19 Mart Çarşamba günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla beraber ülkenin çoğu vilayetinde halk tepkisini gösterdi. Öncelikle İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin yemekhane önünden başlayan ve barikatları yıkarak ana kapıya ardından da Saraçhane’ye diğer üniversiteli öğrencilerle birlikte geçmesiyle başladı süreç. İlk gün işçi, emekçilerin de geniş katılımıyla Saraçhane’deki hava daha çok bir miting edasıyla geçti. Ancak ikinci gün alanlarda buluşan öğrencilerin talebi burjuva siyaseti yürüten partilerden çok daha ilerideydi. İstanbul’daki çeşitli üniversitelerden bir araya gelen öğrenciler “Mitinge değil eyleme geldik”, ” Kurtuluş sokakta, sandıkta değil’” gibi sloganlarla taleplerinin yalnızca Ekrem İmamoğlu’na karşı işletilen süreç değil, AKP iktidarının gösterdiği baskılardan kurtulmak olduğunu açıkça belli ettiler. Öyle ki üçüncü gün İstanbul Üniversitesi ana kapısı önünde düzenlenen büyük üniversite mitinginde, mitingi idare eden eylem tertip komitesi kitlenin arkasında kalmış ve akademik boykot kararının hemen akabinde Saraçhane’ye yürüme çağrısı yapmak zorunda kalmıştır.

Başta İstanbul ve ODTÜ olmak üzere ülkenin dört bir yanından büyüyen öfkeyle beraber görüyoruz ki artık AKP iktidarının altındaki fay hatları çatlamaktadır, bundan da mütevellit olacak saldırabildiği her alana saldırmaktadır. Üniversite öğrencilerinin başta özerk üniversite kaygısı, emekçilerin geçim kaygısı gittikçe artıyor ve meydanlarda formunu buluyor. Tüm bunlar yaşanırken AKP iktidarı da daha evvel yine yaptığı gibi bugünlerde Kürtleri “izleyen” konumuna düşürmek üzere Kürt hareketi ile olan süreci uzatmanın peşinde. Oysa coğrafyada cereyan eden sorunun özü anayasa tartışmalarına dayanıyor. AKP, kendisi için bir türlü meşru zemini yaratamıyor ve yaratamadıkça elindeki her türlü imkanlarla yeri geldiğinde Kürtlere, yeri geldiğinde öğrencilere, yeri geldiğindeyse emekçilere bütün gücüyle saldırıyor. Süreç bize kendisini okumamız için üç kapısını aralıyor: Birincisi AKP iktidarı bütün kurumlarıyla köhnemiş ve çürümüş bir rejimin temsilcisidir ve yiyeceği tokadı beklemektedir. İkincisi, yönetilen halk öfkesini biriktirmiş ve yönetilmek istemediğinin işaret fişeğini ateşlemiştir. Üçüncüsü ve en büyüğüyse bir araya gelip gittikçe kalabalıklaşan bu kitlenin öfkesini bağımsız bir biçimde örecek öznelerin inisiyatif almaktan yoksunluğudur.

Süreçten çıkaracağımız sonuç ise kaçınılmaz olarak komünistlerin emekçilerin, öğrencilerin ve Kürtlerin bütün sorunlarını harman edip önce hemen önümüzde duran Newroz’da ardından da başta 1 Mayıs olmak üzere elde edilen bütün fırsatlarda alanlarda büyütmesidir. Bu süreçte devrimcilik iddiası güden öznelerle ve öte yandan sendikalarla bir araya gelerek ortak bir zemin oluşturulmalı, kitlenin iradesi burjuva siyaseti yürüten ve her fırsatta sokağın dalgakıranlığını yapan partilere bırakılmamalıdır.

İstanbul Üniversitesi’nden Bir Öğrenci