Bu yazı “Emperyalist Paylaşım Kavgası Kızışırken Barışı Devrimler Getirecek” başlığıyla Ağustos 2024 tarihinde Köz’ün Sözü’nün bir parçası olarak yayınlanmıştı. Başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın farklı noktalarındaki seçimler vesilesiyle sağ ve sol hareketlerin yükselişleri yeniden tartışılıyor. Solda birçok akımın “yükselen faşizm” tespitinin peşinden gittiği düşünülürse, bu tartışmaların temposunun düşmeyeceğini öngörmek yanlış olmaz. Son olarak Die Linke adayı Elif Eralp’in Berlin eyalet seçimlerini kazanmasıyla harlanan bu tartışmaya binaen, yükselişin ölçütlerini ele alan bir değerlendirmeyi sizlerle paylaşıyoruz.
Dünyada yükselen sağ ve yükselen sol tartışmaları kendini “sağ” veya “sol” diye tarif eden partilerin parlamenter seçimlerde aldığı oyların ışığında ilerliyor. Örneğin Temmuz ayında Britanya’da yapılan erken seçimleri İşçi Partisi yıllardır yıpranan muhafazakarlara karşı kazandı. İşçi Partisi’nin bu seçimde izlediği politik çizgi ve vaatleri daha önceden üzerinde durmaya çalıştıkları sosyal demokrat zeminde dahi değildi.
Tersine İşçi Partisi’nin seçim öncekindeki en önemli vaadi, bize artık oldukça tanıdık gelen “Britanya’yı yeniden inşa etme” sözüydü. Ekonomik büyümeyi canlandırmayı temel öncelikleri olarak açıkladılar. Üstelik İşçi Partisi bu zaferi yüzde altmış ile en düşük katılımlı seçimlerden birinde aldı. Ancak bu yine de bir “sol zafer” olarak lanse edildi.
Benzer bir durum Fransa’daki seçimlerde de yaşandı. Büyük ölçüde tepki oylarıyla ilk tura geriden başlayan sosyalist ittifak seçimin kazananı oldu. Le Pen genel kitle desteğini kaybetmese de genç seçmenler çoğunlukla sosyalist ittifaka oy verdiler. Bu da yine Avrupa’da İtalya, Finlandiya, Hollanda, Macaristan, Slovakya ve Hırvatistan gibi sağ partilerin iktidara geldiği Avrupa için bir umut ışığı oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinde Meloni gibi sosyal, siyasi ve ekonomik anlamda korumacı şahsiyetlerin ortaya çıkması ve pek çok yerde de hükümet kurabilecek kadar oy alması esas olarak emperyalist metropollerde işçi aristokrasisinin ayrıcalıklarının budanmasıyla ilişkili bir durumdur. Haklarında faşizm yakıştırması yapılan siyasetçiler, burjuvazinin bugün beslemekte zorlandığı işçi aristokrasisinin kazanımlarını geri getirme vaatleriyle kendilerine taban buluyorlar.
İşçi aristokrasisinin ayrıcalıkları herhangi bir hükümet politikasının sonucu olarak değil, finans kapitalin yükselişe geçmesi sonucunda kaybedilmiş ve sermaye birikimi bire bir aynı döngüyü aynı coğrafyada yaşamadığı sürece de geri döndürülmesi mümkün olmayan ayrıcalıklardır. Finans kapitalin dünya ölçeğinde içine düştüğü sıkıntı sadece belli bir kesimin imkânlarının kısıtlandığına değil, aynı zamanda devletin de bu yönetim koşulları altında bu kesimin ayrıcalıklarını korumak ve onları memnun etmek adına ağzına bir parmak bal çalma imkânlarının neredeyse ortadan kalktığına da işaret eder. Bu imkânlarla doğan ve devam edebilen merkezci, makul liberal demokrasinin de aynı şekilde yerinde durması olanaksız hâle gelmekte. Daha net söylemek gerekirse dünyada tanımı ABD’nin uyguladığı baskı ve şiddetle belirlenmiş olan liberal parlamenter demokrasinin ilkeleri ve liberal demokrasinin öngördüğü makul merkez siyaseti bu sefer dünyada ABD’den başlayarak gittikçe geçersizleşmektedir.
Bu tabloda asıl siyasi krizde olanlar kuralları eskiye dayanan siyasi yöntemler; kriz sonucunda durumu en hızlı etkilenenlerse, özellikle Batı metropollerinde, son yıllarda hızlanan şekilde ayrıcalıklarını kaybetmekte olan kesimlerdir. Bu şartlar altında yükselen sağ ya da sol tarafından değil, yükselen geriye dönüş hülyaları tarafından şekillenen parlamenter siyasetten bahsedebiliriz. Ancak bu siyasetten sadece bahsedebiliriz, zira bugün gerçek anlamda sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmanın da işçi aristokrasisini yeniden inşa etmenin de nesnel koşulları ortadan kalkmıştır.
Yükselen sol mu sağ mı sorusuna ise parlamento dışındaki unsurlara bakıldığında bir yanıt bulunabilir. Sol ya da sağın yükselişini oy oranları üzerinden değil, eylemliliğin artması ve kitle hareketliliğinin siyasi bir güce tahvil edilebilmesi üzerinden ölçmek gerekir. Bu siyasi güç parlamenter bir güç olmak zorunda değildir, ancak öyle olması da mümkündür. Bugün yükselen sağ, örneğin Meloni ya da yükselen sol örneğin Britanya İşçi Partisi kitlesel eylemlerinin hasadını alarak iktidara gelseydi arada bir ilişki kurmak mümkün olabilirdi. Ancak bugün herkesin kullandığı biçimde yükselen sağ ve sol tanımları, seçmen tercihlerinden öte bir veriyi yansıtmamaktadır.
Ancak ezilenler ve ezilen uluslara yönelik kitlesel desteğin eylemlilikle gösterilmesi yükselen sol için bir veri olarak kullanılabilir. Bugün dünya genelinde özellikle de ABD’de hâlen süren Filistin eylemleri solun yükselişine bir örnektir. ABD Vietnam Savaşı’nın ardından ilk defa bu denli kapsamlı ve bu denli militan bir eylemlilikle karşı karşıya. Elbette 1960-70’lerdeki savaş karşıtı eylemlerle bugünkü eylemleri kıyaslayınca bugünkü eylemlerin politik açıdan daha pusulasız, daha liberal perspektifli oldukları görülebilir, ancak bunu tek başına eylemlerin sorunu olarak görmek doğru olmaz. Zira Vietnam Savaşı sırasında Vietnam’da desteklenebilecek bir devrimci mücadele vardı. Yine ABD’de Vietnam Savaşına karşı eylemlerin başladığı dönemde Cezayir bağımsızlık savaşını henüz kazanmıştı, Angola’da sömürge karşıtı bir savaş verilmekteydi. Savaş karşıtı hareket her iki ülkede de ulusal devrimci hareketler ile diyalog hâlindeydi. Bugün böyle ulusal devrimci hareketlerin yokluğunda ortaya çıkan savaş karşıtı hareketin 60-70lerin atmosferinde şekillenen savaş karşıtı bir hareketle aynı idealleri taşıması mümkün olmaz. Bugün de devrimci hareketler ortaya çıktığı oranda yükselen solun parlamenter yöntemler yerine siyasi bir güce tahvili mümkün olacaktır.










