İstanbul Avrupa Yakası’ndaki bir Marksist okuma kolektifinin içerisinde, birbirini bu kolektifin içinde bulup ortak bir siyasi faaliyeti birlikte yürütmek için bir araya gelen komünistler olarak çalışma yürütüyoruz. Devrimci teorinin kitaplardan öğrenilemeyeceğinin bilincindeyiz. Maksadımız, devrimci teoriyi öğrenmek için kitap okumaya yönelen, devrimci hareketin tarihine ve siyasal sorunlara ilgi duyan kesimlere bu arayışlarını kolektif bir çaba ve dayanışmayla sürdürmeleri için yol göstermek. Temas ettiğimiz örgütlü ve örgütsüz/yarı örgütlü kesimlere komünistlerin belli başlı teorik ve siyasal konulara ilişkin görüşlerini anlatmak. Devrimci mücadeleye ilgi duyan, kendisini bu mücadelenin parçası gören kesimlere politik mücadelenin hangi zeminlerde verilebileceğini aktarmak, onları bu zemine çekmek. Komünist partinin eksikliğini hisseden, bu partinin yaratılması için sorumluluk almaya aday güçlere bu sorumluluğu alıp öne çıkma çağrısını ulaştırmak.

Okuma kolektifi şimdiye dek Lenin’in Ne Yapmalı broşürünü okudu ve Bolşevik Parti tarihi ile okuduğumuz kitapların tarihsel bağlamı üzerine tartışmalar yürütmek için Zinovyev’in RKP(B) Tarihi kitabını bitirdi. Bu okuma programı bir dizi konudaki görüşlerimizi açıklama fırsatı yarattı: devrimci teori/program sorunu, kendiliğinden hareket ve devrimci siyaset ilişkisi, devrimci siyaset ve devrimci parti arasındaki bağ, devrimcilerin örgütleriyle işçi örgütleri arasındaki farka ilişkin görüşlerimiz, Lenin’in Rusya için yaptığı saptamalarla hareketimizin güncel durumu arasındaki benzerlikler, amatör çalışmanın hâkim olduğu koşullarda devrimci partiyi yaratmak için yürütülecek hazırlık faaliyetinin esasları, komünist hareketin tarihinde bir akım olarak Bolşevizm’in yeri ve Leninizm’in kopuşu… Her konudaki görüşümüzü aynı yoğunlukla ayrıntılandırmak mümkün olmasa da bu konulardaki görüşlerimizi anlatmanın yanı sıra bizimle benzer görüşleri olanları görmek, onlarla temas edip da başka konular hakkında tartışma fırsatı yaratma imkânına kavuşmuş olduk.

Devrimci teorinin öneminden bahsederken bunun “Marksizmin ustalarının” yazıp ettikleri olarak değil program sorunu olarak kavranması gereğini anlattık. Teorinin ve pratiğin birbirinden bağımsız olarak değil, diyalektik bir anlayış içerisinde kavranması gerektiği üzerine tartışmalar yürüttük. Başlangıç oturumunda Ne Yapmalı’nın yazıldığı tarihsel bağlamı, Nereden Başlamalı makalesini, Çarlık Rusya’sının yıkılmasında partinin rolüne ihtiyacı ve bunun somut bir planı olan kitabın arkaplanı üzerine konuştuk. II. Enternasyonal içinde ve Rusya’da “eleştiri özgürlüğü” adı altında ortaya çıkan revizyonist akımın saldırılarının Marksizm’in programına gerçekleştiğini, “hareket-nihai amaç” kavramları üzerinden yapılan tartışmanın aslında proletarya diktatörlüğüne dair olduğunu vurguladık. Bu revizyonist akımın proletarya diktatörlüğü fikrini nasıl terk ettiğini, Marx’ı nasıl tahrif ettiğini gözler önüne serdik. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz saptamasının da “devrimci bir hareket yaratmak için teorik çalışma yapalım” anlamına gelmediğini, Rusya’da devrimci bir ayrışma yaratmayı hedefleyen Lenin’in bunu sağlamak için geçmişin devrimci mücadele birikiminin özeti olan devrimci programa sahip çıkanların kendini ayırması gerektiğini vurguladığı üzerinde durduk. Özellikle Lenin’in atıf yaptığı “ileriye doğru atılan her adım bir düzine programdan yeğdir” saptaması bu bölümdeki saptamaları şekillendirdi. Programı olan, güç kazanmak için eylem birlikleri gerçekleştiren, taktik adımlar adan devrimci bir partiyle böyle bir partinin olmadığı, programatik keşmekeşin hüküm sürdüğü koşullarda mücadele yürütenlerin aynı olmadığını ele aldık. Birincisinde Marx, taktik adımlar atabilmek, eylem birlikleri gerçekleştirmek için programdan taviz vermeye gerek olmadığını, partinin esnek davranıp aynı zamanda kendini koruyabilmesinin koşulu olarak ilkelerinden taviz vermemesi gerektiğini öne çıkarıyor. İkincisinde ise geçmişin devrimci mirasına sahip çıkıp bir araya gelenler yolunu bataklığa, yani revizyonizme çevirenlerle ayırıyor. Bu anlamda taktik birliklerle parti birliğinin aynı anlama gelmediğini, bir partinin olmadığı koşullarda ise komünistlerin asıl olarak taktik birlikler yaratmaya değil yolunu bataklıktan ayıranlarla buluşmayı hedefleyen birlikler yaratmaya ihtiyaç duyduğunu konuştuk. Lenin’in 1870’lerin Narodnik hareketine dair sahiplenici vurgusunun da bu kapsamda anlaşılması gerektiğini, çarlığa karşı onlarınkini aşan devrimci mücadele geleneğini başlatmak için programatik ayırım çizgilerini çekmek gerektiğini, bunun Türkiye için de benzerlikler taşıdığını vurguladık. Devrimci teori program sorunu olarak kavrandığı takdirde Türkiye’de programını öne çıkaran, yürüttüğü tartışmaları Lenin’in ideolojik mücadele olarak adlandırdığı şekliyle programatik görüşlerinin diğer görüşler karşısındaki üstünlüğünü gösterecek şekilde yürüten, programını eylem birliklerinin ve taktiklerin ayağına dolanan bağ olarak görmeyen bir parti olmadığını öne çıkardık. Bilakis, programatik sorunlar ve anlaşmazlıklar kendini dayattığında da eylem birliklerinin dağılmaya mahkûm hale geldiğini, program/taktik adım konularının Marx’ın formülasyonu gibi kavranmadığını anlattık. Bugün hakim olan görüşlerin proletarya diktatörlüğünü temel alan devrimci teorinin değil revizyonist görüşlerin varyantları olduğunu, Bolşeviklerin başladığı noktanın gerisine düşmemek isteyenlerin komünizmin programatik ayırım çizgilerine sahip çıkması gerektiği üzerinde durduk.

Kendiliğinden hareketin devrimci bilinçle olan ilişkisinde ise asıl tartışma konusu dışarıdan götürülecek bilincin kim tarafından götürüleceğiydi. İşçi sınıfının gündelik mücadelesinin kendi kendine devrimci sonuçlar üretmeyeceği, devrimci bilince varmayacağı genel olarak biliniyor. Dışarıdan bilinç konusu ise hareketimizde daha çok burjuva aydınların bilimsel faaliyetlerinin sonuçlarının işçi sınıfı ile buluşması olarak kavranıyor. Marx, Engels, Lenin gibi önderler bu bilimsel faaliyeti gerçekleştiren aydınlar olarak öne çıkarılıyor. Devrimci parti ise bu aydınların işçi sınıfı ile buluştuğu bir zemin olarak görülüyor. Bu konu, parti örgütlenmesinde de başka bir boyutu ile öne çıkıyor. Lenin’in profesyonel devrimciler örgütü tanımlaması partinin yalnızca bir bölümü için, merkez çekirdeği için kabul ediliyor. Bu çekirdeğin dışında işçi sınıfının geniş kesimlerinin aydınların bilinç götürmesiyle parti içinde örgütlenebileceği varsayılıyor. Bunlar Kautsky’nin görüşleridir. Biz ise bu tartışmada devrimci bilincin dışarıdan götürülmesinden kastedilenin işçinin kapitalistle kurduğu ilişkinin dışından, sınıf mücadelesinin derslerini yansıtan siyasi bir bilinç olduğunu öne çıkardık. Burada bu bilinci götürenin işçi/aydın/öğrenci olup olmamasından bağımsız olarak sınıf mücadelesinin derslerini kuşanan, hâkim sınıfın durumunu, işçi hareketinin koşullarını, imkânlarını öğrenmeyi gerekli kılan, işçi sınıfını siyasi bilgiyle donatabilecek kolektif bir bilincin götürülmesinin söz konusu olduğunu anlattık.

Devrimci siyasetin bu bakımdan “siyasi gerçekleri açıklama” sanatı olduğunu, bunun da birtakım olguların dile getirilmesinden ibaret olmayan bir faaliyet olduğunu öne çıkardık. Emekçilere siyasi gerçekleri açıklamanın bir dizi olgunun bağlantılandırılmasını gerektirdiğini, siyasal gelişmelerin burjuva ideolojisinin sunduğu şekilde bağlantısız yalıtık olmadığını, söz gelimi köylülere işçi sınıfıyla ittifak kurmaları gerektiğini anlatmak için propaganda yapılmasının esas olduğunu, menşevikler gibi köylünün rolünün küçümsenmemesi gerektiğini konuştuk. Devrimci siyasetin reformist siyasetten farklı olarak yerel, kısmi olmaması faktörünü ele aldık, bölük pörçük parçaların bir bütünü değil, çarlığa yani hükümete karşı merkezi bir mücadele olduğunun altını çizdik. Demokrasi savaşının öncüsü olarak işçi sınıfının önemini vurguladık, terörizmin ekonomizmle benzer yönlerini göstererek Lenin’in izinde somut bir mücadelenin ancak komünistlerin birliği esasıyla profesyonel devrimciler örgütü çerçevesinde yürütülebileceğini, bunun da karşımızdaki tek yol olduğunun altını çizdik.

Devrimci siyasetin karmaşık bir işbölümünü ve uzmanlaşmayı gerektirmesi üzerine konuştuk, devrimcilerin istihdam edileceği alanlar ve bunların birbirinden bağımsız parçaların bir birleşimi değil, birbirinden ortak bir yayın organı yoluyla haberdar hücreler olduğundan bahsederken örgütsel adem-i merkeziyetçilik ve demokratik merkeziyetçilik esasları üzerinde durarak sendikalist siyasetin reformist ve amatör çalışması ile devrimci çalışmanın farkları üzerinde durduk. Rusya’da hâkim olan zanaatçı-yerel mücadele anlayışının çarlığın saldırılarına karşı savunmasız kaldığını, Rusya’daki mücadelenin karmaşık bir işbölümü ve uzmanlaşmaya ihtiyacı olduğunu, bunun için de devletten azade hareket edebilen bir merkez bulunması gerektiğini konuştuk. Iskra’nın işçi örgütleri ve devrimciler örgütü üzerinde de farklı düşündüğünü, işçi örgütlerinin gevşek ve esnek bir çalışma biçimine sahip olması gerektiğini, devrimciler örgütünün ise tam tersine kendi işleyişini ve güvenliğini sağlama almış, işçi örgütlerine yön verebilen bir noktada olduğunu konuştuk. Aynı zamanda Çarlık koşullarında parti içi demokrasi ve şeffaflık taleplerinin, partiyi saldırılara karşı savunmasız kılacağını çıkardık.

Profesyonel devrimciler örgütünün partinin tamamı olarak anlaşılması yönünde tartışmalar yürütüldü, buradaki esas noktanın partinin menşevik bir bakışla gruplaşmış kümelerin toplamı olarak değil, aksine tamamı profesyonel devrimcilerden ibaret olan bir örgüt olup bunun parti üyeliği nezdindeki önemini, parti üyeliğinin aidat ödemekten ibaret olabileceğini savunan Kautskyist anlayış üzerinde durduk.

Lenin’in tarif ettiği partinin inşası için yerellerde kısmi mücadeleleri yürüten devrimcilerin bu parti inşasına nasıl katkı sunacağı üzerine sorunsalın, tıpkı bir inşaatta işin farklı kısımlarını yapan işçilerin birbiriyle haberleşebilmesi için aynı zamanda geleceğin partisi de olabilecek bir iskelet misali, bütün bu unsurları aynı rotada tutabilecek bir merkez olarak gazeteyi öne çıkardığını konuştuk. Kolektif bir örgütleyici olarak ülke çapında koordinasyon aracı olacak bir gazete planı olarak ele aldık. Gazeteyi bu noktada kolektif bir örgütleyici olan, komünistlerin birliğini esas alan bir temel olarak önümüze koyduk.

Bolşevik Parti tarihi üzerine tartışmalarda ise Bolşevizm’in komünist hareketin tarihindeki yeri ve Leninizm’in kopuşu üzerine saptamalarımızı propaganda ettik. Bolşevizm’in Menşeviklerle ayrıştığı ikinci kongreden beri ayırımının her devrimin temel sorununu siyasal iktidar sorunu olarak koyması olduğunu öne çıkardık. Bolşeviklerin iktidar sorunundaki bu ayırımlarına ek olarak her zaman kendi bağımsız devrimci örgütlenmelerini koruduklarını, ayrıca savaş ve ulusal sorun konusunda sosyal şoven bir tutum takınmayıp proleter, ihtilalci ve enternasyonalist bir damarı temsil ettiklerini anlattık. Bununla beraber Bolşevik Parti’nin uzun bir dönem II. Enternasyonal içinde bir parti olduğunu, birtakım reflekslerinin, tutumlarının bu parti içinde şekillendiğini ele aldık. Bu bağlamda Lenin’in Bolşevizm akımının yaratılmasında, bu akımın rotasından saptığında gerçekleştirdiği müdahalelerin hepsinde Bolşeviklerden biri olarak hareket ettiğini, Leninizm’in asıl kopuşunun bu noktada gerçekleşmediğini tartıştık. Söz gelimi Bolşevikler 1905 devriminde ortaya çıkan Sovyetlere karşı ültimatomcu bir tavır takındığında Lenin’in “parti mi sovyet mi tartışması anlamsızdır, hem parti hem sovyet demeliyiz” diye özetlenebilecek müdahalesinin Bolşevizm’in dışından bir müdahale olmadığını, 1904’te işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğünün iktidar organlarını yaratmayı, bu organlarda çalışmayı hedefleyen ve devrimciler örgütü ile işçiler örgütü arasında titiz ayırımlar çeken Bolşevizm’in kendi çizgisinden uzaklaşmaması için bir müdahale olduğunu örnek verdik. Lenin’in bu müdahaleyi yapabilmesi için Bolşeviklerin de bu müdahaleye cevap verebilen bir örgüt olması gerektiğini anlattık. Lenin’in örgütten ayrı bir mücadelesi olmadığını, kendi kopuşunu gerçekleştirebilmek için Bolşeviklerin bir dizi dönemeci arkasında bırakan, önce ekonomistlerle, sonra Menşeviklerle, sonra tasfiyecilerle ve sosyal şovenlerle olan mücadelesinin deneyim ve birikimine ihtiyaç duyduğunu söyledik. Bolşevik Parti tarihinin önemli bir kısmının da bu kopuşu şekillendiren mücadele deneyiminin tarihi olduğu üzerinde durduk. 1905’te Menşevikler Plehanov önderliğinde “silaha sarılmamalıydık” sonucu çıkarırken Bolşevikler “silaha daha güçlü sarılmalıydık, köylülüğü kazanmalıydık” sonucuna vardılar. Tasfiyecilerle olan tartışmalarında devrimci çalışmayı yasal çalışma lehine dağıtmayı değil tersine 1905’teki devrimci dinamiğin daha güçlü ayağa kalkabilmesi için illegal devrimci çalışmayı güçlendirmeyi savundular. Çıkarttıkları bu sonuçlara rağmen 1912’ye dek oportünistlerle aynı parti çatısı altında bulunmaları gerçekleştirmek istedikleri çıkışı mümkün kılmadı. Bolşeviklerin bu çıkışı gerçekleştirememesi Menşeviklerle Bolşevikleri uzlaştırmaya çalışan çeşitli girişimlere de cesaret verdi. Lenin’in asıl kopuşu tam da bu noktadadır. Üstelik 1912’deki ulusal boyutuyla sınırlı kalmamış, 1914’te emperyalist paylaşım savaşı ile birlikte bu tartışma uluslararası alana da taşınmıştır. Komünistlerin oportünistlerden ayrı bir dünya partisinde örgütlenmesi Leninizm’in kopuşudur. Bolşevizm’in devrimci mirasına sahip çıkmak için Leninizm’in kopuşunun sahiplenilmesi gerekir. Lenin’in asıl kopuşunun bir diğer sacayağı da Bolşeviklerin devrimci süreklilik ilişkisi kurdukları devrimci iktidar sorununa dairdir. Bolşevizm, devrimci iktidar sorununda, proletarya diktatörlüğü sorununda tavizsiz bir tutumu işçi sınıfı ve köylülüğün ve devrimci diktatörlüğü olarak tarif edip sürdürürken Leninizm’in bu iktidarı sovyet cumhuriyeti olarak somutlaması ve devrimci iktidarı da uluslararası boyuta taşıyıp sovyet cumhuriyetleri birliği altında proletarya ile ezilen ulusların kurtuluş mücadelesini buluşturması takip edilmesi gereken kızıl bir kopuştur.

Elbette yürütmek istediğimiz propaganda, okumalar sırasında okuma metinlerinin konularına dair görüşlerimizi anlatmaktan ibaret değildi. Böyle olsaydı, okuma grubuna her zaman bizim görüşlerimizi en elverişli şekilde anlatmayı mümkün kılan bir programı dayatmamız, bu gerçekleşmediğinde de ona katılmaktan geri durmamız işten olmazdı. Bu da kitle örgütleri kendi istediği gibi, kendi ajandasına uygun davranmadığında onun sorumluluğunu almaktan geri duran tasfiyeciliğin bir başka biçimi olurdu. Oysa ileride okuma grubu bu tip bir okuma programını gündemine aldığında da bu okumalara katılanlar bizim görüşlerimize, propagandamıza açık kesimler olmayı sürdürecek. Okuma grubundan kimi arkadaşlarla Köz’ün örgütsüz, yarı örgütlü çevrelere, bireylere dair çağrısı üzerine sohbetlerimizin içeriğine yer vermeyi önemli görüyoruz:

Okuma grubunda yer alan kimi arkadaşlar aynı zamanda kültür-sanat-eğitim gibi konularda bir kitle örgütü gibi çalışan başka bir kolektifin parçası. Bizim de çalışmalarını izlediğimiz bu tip çevreler kendini tarif ettiği faaliyet alanıyla da sınırlamıyor. Kuyu tiplerine ilişkin sol akımların konuşmacı olarak yer aldığı bir panelden ulusal soruna ilişkin Kürdistan’a dair bir panele değin kimi politik toplantılar da organize ediyorlar. Aynı zamanda tarif ettikleri kültür-sanat/eğitim gibi konularda da bir dayanışma faaliyeti, kolektif hareket eden bir çalışmanın sorumluluğunu alıyorlar. Buradan arkadaşlara bu yürüttükleri çalışmayı anlamlı görmekle birlikte bunun ortak bir siyasal amaç birliğiyle hareket edenlerin yürüttüğü bir çalışma olup olmadığını, daha doğrusu bu çalışmaların siyasi bir çalışmanın parçası olarak, siyasi bir faaliyeti birlikte üstlenenlerin planlı, örgütlü bir şekilde yer alıp almadığını sorduk. Sorularımız bu kolektife yönelik “siz örgütlü bir çevre misiniz” değildi. Bunun böyle olmadığı, farklı akımlarda örgütlü veya örgütsüz insanların birlikte yürüttüğü, kitle örgütü tarzıyla çalışma yürüten bir kolektif olduğu dışarıdan zaten görülüyor. Soru bu faaliyetleri yürütenlerin hepsinin ortak bir siyasi faaliyeti yürütmesi, bu kolektifin tamamının bu tip örgütlü bir çevre olarak hareket etmesi değil bu kolektifte yer alan, kimi benzer görüşleri olan kesimlerin böyle bir ortaklığı bulunup bulunmadığıydı. Zira biz bu çalışmalarda yer alan kimi arkadaşlarla siyasi konular hakkında konuştuğumuzda, örneğin NATO Zirvesine dair sohbet ettiğimizde en azından bizim temas ettiğimiz kesimlerin “Anti Amerikancılıkla yetinilmemeli, soyut NATO Karşıtlığı değil asıl düşman kendi yurdunda şiarıyla mücadeleye yürütmek gerekir, NATO’ya karşı mücadele kendi devletine karşı sınıf mücadelesini büyütmekle verilir” gibi görüşleri savunduğuna yahut Türkiye’de bağımsız bir emekçi hareketinin örülmesine dair sohbetlerimizde “Burjuva muhalefetinden, CHP’den bağımsız hareket etmek gerekir” gibi ortak görüşleri olduğuna şahit oluyoruz. Dahası 15-16 Haziran, Gezi Ayaklanması gibi konular üzerine konuştuğumuzda da ayaklanmalar ile devrimci parti arasındaki ilişki, Türkiye’de devrimci bir partinin mevcut olmadığı, bu partinin yaratılması gerektiği gibi görüşleri savunanlarla da karşılaşıyoruz. Burada esas öne çıkan da bu kesimlerin bizimle aynı görüşleri savunup savunmamasından ziyade aslında birbirleriyle ortak görüşleri, anlayışları, siyasi mücadele perspektifleri olması. Biz de bu ortak görüşleri savunanlar olarak bir amaç birliği çerçevesinde ortak bir siyasal faaliyeti üstlenip üstlenmediklerini sorduk. Kolektifin kendisinin böyle bir topluluk olarak görülüp görülemeyeceğini tartıştık. Öncelikle, devrimciler örgütü ile kitle örgütü arasındaki ayırımı bulanıklaştırmamak gerektiğini öne çıkardık. Siyaset, dışa dönük yapılan, kendisini ve çevresini harekete geçirip örgütlendirmeyi hedefleyen bir faaliyet olduğuna göre kitle örgütlerinde faaliyet yürütenlerin önce kendisinin örgütlenip harekete geçmesi gerektiğini vurguladık. Bir kitle örgütünün varlığının devrimci görüşleri sahiplenenlerin örgütlenme ihtiyacını ortadan kaldırmadığını, tersinden devrimcilerin örgütlenmesinin de kitle örgütünün içerisinden, onun dönüşmesi/devrimcileşmesi olarak gerçekleşmeyeceği üzerinde durduk. Bir kitle örgütünün kendi yürüttüğü faaliyetin tanımının o faaliyetin kapsamıyla, ihtiyaçlarıyla yapıldığını, bir politik kimliği ikame etmeyeceğini anlattık. Devrimcilerin kendi politik kimliklerini gizlemeden yürüttükleri faaliyetin sorumluluğunu kendi başlatarak veya içinde yer alarak üstlendikleri kitle örgütleriyle eş anlamlı görmemeleri gerektiği üzerine konuştuk. Herhangi bir kitle örgütünde o sırada belli başlı konularda ortak görüşleri savunanların o kitle örgütünün bir amaç birliği çerçevesinde politik bir faaliyet yürüttüğünü varsaymayı gerektirmediğini ele aldık. Bu varsayımla öbür türlü bu görüşlerden uzak kesimlerin bu kitle örgütünde yer alamayacağı gibi, devrimciler örgütünü genişletirken kitle örgütünü daraltan bir pozisyonun gerektiğini, Lenin’in de tam olarak bunu eleştirdiğini konuştuk.

Bunun ardından amatör çalışma tarzının damgasını vurduğu koşullarda devrimci mücadelenin parçası olabilecek, örgütlenmeye aday kesimlerin örgütlenemediği, birey olarak kaldığı durumda siyasi bir mücadelenin gerekliliğini hisseden güçlerin ne yapması gerektiğini tartıştık. Öncelikle siyaset ve örgüt arasındaki ilişkinin bugün anlaşıldığı haliyle tersinden kurulduğunu ele aldık. Devrimci siyasetin ancak örgütlü ve örgütle yürütülebileceği saptamasının örgütsüz kesimleri siyaset dışına iten, örgüt kimliği siyaset yapmayı mümkün kılan bir pasaportmuşçasına anlaşılmaması gerektiği üzerinde durduk. Örgütün harekete geçmeyen kesimleri harekete geçirmek için sihirli bir bürokratik mekanizma olmadığını, zaten harekete geçmiş kesimlerin neyi nasıl yapacağını bir iş bölümü çerçevesinde hayata geçirmek için organizasyona, örgüte ihtiyaç duyulduğunu vurguladık. Siyasete etkin, yoğun ve istikrarlı katılmak isteyen kesimlerin örgüte ihtiyaç duyacağını, bunun da paradoksal bir ilişki olarak görülmemesi gerektiğini ele aldık. Sınıf mücadelesinin parçası olarak hareket etmek isteyen, kendi bulunduğu alanda, çevresindeki ilişki ağını devrimci siyaset doğrultusunda harekete geçirmek isteyenlerin kendileri gibi olanlarla, benzer görüşleri taşıyanlarla bir araya gelmesinin, ortak bir amaç birliği çerçevesinde hareket ederek siyasi mücadele yürütebileceklerinin mümkün olduğunu anlattık. Örgütsel bir merkez mevcut değilken bu siyasi arayışların nasıl istihdam edileceğinin de çıkışsız bir nesnel bunalım değil devrimci parti yaratılması için yürütülecek hazırlık faaliyetinin kalkış noktasını oluşturduğunu söyledik. Lenin’in Ne Yapmalı’daki çağrısını böyle görmek gerektiğini anlattık. Lenin’in bu broşürde amatörlüğü aşılması gereken bir çalışma tarzı olarak lanetlemekle birlikte bir hareketin başlangıcında amatörlüğün doğal olduğunu söylediğini ele aldık. Kısmi, yerel mücadelelerin amatör bir tarzda yürütülmesini aşmak isteyenlerin zaten hâlihazırda ne kadar amatör ve yerel olursa olsun bir mücadelenin parçası olması gerektiğini, devrimci partiyi yaratacak güçlerin siyasi mücadelenin dışındaki kesimler değil bu tip mücadeleler içinde yer alanlar olacağını belirttik. Bu kesimler bir kongre hazırlık faaliyetini yürütürken eşgüdüm içerisinde hareket edebilmesi için amaç birliğini öne çıkaran bir politik merkezin var olması gerektiğini, bir inşaat gerçekleştiren duvarcılar gibi parti inşasında ördükleri duvarları bir iskele gibi birbirine bağlayabilmesi için ortak politik kimlikle yürütülen faaliyetleri birbirlerine yansıtabilmeleri gerektiğini konuştuk. Lenin’in Iskra’sının da bunu amaçladığını ele aldık. Bu bakımdan kendileri gibi belli başlı siyasal konularda, devrimci mücadelenin gerekliliği, devrimci bir partinin yaratılması ihtiyacı gibi ortak görüşleri olanların amaç birliğiyle bir araya gelip yürütecekleri politik faaliyetin hareketimizin içinde bulunduğu durumu aşmak isteyen devrimci güçlerle buluşması gereğini anlattık.

Üniversitelerden Komünistler