“Çerçeve Yasa”nın meclisten geçmesiyle ilerleyen “Çözüm Süreci”, hükümet ile PKK’nin masaya oturduğu ikinci süreç denemesi. Birinci sürecin evrimini anlamak, ikincisininkini öngörmek için, bu iki sürece ön gelen ve şekillendiren, süreç değil girişim olarak adlandırılabilecek bir başka gelişmeyi hatırlamak gerekiyor.
Çatışmaların Ortasında Bir Devlet Projesi 90’larda Başladı
Muhataplık durumunun bu açıklıkla ortaya konmadığı, tek taraflı hükümet reformları ile ilerletilen ilk çözüm girişimi, bundan yirmi yedi yıl evvel başladı. Amerika Öcalan’ı rehin alarak Türk devletine teslim etti, Kürdistan sorununu Kürt sorununa indirgeyecek şekilde yeniden yapılanmaya zorladı. Öcalan’ın da PKK’nin de muhatap alınmadığı çözüm girişimi, devletin mecbur kaldığı bir proje olarak böyle başladı.
Kuşkusuz Amerika’nın bu hamlesi de gökten zembille inmedi. Emperyalistler arası paylaşım kavgasıyla ilişkili maddi temelleri vardı. Amerika bu kavgada Avrupa Birliği’ni zayıflatmak, Ortadoğu’da SSCB etkisindeki devletleri güdümüne almak istiyordu. Bu nedenle de Türkiye’yi anti-komünist bir ileri karakol olmaktan çıkarmak, onu Avrupa Birliği’nin içine bir Truva Atı yahut kama misali sokmak, Ortadoğu’da da bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyordu. Bunun için ise Türkiye’nin dönüşmesi, Almanya ve Fransa’nın itirazlarını boşa çıkaracak, Ortadoğu için ise model olacak kadar “demokratikleşmesi” gerekiyordu. Demokratikleşmenin ön adımı ise PKK’den kurtulmak ve Kürt sorununu çözmekti. Kürdistan’ın güneyinde 1991 Raperini’nin başlaması, ABD’nin tek parça olarak nüfuzuna almak istediği devletlerin Kürdistan sorunuyla altının oyulması, çözümün aciliyetini daha da artırdı. 90’ların başından itibaren demokratikleşme Amerika’nın dolayısıyla Türkiye siyasetinin gündemine böyle girdi.
ABD o zamanlar PKK ile mücadele konusunda Türk ordusunu özel birimlerle mücadele etme konusunda eğitip, çokları tarafından “kirli savaş” diye adlandırılan katliamların önünü açarken, diğer yandan da Türk devletini demokratikleşme konusunda sıkıştırmaya başladı. Devletin attığı kör topal adımlar da buna yanıt verme amacını taşıyordu. 1991’de, kamusal alanda Kürtçeyi yasaklayan kanun kaldırıldı. Cumhurbaşkanı koltuğuna zıplayan Özal, anneannesinin Kürt olduğunu belirtirken, Başbakan Demirel miting meydanlarında, “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi. Sorunun tanınması ve anayasal çözüm adımları noktasında atılan sınırlı adımlar, diğer bir taraftan da PKK’nin tasfiyesini ve Kürtlerin silahsızlandırılmasını gerektiriyordu. İlk adımları atılan süreçte PKK’nin kamuoyuna açık şekilde muhatap alınması söz konusu değildi. Kurulan tek görünür muhataplık ilişkisi, Özal’ın 1992’de HEP vekillerini Çankaya’da kabulüydü. PKK karşısında, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki hareketler ile ilişki kurma girişimleri başladı. Özal’ın Barzani ve Talabani ile sıklaşan görüşmeleri, 1991 Raperini’ni takip eden bu döneme rastlar. Ayaklanan ve Kürdistan’ın kayda değer bir bölümünü BAAS kontrolünden kurtaran Peşmerge’nin karşısına, Kürtleri Irak’a bağlamak isteyen Amerikan emperyalizmi çıktı. Kürdistan sorununda “federasyon” çözümünün popülerleştiği bu dönemde, Özal’ın PDK ve YNK ile kurduğu temaslar da ABD çizgisine uygun şekillendi. Ezilen ulusun silahsızlandırılması ve yeni “demokratik” rejimler altında eski sınırların korunması projesi Lozan’dan beri yürürlükteydi.
1991 yılının sonunda, SSCB resmi olarak dağıldı. SSCB çizgisinde bir gerilla hareketi olan PKK için bu gelişme, büyük bir değişimin yolunu döşedi. PKK’nin sosyalizme ve devrime dair değişen bakışı, elbette ulusal bağımsızlık sorununa bakışını da değiştirdi. Kuzey Kürdistan’ın bağımsızlığı hedefi, yerini “müzakere hedefli silahlı mücadele”ye bıraktı. PKK, müzakere yolunu açmak için bir iyi niyet göstergesi olarak, 3 Nisan 1993’te tek taraflı ateşkes ilan etti. Ateşkesten iki hafta sonra Turgut Özal şüpheli bir kalp krizi sonucu öldü. Devlet bu süreçte zaten katliamlarına ara vermemişti. Ama Bingöl’de 33 askerin, Öcalan’ın o dönem misilleme hakkı olarak sahiplendiği eylemle öldürülmesinin ardından tek taraflı ateşkes de fiilen son buldu.
Özal’ın ölümünün ardından, devlet “çözüm arayışlarını” tümüyle rafa kaldırdı. DEP vekilleri hapse atıldı. Amerikan projesinin demokratikleşme ayağı sallanırken, gayrinizami harp ayağı hız kazandı. Yargısız infazlar, köy yakmalar, keyfi tutuklanmalar arttı. Bu durum kuşkusuz, 12 Eylül rejiminin unsurlarının, özellikle de TSK/OYAK’ın, devletin yeniden yapılanmasının kendileri açısından tasfiye demek olduğunu görmesi ve bu sürece direnmesinden kaynaklanıyordu. Fakat çözüm projesi Özal’a değil, ABD’ye aitti. Dolayısıyla Özal’ın ölümü, bu projenin artık ortadan kalktığı anlamına da gelmiyordu. ABD’nin çözüm konusundaki ısrarı azalmadı, arttı. Fakat 1993-1996 arasında ABD merkezli proje, Sabancı’nın hazırlattığı Kürt Raporu, eski TÜSİAD başkanı Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi, Tansu Çiller’in “Bask Modelini araştırmalıyız” beyanını aşamadı. Nitekim Yeni Demokrasi Hareketi siyasetten silindi, Alparslan Türkeş’ten “Çizmeyi Aşma Sakıp Ağa!” azarını işiten Sabancı köşesine çekildi, Tansu Çiller ise 180 derece dönüşle “Vatan İçin Kurşun Yiyen De Atan Da Şereflidir!” çizgisine geçti.
Devletin imha ve inkâr stratejisinde ısrarı hem devlet içinde “terörle mücadele” adına uyuşturucudan kara para aklanmasına uzanan bir kesimin sermaye biriktirmesine yol açtı, hem de hükümetlere meze olan sosyal demokrat partilerin boşluğunu dolduran İslamcı bir muhalefetin siyasi olarak güçlenmesine ve bu gücünü de sermaye biriktirmek için kullanmasına yol açtı.
Kaza – Darbe – Komplo
90’ların ikinci yarısında ABD, bu sefer devletin yeniden yapılanması için daha kapsamlı bir hamleyi başlattı. Bu hamleyi anlamak için 96’daki Susurluk kazası, 97’deki 28 Şubat darbesi ve 99’daki komployu bir bütünün üç parçası olarak düşünmek gerekir. Susurluk’la birlikte “çeteleri temizleme” operasyonları başlıyor, “devlet bağırsaklarını temizliyor”du. 28 Şubat bildirisi de sadece İslamî sermayenin önünü kesme saldırılarını başlatmıyor, aynı zamanda MGK bildirisine de yansıdığı şekilde, ilk kez “şeriatın terörden daha büyük bir tehlike haline geldiğini” haber veriyordu. TÜSİAD ve TSK’nın, rahatsız oldukları sermaye grubunun üstüne “yeniden yapılanma”, “temiz toplum”, “laik Türkiye” diye yürümesinin önü açılırken, aynı zamanda “yeniden yapılanma” vurgusu daha da öne çıkarılıyordu.
Hız kazanan yeniden yapılanma söyleminin sürpriz ve sarsıcı adımı Öcalan’ın uluslararası bir komployla rehin alınıp Türkiye’ye teslim edilmesiydi. Kuşkusuz bugün Esad’ın devrilip yerine Colani’nin gelmesini Türk devletinin etkisinin bir kanıtı olarak görenler olduğu gibi, o zamanlar da Roma-Moskova-Atina arasında mekik dokuyan Öcalan’ın Nairobi’de yakalanmasını Türkiye’nin artan gücünün bir kanıtı olarak görenler çoğunluktaydı. Ama o zamanki proje de emperyalist bir projeydi ve devletin eline bir bomba misali bırakılmıştı. TSK/OYAK-TÜSİAD ittifakının çıkarlarının bekçiliğini yapan mevcut devlet aygıtının bu bombayı imha etmek için kapsamlı bir “demokratikleşme” hamlesine ihtiyacı vardı. Bir dizi gerici reformla bu girişim başladı. Bu reformlarla amaçlanan sadece ABD’nin hamlesini bir kez daha boşa çıkarmak değil, aynı zamanda PKK’yi ve —dünyadaki genel gidişatın aksine— 90’larda yükselişe geçen Türkiye’deki devrimci hareketleri ezmekti. Nitekim F-Tipi operasyonları da bu gerici reformları takip etti.
Ecevit’in başbakanlık görevinde olduğu hükümet bir yandan devrimci harekete dönük tasfiye saldırılarını artırdı, diğer yandan AB müzakerelerini yönetti. 1999-2001 arasındaki kapsamlı anayasa değişikliklerine öncülük eden Ecevit-Bahçeli hükümeti “Devletin Güvenliği” maddelerini sivilleştirdi, idam cezasını “terör suçları” dışında kaldırdı, MGK’nin konumunu değiştirdi, Ceza Kanunu’nu yumuşattı, işkence tanımını genişletip cezasını artırdı, gözaltı süresini kısalttı, siyasi partileri kapatmayı zorlaştırdı, Kürtçe televizyon yayınının önündeki yasal engelleri kaldırdı ve nihayetinde OHAL’e son verdi. Hükümet boğuştuğu siyasi kriz neticesinde ayakta kalamadı; 2002 seçimlerinde, koalisyon hükümetinde birlikte yer aldığı diğer partiler ile birlikte baraj altında kalarak sahneden çekildi.
AKP Sahnede
Ama bu durum reform sürecini yavaşlatmadı. CHP dışındaki tüm rakiplerin baraj altı kalmasıyla 10 milyon oyla parlamentodaki koltukların yaklaşık üçte ikisini kazanan AKP, Türkiye’nin on bir yıllık koalisyon hükümetleri dönemine son verdi. ABD’ye “göreve hazırım” diyen Erdoğan, BOP Eşbaşkanlığı görevini üstlendi, Ortadoğu’daki Amerikancı projenin yürütülmesinde sorumluluk aldı, 2004 yılındaki anayasa düzenlemeleri ile kendisinden evvel başlayan süreci ilerletti. Burada inisiyatif elbette kendi koltuğuna tedirgin bir biçimde oturmuş Erdoğan’da değil, rejimin geleneksel sahiplerindeydi. Bu süre içinde yeni bir Ceza Kanunu yazıldı, Terörle Mücadele Kanunu’nun meşhur 8. maddesi kaldırıldı. Milli Güvenlik Kurulu sivilleştirildi ve hükümete müdahale yetkileri kaldırıldı. Askerlerin diğer kurumlara atama yapma yetkisi daraltıldı. DGM’ler ve ölüm cezası tümüyle kaldırıldı. Yeni, Basın ve Dernekler Kanunu kabul edildi. TRT’de Kürtçe yayınlar başladı. Kuşkusuz, bir reform projesi olarak, bu yasal düzenlemelerin tek bir tanesi bile 2012-15 müzakereleri sonucunda atılan adımlarla kıyaslandığında çok daha kapsamlı ve sarsıcıydı. Bu kapsamda adımlar hızla atılabiliyordu çünkü reformlar bir devlet projesi olarak gündeme geliyordu.
Karşılıklı tarafların oturduğu bir masa etrafında yürümeyen, dolayısıyla resmi bir başlangıç tarihi de olmayan bu ilk çözüm girişiminin bitişi de yine gayriresmiydi. Reform sürecinin ilerlemesi farklı emperyalistlerin Türkiye’deki uzantısı olan TÜSİAD ile TSK arasındaki çatışmaları artırdı. 11 Eylül’ün ardından, özellikle ikinci Irak savaşıyla birlikte Amerikan ve Fransız emperyalizmleri arasındaki kavganın artması, Türkiye içi çatışmayı da körükledi, reform süreci tavsamaya başladı. Yine Irak savaşıyla birlikte Güney Kürdistan’daki partilerle Türkiye arasındaki güç dengesinin değişmesi, PKK’nin ikiye bölünmemesi, yasal ve legal mevzileri etkili kullanarak gücünü koruması reform sürecini yavaşlatıp sonlandırdı. 2004’ten sonra Kürt sorununun çözümü, demokratikleşme, devletin yeniden yapılandırılması bir devlet politikası olmaktan çıktı, devletin içinde bir çatışma konusu haline geldi. O tarihten bugüne Kürt sorunu bir çatışma başlığı olarak varlığını korudu ama çözüm süreçleri dahil, devlet içindeki parçalanma ve kavga nedeniyle bir daha 1999-2004’e benzeyen bir reform süreci gerçekleşmedi.
AKP’nin Birinci Açılımı
Bugün “Birinci Çözüm Süreci” olarak kodlanan süreç, sekiz yıllık çatışmanın ardından başladı. Başlangıçta çatışmanın bir tarafında Amerikan emperyalizminin şemsiyesi altında TÜSİAD, Cemaat ve AKP yer alıyordu. Diğer tarafta ise Fransız-Alman bloğu ve onun uzantısı TSK yer alıyordu. İlerleyen süreç içinde TSK geriletildiği oranda, bu sefer AKP ile TÜSİAD ve Cemaat arasında bir çatışma başladı. Çatışma süreci boyunca Kürt sorunu her daim buzdolabında kalmadı. Bilakis 2009-2012 arasında, AKP kendi inisiyatifiyle bir çözüm süreci başlatmaya çalıştı.
Diğer bir taraftan da, Türk devlet yapısının içinde güçlü bir dayanağı olmayan, bu alanda ancak 12 Eylül sonrasında mesafe alan ABD ve AKP, tezkere krizini ve demokratikleşme lafızlarını da kullanarak, Fransız emperyalizminin etkisindeki TSK başta olmak üzere devlet kademelerinde bir tasfiye ve reorganizasyon işine girişti. Bu süreçte ABD’nin bir numaralı operasyonel aygıtı, AKP değil Gülen Cemaati idi. Devlet içindeki reorganizasyon neticesinde açılan alanlara yerleştirilenler, Amerikancı Cemaat kadroları oldu. Kimi çıkışlarına karşın Erdoğan hiçbir zaman ordu içindeki tasfiye operasyonlarında öne çıkmadı. Orduyla dengeli bir ilişki kurmayı tercih etti. ABD de bu nedenle hiçbir zaman, 2002’deki seçim krizi sonucu sahaya çıkmış Erdoğan’a tam destek vermedi. Onu kendi operasyonları için kullanmayı tercih etti. Dolayısıyla AKP, Amerikan projesinin parçası olarak ilerlerken bile, kontrollü destek verilen bir özne olarak kaldı. Bu durum, takip eden çözüm süreçlerinin dinamiklerini de belirledi.
Cemaatin reorganizasyon saldırılarının şiddeti arttıkça, AKP bu saldırıları hem istismar etmek hem de arasına mesafe koymak istedi. Görünürde hâlâ Cemaat’le birlikte hareket ediyor, 2010 referandumuna birlikte yürüyorlardı ama aslında Erdoğan bir yandan TSK ile ilişkilerini, yeni güç dengelerini kullanarak normalleştirmek istiyordu. 2009 yerel seçimleriyle birlikte Erdoğan, AKP’nin gerileme sürecinin başladığını görmüştü. Diğer yandan ABD’nin kendisini dengelemek için CHP’yi yeniden dizayn etmeye koyulduğunu da görüyordu. 2010 referandumundan 4 ay evvel bir kaset skandalıyla CHP’nin başına indirilen Gandhi Kemal, ABD’nin süreci Erdoğan’la değil “yeni ve birleştirici” bir yüzle sürdürme niyetinin sonucuydu. 2011 seçimlerinde Gandhi Kemalli CHP, oyunu yüzde 20’den yüzde 25’e çıkardı. Cumhuriyet Mitingleri’nin arkasındaki CHP’den farklı olarak, “Kürt sorununun çözümü yönündeki adımlara evet, AKP’ye hayır” diyerek tutum alan, yeni bir CHP vardı. Tüm bunlar Erdoğan’ı Kürt sorununu kendi inisiyatifi ile çözerek ön almaya itti. 2009’daki zafer görüntülü yerel seçim yenilgisinden dört ay sonra, Kürt açılımını başlattığını ilan etti. TRT Şeş’in kurulması bu açılımın ilk adımı oldu. 34 gerillanın Öcalan’ın çağrısıyla Habur’da teslim olmaya gelmesi bir diğer adımdı. Nihayetinde Oslo’da Erdoğan’ın görevlendirdiği Hakan Fidan ile PKK arasında görüşmeler başladı. Bu süre zarfında Cemaat ile kanlı bıçaklı olan TSK’nin başındaki İlker Başbuğ da Erdoğan’la görece uyumlu hareket etti. Kürtçe televizyona destek verdi, Habur’daki “fiyasko”yu kullanarak hükümeti sıkıştırmaya yeltenmedi. Televizyon programlarında hükümetin PKK ile görüşebileceğini, görüşmesinde fayda olduğunu vurguladı.
Herkesten gizli bir masa kuran AKP’nin attığı adımlar, çözüm süreci olarak adlandırılabilecek düzeye gelmedi. Başından itibaren bu sürecin kendi inisiyatifi dışında yürütülmesine itiraz eden Cemaat’in eleştiri ve sabotajı ile karşılaştı. AKP süreci yürütmeye çalışırken, Cemaat KCK operasyonlarına başladı. 2009-10 dönemecinde on bini aşkın BDP’li, KCK operasyonlarıyla hapse atıldı. Sonra Cemaat, Habur’da PKK’nin yaptığı gövde gösterisi nedeniyle hükümeti eleştirmeye başladı. Daha sonra Oslo görüşmelerini sızdırdı; hatta Hakan Fidan’ı bu nedenle tutuklamaya kalkıştı. Roboski katliamı ise tabuta son çiviyi çaktı.
“Zoraki” Çözüm Süreci
Bu bakımdan, eğer tabloyu sadece hâkim sınıf içindeki çatışmalar belirliyor olsaydı, o zaman bir çözüm sürecinden söz etmek mümkün olmazdı. Ancak bu tablonun belki de en önemli belirleyeni, ezilenlerin hareketiydi. Öcalan’ın rehin alınması sadece Türk devleti için bir yeniden yapılanma sürecini başlatmamıştı. PKK’nin 1992’den beri gündemine aldığı dönüşümü gerçekleştirmesi, mücadeleyi Kürdistan’da yürütülen bir gerilla savaşı olmaktan çıkarmasını mümkün kıldı. PKK, mücadelesini “Türkiyelileşme” koduyla yeniden örgütledi. Türkiye sathında parlamenter mevzilerden de faydalanan bir emekçi muhalefeti örmeye koyuldu. PKK’nin yeni dönemdeki stratejisine uygun olarak Türkiye’deki demokrasi sorununun, masada olmasa da sahada bir tarafı haline gelme yolunda attığı adımlar sonucunda DTP ve BDP doğdu. Bin Umut Adayları ile parlamentoda güçlü bir varlığa ulaştı. Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda sözcü konumuna geldi. 2007-2009 döneminde reform süreci sonlanırken, DTP ve BDP’ye yönelik büyük bir saldırı dalgası, PKK’ye yönelik de büyük bir askeri operasyon başladı. Her ikisi de ters tepen siyasi sonuçlar üretti. İşte hâkim sınıf içindeki unsurlar gittikçe derinleşen bir çatışma sarmalı içinde debelenirken, Çözüm Süreci’ni başlatan, Türkiyelileşme stratejisinin bu engellenemez güçlenişi oldu. 2011 Aralık’ında tecridin kırılması için başlayan eylemler, hapishanelerin sınırlarını hızla aştı ve Öcalan’a yönelik tecridi protesto eden sokak eylemleri hızla Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. “Arap Baharı” Ortadoğu’yu sarsarken ortaya çıkan bu eylem dalgası Erdoğan’ı tedirgin etti ve istemeye istemeye de olsa Öcalan’la İmralı’da masaya oturmasına ve Çözüm Süreci’ni başlatmasına yol açtı.
Masa bu şekilde kurulunca, AKP’nin masadaki zoraki varlığının farkında olan Cemaat de TÜSİAD da süreci açıktan karşısına almadı. Bilakis TÜSİAD ve güdümündeki medya, HDP’yi övgülere boğarken, hükümeti de çözüm sürecinde gerekli adımları atmadığı için sertçe eleştirmeye başladı. Hakan Fidan’ı ve MİT’i etkisizleştirmeye çalışan Cemaat ise MİT’in bu süreci hesap verilebilir bir şekilde yürütmesi için bastırdı. Zaten güçlü bir kitle hareketinin basıncıyla kurulan masayı HDP tabanından, dolayısıyla Türkiye’deki emekçi muhalefetinden bağımsız kurmak mümkün olamazdı.
2012’de başlayan çözüm sürecini, 1999’daki birinci çözüm girişiminden de, AKP’nin hızlıca Milli Birlik Açılımı’na evrilen, bir anlamda ölü doğan 2009 Kürt Açılımı’ndan da ayırt eden temel nokta tam da bu etmenlerin sonucunda ortaya çıktı. Bu kez PKK ve Öcalan’ın doğrudan muhatap alındığı, kurulan çözüm masasının kitlelerin gündeminde tutulduğu görüldü. Birinci çözüm sürecinden ikincisine gelene dek, Türkiyelileşme stratejisini takip ederek parlamenter ve toplumsal zeminde önemli güç kazanan BDP de bu yeni sürecin “aracı” rolünde de olsa aktif parçasıydı. Bu farkın, hükümetin propaganda ihtiyacından daha çok, muhaliflerinin basıncıyla ilişkisi vardı.
Sürecin akıbetini de bu dinamikler belirledi. Erdoğan’ın gerileyişi hızlandı. Toplumsal muhalefet Gezi’de, BDP-HDP 2012’den 2015 Dolmabahçe görüşmelerine gelindiğinde gücünün zirvesine ulaştı; Suriye’deki iç savaş Erdoğan’ın aleyhine, PKK’nin lehine ilerledi. 2013’te Cemaat-TÜSİAD ile AKP arasındaki bağlar tümden koptu. O günden sonra süreç önce ABD’ye rağmen yürüdü. 2014’te MHP ile birlikte sınır ötesi operasyon yetkisini meclisten geçiren Erdoğan, 2015 seçimleri öncesinde de çözüm masasını tümden devirdi. HDP Erdoğan’ı doğrudan karşısına alan bir kampanya ile seçimlere girip barajı aştı, Erdoğan’ı tek başına hükümet kuramaz duruma düşürdü. 7 Haziran gecesi ortaya çıkan sonuç, sonrasında HDP’nin CHP ile uyumlu tavrıyla birleşince Türkiye’deki siyasal krizin yeni bir evresine geçildi. Erken seçime doğru hareket eden Erdoğan, zorla oturmuş olduğu masayı devirdi. Demokratikleşme projesinin yerini, sandıkta yenilen hükümetin başlattığı içsavaş aldı.
Yeni Süreç
2024’te başlayan çözüm süreci ise, 1999’daki girişimden de, 2012’deki ilk süreçten de farklı bir karakterde. Sürecin resmedilişinde Kürt sorunu kendisine sınırlı da olsa yer buluyor; fakat sürecin ortaya çıkışında da, bugün hâlâ ayakta kalmasında da Kürt sorununun çözümü yolundaki projelerin hiçbir belirleyiciliği yok. Süreçte Kürtlerin en temel demokratik hakları dahil hiçbir reformun gündeme gelmemesine bakarak, bu durumu hükümetin PKK’yi “hiçbir şey karşılığında teslim alması” ile açıklayanların üzerinden atladığı da bu. Bugünkü çözüm süreci, “devlet aklı”nın hiçbir aşamada yer almadığı, tümüyle hükümetteki partilerin birbirinden ayrışan kaygılarının sonucu olarak bugünkü halini alan, muhataplık ilişkisinin 2012’deki Çözüm Süreci’ne, toplumsallaştırmanın ise 90’lardaki girişime benzediği yeni bir süreç. Paramparça olmuş bir rejim içinde yürütüldüğü için 1999’daki gibi bir devlet projesi olarak ilerlemiyor, önüne kapsamlı reformlar koyamıyor; 2012’deki gibi emekçi ve ezilen hareketinin zoruyla başlatılmadığı için de kitlelere açık yürümüyor. Bahçeli’nin, Erdoğan-CHP yakınlaşmasını engellemek için başlattığı, Erdoğan’ın ise DEM-CHP ittifakını bozmak için bir noktada dahil olduğu bu süreç, bu kaygılara bağlı olarak, Kürt sorununun çözümünü değil, gelecek cumhurbaşkanı seçimini merkeze alarak, devlet aklının bekâ hesaplarıyla değil, siyasal partilerin istikbal hesaplarıyla yürüyor. Dolayısıyla tıpkı 2012’deki gibi, bu sürecin ömrü de gelecek seçime kadar.
2012-2015 arasında istemeyerek oturduğu masada süreci toplumsallaştırmaya, ipleri gevşetmeye mecbur kalan hükümet, bunun sonucunda gerilemiş, HDP ise bu açık alanı istismar ederek güçlenmişti. Bugünkü çözüm süreci ise, HDK’ye dönük geniş çaplı bir operasyonla başladı. Hükümet, sürecin masa başında ilerlemesinde ve toplumsal hareketliliği beslemesini engelleyecek adımlarda ısrarcı. Bugün hükümetin ajandasının başında CHP’nin parçalanması vasıtasıyla muhalefetin sandığa zayıflayarak gelmesi var; sürecin prestijini kullanarak sandığa güçlenerek gitmek değil. CHP’ye (artık Yeni Parti’ye) dönük şiddetli saldırıların yanında, DEM Parti bu siyasi çatışmalarda tarafsızlığa itiliyor, DEM Parti’nin tabanı da onunla birlikte siyaset sahnesinden uzaklaştırılıyor. Sol harekete dönük saldırıların kapsamı ve şiddeti ise artıyor.
Erdoğan’ı bu sefer zorla masaya oturtanın Kürtler değil de Bahçeli olmasına, sürecin bu denli bir şiddet eşliğinde yürütülmesine yahut PKK’nin Türkiye sınırları içinde hızlıca silahlarından vazgeçmesine bakarak, hükümetin “PKK’yi teslim aldık” laflarıyla süslediği güç propagandasına kanmamalı. Birincisi, silahlı mücadeleyi bitirmek ve kendini siyasi bir parti olarak örgütlemek otuz yılı aşkın bir süredir PKK’nin gündemindedir. 1999’dan beri kapsamlı adımlar atmış, “yeni paradigma” ve “Türkiyelileşme” koduyla kendini dönüştürmüştür. Geldiğimiz noktada silahlı varlığını korusa da PKK’nin gücünün asıl kaynağı, onu hükümet için bir tehdit yapan asıl şey silahlı birlikleri değil, tabanının sokaktan parlamentoya siyasi gücü ve enerjisidir. Erdoğan’ı PKK’nin elini tutmaya zorlayan şey de, PKK’nin silahlı varlığı değil, bu gücü olmuştur. Bu gücü örgütleyip harekete geçiren yahut bugün olduğu gibi frenleyen DEM ise kapsam ve etki itibariyle PKK’nin tabanını ve aynı zamanda Kürtleri aşmıştır. Bu artan güç, DEM’in PKK tarafından denetlenmesini güçleştiren başlı başına bir etmendir. Bu bakımdan PKK’nin silah bırakmasını, bu onun zaten istediği bir adımken, bir teslimiyet olarak görmek abestir.
İkincisi, çözüm masasında gerileyen taraf PKK değil, başından beri Erdoğan’dır. Masaya yine zorla oturtulmuştur, mahcupça ve temkinli bir biçimde hareket etmektedir. Tersinden PKK’nin kaybedeceği bir şey yoktur. 2024 seçimlerinde kendi gücünü göstermiş olmanın özgüvenini taşımaktadır. Tam da bu nedenle önde gelen muhalefet partileri sürece itiraz edeceklerine onu desteklemekte, DEM’le köprüleri atmamaya “özel” bir özen göstermektedirler.
Nihayetinde, bu süreci de doğuran rejim krizi, daha önceki yıllarla kıyaslanamayacak bir düzeydedir. Erdoğan’ın elinde sopadan başka bir araç yokken siyaset yapmaya çalıştığı, attığı her adımın devamında bu adımı boşa düşürecek bir hamlenin yalnızca hasımlarından değil “müttefiklerinden” de geldiği, devletin hiçbir mekanizmasının olması gerektiği gibi işlemediği, Türkiye’nin emperyalistler arası kavgada ve bunun Ortadoğu sahasında kendine avantaj devşirebileceği tüm koşulları yitirdiği, gerileyen ABD’nin bir ayağı çukurda olan başkanı Trump’a kendini teslim ettiği, tüm hesaplarını endekslediği seçim sandığında ise önlenemez gerileyişinin sürdüğü koşullardayız.
Ağustos ayının başında meclise sunulan Çerçeve Yasa’da Kürtler ve emekçiler lehine uygulanabilecek hiçbir madde olmaması, bu yasanın hükümet açısından “istediğini aldığı” bir zafer metni olduğu anlamına gelmez. Çerçeve Yasa, sürecin “hiçbir şey olmadan” da olsa ilerlemesi yönünde varılmış bir mutabakattır. Nereye ilerleyeceği ise tümüyle belirsizdir. Bunu zafer yahut yenilgi kılıfına sokmaya çalışmak, ya hükümetin güç propagandasına objektif destek vermekle ya da emekçileri ve ezilenleri başarısızlığa yazgılı bir proje ile oyalayarak siyasetsizliği perçinlemekle sonuçlanır.
Farklı Dönemler, Farklı Koşullar
1999’daki gerici reformlar sürecinin sonundan, birinci Çözüm Süreci’nin sonuna uzanan süreçte yükselen bir DTP-BDP-HDP vardı. HDP’nin merkezinde olduğu bir sol blok ile, hükümetin açtığı alanı istismar etmek, bu vesileyle hem emekçi hareketinin önünü açmak hem de reformizmi teşhir etmek mümkündü. Fakat 2016’dan itibaren içsavaş ve daha önemlisi HDP’nin bir muhalefet hareketinden fazlası olamamasına sebep olan programatik ve örgütsel sınırları belirleyici oldu. 2019 yerel seçimleri ile birlikte ise, HDP kendisini gizleyerek ve tabanını hareketsizleştirerek CHP’nin Amerikancı Millet İttifakı projesine yedeklenme yoluna kesin bir şekilde girdi. Bu süreçte HDP’nin merkezinde olduğu bağımsız bir sol blok gerçekçi bir ihtimal olmaktan çıktı.
Bugün DEM Parti parlamenter zeminde güçleniyor ama, geçelim ana muhalefet rolünü üstlenmeyi, tamamen statik ve siyasetsiz kalmış halde. Yeni süreçte hükümet, DEM’in kapısına kilit vurmaya değil, onun yirmi yılı aşkın sürede biriktirdiği toplumsal gücü siyaset sahasının dışına çıkarmaya çalışıyor. Bu toplumsal güç, bir sol blokun yahut doğrudan HDP’nin etkisi altında siyasetin parçası olmaktan çıkıyor. DEM siyaset alanının dışına çıksa da burjuva partileri rejim krizine son veremiyor, içsavaşı bitiremiyorlar. Bilakis toplumdaki politizasyon ve bu politizasyona bağlı olarak emekçi yığınların seferberliği artıyor.
Ancak içinden geçtiğimiz dönemin özgünlüğü tam da bu noktada açığa çıkıyor. 2015 öncesinde de kitleleri seferber eden devrimci bir güç değil, liberal reformist bir emekçi partisiydi. Bugünkü tablo daha vahimdir. 2015 sonrası gelişmeler, düne kadar demokrasi kavgasının motoru olan bu gücün, HDP/DEM’in tabanının, bugün Özgür Özel’in seçmeni olarak önce tribünlere çıkmasını, seçim sürecinde ise bu kimlikle sahaya inmesini sağlıyor. Bugün emekçi hareketinin en büyük krizi budur. Bir sermaye partisi solu ve emekçi hareketini tümüyle kendine bağlamaktadır. Yıllardır olamayan olmuş, muhalefet boşluğu sosyal demokrat yaldızlara sahip bir sermaye partisi tarafından doldurulur hale gelmiştir.
HDP’nin 2015 sonrasında CHP’ye bıraktığı ana muhalefet rolüne yaslanarak Kılıçdaroğlu bu alanı nasıl kullandıysa, Özgür Özel de bugün kurumsal imkanların daraldığı fakat toplumsal dayanakların arttığı koşullarda bu gücü özü itibariyle aynı şekilde kullanıyor. Emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız eyleminin önünü kesen, görüntü itibariyle daha soldan fakat gerçekte yeni model bir ANAP projesine yakın derecede sağdan giden, tüm eylemini Erdoğan’ı sandıkta yenmeye bağlamış, dünkü Amerikancı projenin bir devamı ile karşı karşıyayız. Cumhuriyet tarihinin en politik döneminde kitleleri depolitize etmeyi başardıkları, yani siyaset alanının Amerikancı proje dışındaki tüm politikalara kapandığı bir dönemdeyiz.
Dün Kılıçdaroğlu’nun liderlik ettiği bu projenin destekçiliğine soyunan sol hareketler, CHP’nin tarihsel yüklerinden kurtulmuş, görüntüde daha soldan giden, üstelik hükümetin kapsamlı saldırılarının hedefi olan Özgür Özel liderliğindeki Yeni Parti’ye çok daha kolay destek veriyorlar. Solcu kimliğini koruyup Amerikancı projeye destek verenlere değil, düzen muhalefetinden bağımsız bir emekçi hareketini savunan, bağımsız ve eylemli bir hükümet karşıtı mücadeleye çağıran sol güçlere kapalı bir siyaset alanından söz ediyoruz.
Değişen Devrimci Durum Koşulları Değil
Fakat bu yeni duruma bakarak, dünyada ve Türkiye’de devrimci durumun hâkim olduğu bir yükseliş döneminin ortadan kalktığını, düzen tamircilerinin kazandığını düşünmek, yanılmak anlamına gelir. Devrimci durumun üç koşulu da hâlâ mevcuttur. Yönetenler eskisi gibi yönetememektedir. Türkiye’de 12 Eylül rejiminin tüm kurumları çökmüştür. Bu çöküşün önüne geçmeye çalıştığı oranda onu hızlandıran AKP-MHP hükümeti, sadece rejimin değil, aynı zamanda kendi hükümetinin de altını oymaktadır. Erdoğan MHP’den kurtulmaya çalışıp kendine yeni bir yol açmaya çalıştıkça, MHP de kendi “alt oyucu” faaliyetinde el yükseltmektedir. Üstelik bu mücadelesinde Erdoğan’ın yaslanabileceği bir partisi de kalmamış, AKP bir dayanak değil ayrı bir yük halini almıştır.
Tablonun diğer yarısında, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği koşul kendini korumaktadır. Son tahlilde düzen partilerinin “eski” projelerine destek verilmesi bununla çelişmez. Zira bu projelere verilen destek, güven ve inançtan değil, seçeneksizlikten kaynaklanmaktadır. CHP/Yeni Parti’nin Amerikancı projesine, Erdoğan’dan sandık yoluyla kurtulmaya tüm kalbiyle güvenen kitlelerden söz etmek mümkün değildir. On yıllık içsavaş ve son iki yılda CHP’yi hedef alan kuşatma, böyle bir projenin inandırıcılığını doğal olarak zedelemektedir. Ayrıca, yalnızca projeye değil, projenin yürütücülerine dönük de ciddi bir inançsızlık söz konusudur. Erdoğan’a karşı bir arada durmakta zorlanan, Erdoğan sonrasına ilişkin vaadi “Eski Türkiye” olan düzen muhalefeti, kitlelerin güvenini kazanamıyor. Dün HDP’nin topladığı, bugün onun bıraktığı boşlukta soldan ve sağdan kimi küçük partilerin beslendiği kaynak da bu güvensizlik ve “eskisi gibi yönetilmek istememe” arzusudur. Bu partilerin de son tahlilde Yeni Parti’nin arkasında sıralanacak olmaları, kitlelerdeki bu yönelime karşın güçlü ve bağımsız bir seçeneğin mevcut olmaması ile doğrudan ilişkilidir.
Üçüncüsü, kitlelerin seferberlik düzeyi artmaktadır. Seferberliğin tek biçiminin ayaklanma olmadığı akılda tutularak mevcut duruma bakılırsa, bu gerçeği görmemek mümkün değildir. Kitleler, Özgür Özel’in işaret ettiği biçimlerde seferber olmaktadır. Saraçhane buluşmaları, boykotlar, para bağışları, sandık müşahitliği ve son adımda seçim desteği, bu seferberliğin farklı biçimleridir. Burjuva muhalefetin kontrolündeki seferberliklerin sandık odaklı olması, ne bir anomalidir ne de ortada bir seferberlik olmadığı anlamına gelir. Dahası Kürt kitlelerinin ilelebet siyaset sahnesinin dışında konumlanması, tüm bu süreci bir seyirci gibi yahut Özgür Özel’in örtük destekçisi olarak izlemesi de mümkün değildir. Türkiye işçi sınıfının bu en politik, en militan kesimi elbette sahalara geri dönecektir.
Yükseliş Dönemi İçinde Bir Geri Çekilme Molası
Devrimci durumun tüm koşullarıyla mevcut olduğu, fakat nesnel koşullara öznel müdahale konusundaki yoksunluklarımızın da aynı şekilde kendini koruduğu koşullardayız. Genel bir yükseliş döneminin ortasında, devrimci siyasetin nüfuz etmesi gereken kanalların kapatıldığı bir geri çekilme molasındayız. 90’larda, uluslararası düzlemdeki büyük geri çekilme dalgasının aksine, Türkiye’de bir devrimci yükseliş dönemini yaşadık. Uluslararası duruma aykırı olarak ortaya çıkan bu devrimci yükseliş dönemi, genel bir geri çekilme dönemi içinde bir “yükseliş molası”ydı. Devrimci bir önderliğin mevcut olduğu koşullarda bu yükseliş yeni bir devrimci dönemin ateşleyicisi olurdu. Ama devrimci güçlerin paramparça ve pusulasız olduğu 90’larda elbette harekete karakterini veren nesnel etmenler oldu. Bu aykırı çıkış bir mola olarak kalmaya mahkûm oldu. Zaten bu molayı, 1999’da başlayan son derece şiddetli bir gerileme dönemi takip etti.
Bugünse, doksanların aksine, dünyadaki, Ortadoğu’daki, özellikle de Türkiye ve Kürdistan’daki nesnel dinamikler tam aksi istikamette: bir devrimi dayatıyorlar. 2000’lerin ortasından itibaren, 90’lardaki devrimci karakterinden yoksun, çoğunlukla taban örgütlenmesi ve parlamenter başarı gibi kazanımların ortaya çıktığı, Türkiye’de kitle hareketinin yükseliş dönemi yaşandı. Bu dönem, Gezi ve Kobane ayaklanmalarının ardından 2015 yazında zirveye ulaştı. Bugün öznel anlamda bu yükselişin zirve noktasının gerisinde olsak da, başta düşmanın derinleşen krizi olmak üzere nesnel koşullar bu yükseliş dönemini bugüne ulaştırdı. Fakat Türkiye’deki rejim krizinin bugün aldığı biçim, dünya çapında bir yükseliş döneminin ortasında, hareketimizi geri çekilme dönemlerini anımsatan bir molaya sokuyor.
Yeni Dönemde Sınıf Hareketinin Yol Haritası
Bu mola kitle hareketinin seferberliğinde bir azalmaya işaret değil; sadece düzen partilerinden bağımsız kitle hareketinin yerinde sayması, gerilemesi anlamına geliyor. Solun önemli bir bölüğü bu koşullar altında elbette “birleşik mücadeleyi büyütmek” adına Özgür Özel’in yörüngesinde dolanacak. Buna karşılık düzen muhalefetinden bağımsız duran sol hareketin önündeyse iki seçenek var. Birinci seçenek, bağımsız tutumu korumak adına doktrinerce hareket etmek ve kendini kitlelerden yalıtmak. Yeni Parti’nin kontrolünde tuttuğu siyaset alanının, sınıf içindeki siyaset alanını da kapsadığı akılda tutulursa, böyle bir pozisyona savrulmak işten bile değil. İkinci seçenek ise, koşulları ve güç dengelerini doğru değerlendirmek ve bu koşullara uygun bir siyasi hat tarif edip sınıf içinde kendini korumak. Böylelikle sınıf içinde yarattığı mevzilerle yahut Türkiye’de artan politizasyonun Saraçhane eylemlerinde harekete geçirdiği kitlelerle sil baştan bir emekçi hareketi yaratıp, Kürt emekçileri devre dışı bırakma hayallerinin peşinde sürüklenmeden politik etkisini artırmak ve bugün saha dışına sürülmüş Kürt emekçilerle teması artırmak, onlar tekrardan harekete geçtiğinde onları demokrasi savaşında devrimci bir temelde yönlendirecek kapasiteye kavuşmak.
Bu seçeneği takip etmeyi seçenler, genel bir yükseliş dönemi içinde bir “geri çekilme molası”ndan geçtiğini kabul edip, yükseliş dönemi koşullarının yeniden devreye gireceği yakın geleceğe dönük bir hazırlık faaliyetini yürütmeli.
Bu hazırlık faaliyeti, iki ayak üzerinden yükselecektir. Birincisi, düzen muhalefetinden bağımsız bir duruşta anlaşan sol güçlerin, bu duruşlarını ortak bir şekilde göstermesi gerekir. Bugün sol içerisinde sınıf işbirlikçi tutum mevcutsa, bunun karşısında sınıfın bağımsız eylemini savunanların oluşturduğu önemli bir bölük de yer almaktadır. 2026 1 Mayısı’nın arkasındaki inisiyatif ve NATO’ya karşı kurulan platform ile somutlanan bu potansiyel birlik, önümüzdeki dönemde de farklı biçimlerde varlığını koruyacaktır. 1 Mayıs, siyasal özgürlükler, NATO, savaş gibi sorunlara düzen güçlerinden bağımsız, eylemli bir yanıt verme iddiasının üzerine düşmek, onu büyütmek gerekir. Bu noktada özellikle Kürtlerin demokratik ve kültürel haklarını gündemleştirmek, bu hakların ancak bağımsız bir emekçi seferberliğiyle kazanılabileceğini vurgulamak özel bir önem taşıyor.
Fakat bu potansiyele ve ona bağlı yol haritasına bakarak, sınıf hareketinin bu yolu takip ederek bir atılım gerçekleştirebileceği kanısına varmamak gerekir. Bağımsız bir eylemli hattı örerken, içinde yer aldığımız koşulları iyi okumak ve hedeflerimizi doğru saptamak zorundayız. Bir yükseliş dönemi içinde ileri atılmanın değil, bağımsız siyasetin alanının daraldığı bir aralıkta, sınıf içinde yarına dönük bir hazırlık faaliyetinin yol haritasını çıkarıyoruz.
Bu dönemdeki faaliyetin ikinci ayağı, sınıf içinde kurulacaktır. Bu dönemde kitlelerden tecrit olmak istemeyenler, bağımsız siyasi çizgilerini sulandırmayacaksa, bunu ancak en geri kitle örgütlerinde, esnek bir çalışma yürüterek, kitlelerin en geri talepleriyle eylemli bağlar kurarak sağlayabilirler. İçinden geçtiğimiz süreçte, içinde çalıştığımız her kitle örgütünün (eğer bunlar gerçekten kitle örgütü ise), ya Özgür Özel liderliğindeki ana muhalefetin etkisi altında olması ya da Kürtlerin kültürel demokratik taleplerini sıralamakla sınırlı kalması ve bunların gerçekleşmesini “sürece” havale etmesi beklenir. Bu geri bilince karşı mücadelenin ön koşulu, elbette onun yeşerdiği yahut çok daha ileri emekçilerin bu geri bilince mahkûm edildiği alanda, yani bu kitlenin içinde çalışma yürütmektir. Bu çalışmada kitlelerin en geri taleplerinin, gündelik ve yerel sorunlarının gündemimize girmesi kaçınılmazdır. Bu koşullar altında esnek bir kitle çalışmasını yürütebilmek, komünistlerin önümüzdeki süreçte karşı karşıya kalacakları sınavdır. İhtiyaç duyulan esnekliği sağlamanın en önemli koşullarından biri kitle örgütü ve devrimci örgüt arasındaki ayrımın doğru şekilde yapılmasıdır. Bu ayrım, bu vesileyle, önemi artarak yeniden gündeme girmelidir.
Bağımsız siyasal duruşu bir blok olarak savunacağımız, hazırlık faaliyetimizin birinci ayağı ile kitleler arasında esnek çalışma yürüteceğimiz ikinci ayağı, tek bir faaliyetin, bir bütünlük içinde yürütülmesi gereken iki ayağıdır. Birinci ayak eksik kaldığında, kitleler içinde kaybolan apolitik bir çalışma; ikinci ayak eksik kaldığında ise siyasal gerçekleri duyurmakla sınırlı kalan, kitlelerden kopuk, salt bir “politik duruş” ortaya çıkar. Bu bütünlüğü koruyabilmek, çalışmanın kanallarını doğru kurabilmek ile mümkündür. Bir yandan iki ayaklı bir çalışma kurgularken, diğer yandan çalışmanın her yerinde, hedeflerimizi ve koşullarımızı göz ardı ederek aynı materyallerle, aynı şiarlarla, aynı çağrı ile çalışmak istemiyorsak, çalışmamızın kitleler arasındaki ikinci ayağını, kitle örgütleri üzerinden örerek işe başlamak gerekir. Bir yandan tok ve ortaklaşa bir tutumla bağımsız siyaseti savunan bir güç birliği geliştirmeli; diğer yandan da bu siyasi çizginin nüfuz edebileceği kanalları açabilmek için kitleler arasında, onların örgütleri içinde, onların sorun ve taleplerini dikkate alan esnek bir çalışmada yer almalıyız.










