildir. En basit gündelik sorunun hükümet değişikliğine, hükümet değişikliği sorununun ise darbe yahut devrim sorununa dönüşmesi de öyle. Bu durum sadece tüm devlet kurumlarını değil, aynı zamanda rejimin yükü omuzlarına yıkılmış siyasi partileri de aşındırmaktadır. Avrupa Birliği’nin çözülmesi, Ortadoğu’nun daha büyük savaşlara gebe olması cabasıdır.
Bahçeli’nin ittirmesiyle girdiği çözüm sürecinde hükümet çırpındıkça batıyor. Temkinli, uzaktan, sağlamcı adımlarla yürütmeye çalıştığı çözüm sürecinden siyasi bir destek devşiremiyor. Bu koşullar altında PKK’nin tasfiyesinden parlamenter zeminde güç kazanan, tıpkı 7 Haziran öncesinde olduğu gibi DEM’den başkası olmuyor. Zira attığı adımlar Erdoğan’ın ne gerileyişini durduruyor ne de onun bir kez daha aday olabilmesinin yolunu açıyor. 400 milletvekiliyle anayasayı değiştirecek denilen hükümet, meclise sebepsiz bir erken seçim kararı dahi aldırtamıyor. Anayasa değişikliği havucunu gösterdiği zamansa konu hızla 1921 Anayasası’na geliyor.
Hükümetin kayyım ve butlan saldırısının ardından, iktidarı seçimle değiştirmeye yeminli Amerikancı muhalefetin kolu kanadı kırılmıştır. En popüler adayı içeride, diğeri yargı kıskacındadır, Özgür Özel partisinden atılmış kendini sokakta var etmeye zorlanmaktadır. Elinde kalan tek sermayesi Kılıçdaroğlu’nun sümsük muhalefetine karşı hükümetin karşısına sert bir biçimde çıkmak olan Özel, bu yolda sınırları aşarsa hem emekçilerin tepkisini frenleyemeyeceğini, hem de yüzde elli artı bir için gerekli ittifakı kuramayacağının bilincinde kıvranmaktadır.
Tasfiye sürecinin güçlenen odağı DEM için de durum daha iyi değildir. Parlamenter zeminde güçlenmesi, siyasal alanda sahnenin dışında kalmasına bağlıdır. Türkiye’deki siyasi partiler arasında en proleter, en politik, en militan ve en devrimci eğilimlere sahip tabana sahiptir. Bu kesimlerin önüne “demokratikleşme” türü reformist bir mücadele tanımladığında kendini Özgür Özel’in yanında bulmaktadır. “Biz Türkiye siyasetiyle ilgilenmiyoruz; bölgemize, Kürdistan’a çekiliyoruz” dediğinde Öcalan’ın gerçekleşmeyeceğine teminat verdiği ilkel milliyetçiliğe toslamaktadır. Geriye sade bir kültürel muhalefet kalmaktadır ama herhangi bir gevşemenin yaratacağı toplumsal hareketten ürken Erdoğan bu alanı dahi kapatmıştır. Bir hareketin hem güçlenmesi hem de siyaset sahnesinde tarafsız bir pozisyon takınması zaten sürdürülebilir değildir. 2028 seçimleri bir saatli bomba misali yaklaşırken tabanı bu kadar militan olan bir parti için bu iyice olanak dışıdır.
Sol Hareket İçinde Dört Eğilim
Sınıf düşmanının ve reformistlerin çözümsüzlükleri devrimci güçler açısından önemli fırsatlar yaratıyor. Ancak, öteden beri hatırlattığımız üzere, devrimcilerin kendisi kriz içindeyken düzenin krizlerinin kimseye faydası yoktur. Herkesin önce kendi krizini çözmesi gerekir. Bu nedenle sınıf düşmanının çözümsüzlüklerini ferahlatıcı bir tablo olarak görüp rahatlamak yerine, devrimci güçlerin sorumluluklarını hatırlamak üzere göz önünde tutmak gerekir. Ne yazık ki devrimci güçler bu sorumluluğu yerine getirmekten son derece uzak durumda.
Siyaset alanının daraldığı bugünkü tabloda sol hareket içinde de dört eğilim ortaya çıkıyor. Birinci eğilim, demokrasi mücadelesini büyütmek adına canhıraş İmamoğlu’nu ve Özgür Özel’i savunmaktadır. İkinci küme, şovenizme karşı mücadele ve ezilen ulusun yanında olma adına kendini muhtelif sembolik eylemlerde gösterirken, DEM’in Kürt emekçileri siyaset sahasının dışına çıkaran tutumunun özürcülüğünü yapmaktadır. Üçüncü kesim, Kürt emekçilerin demokratik taleplerini ve Türkiye’deki siyasi krizi yok sayan bir şekilde “yeni bir sınıf hareketi” örme iddiasıyla tümüyle sendikal mücadeleye hapsolmuş durumdadır. Dördüncü küme ise bu kesimleri, onlarla yan yana gelmekten özel olarak kaçınarak doktriner bir zeminden topa tutmaktadır. Sol akımların çoğu da ya bu kutuplardan birinde ya da arada bir yerde konumlanıyor.
Devrimci Bir Çıkış İçin
Devrimci güçlerin yapması gereken elbette bu dört yönelimin sahiplerini bir araya getirmek olmasa gerek. Bu zaten mümkün de değil. Mümkün olsaydı bile ortaya çıkan bileşim, çözümsüzlük tablosunun çok renkli bir parçası olmanın ötesine geçemezdi.
Yapılması gereken öncelikle, herkesin değil, devrimci güçlerin, yani Türkiye’deki siyasal sorunların ancak devrimle çözülebileceğini savunanların ve buna uygun bir eylem çizgisini benimseyenlerin kalıcı ve kapsamlı bir güç birliği oluşturmasıdır. Bu güç birliği, Kürt emekçilerin Türkiye işçi sınıfının en militan ve politik kesimlerini oluşturduğunu, onların kültürel taleplerinin tüm Türkiye emekçilerinin en önemli demokratik talepleri arasında yer aldığını unutmadan, emekçilerin gündelik mücadeleleri içinde yer almalıdır. Yapılması gereken emekçilerin kısmi mücadelelerini her daim siyasi iktidar sorununa bağlayan bir çizginin propagandasını ve ajitasyonunu yürütmektir.
Dünyanın dört bir yanında doksanlarda tamamlanmış tasfiye sürecinin Kürdistan’da ve Türkiye’de hâlâ tamamlanamamış olması, aynı zamanda bu topraklarda 71-72 kopuşunun mirasına sahip çıkma iddiasındaki akımların da varlığını koruduğu, diğer akımların bünyesinde de bu kopuşun etkisi altında devrimci güçlerin hâlâ bulunduğu anlamına geliyor. Başka bir deyişle, yaşadığı tüm aşınmalara karşın, Türkiye’de devrimci bir çıkışı üstlenecek nicel birikim hâlâ mevcuttur.
Eksik olan bu birikimi toparlayıp bir araya getirecek girişimdir. Bu girişimin sonuç alması, sadece bu doğrultuda bir çağrıda bulunmakla sağlanamaz. Yapılması gereken, bu çağrıyı muhataplarına anlaşılır kılmak, önceki tüm başarısız girişimlerin yarattığı olumsuz ruh hâlini ayrıntılı ve sonu gelmez sözel bir özeleştiriyle değil, eylemli ve güven veren bir pratikle değiştirmektir. Bu yönde atılan adımları emekçiler arasında yürütülecek, grupçuluktan uzak, sabırlı ve militan bir çalışmaya somutlamak gerekir.
“Devrimci odağı yaratalım” çağrısını dokuz ayı aşkın süredir bu amaçla yükseltiyoruz.










