İran’da süren savaşı, emperyalizme karşı mücadeleyi ve komünistlerin görevlerini konuşmak üzere 4 Nisan Cumartesi günü “Savaştan Devrime Giden Yolu Açmak İçin” başlıklı söyleşimizde buluştuk.

Söz alan yoldaş ilk tur konuşmasında şunları aktardı:

“Birinci Paylaşım Savaşı sırasında savaş sorununa dair tutum komünizm ve sosyal demokrasi arasında ayrım çizgisini oluşturmuştu. Bu fark önce Alman sosyal demokratların ve Rus menşeviklerinin sınıf mücadelesini barış zamanına erteleyen, sınıf mücadelesi için önce barışın gelmesi gerektiğini söyleyen tutumuydu. Savaşın emekçiler üzerinde yarattığı yıkım arttıkça bu kez de insanlık kavramı ön plana çıktı. İnsanlığı kurtarmak adı altında burjuva çıkarları savunan anlaşmaları savunur, hatta onlara imza atar hale geldiler.

Komünist yaklaşımda genel bir savaş karşıtlığı yoktur. Komünistler devletler arasında yaşanan savaşları küçük devlet/büyük devlet arasında, emperyalist olan ve olmayan devlet arasında, ya da emperyalizm ile halklar arasında gibi sınıflandırmalarla tarif etmezler. Bu nedenle haklı savaş ve haksız savaş kavramları ortaya çıkmıştır. Haklı savaşlar sömürülenlerin sömürücü sınıflara karşı, ezilen ulusların ezen uluslara karşı açtığı savaşlardır.

İran ile ABD arasındaki savaş haklı savaş mı yoksa haksız savaş mı? Varsayalım bu savaş pek çok kesimin düşündüğü gibi emperyalist ABD-İsrail koalisyonu ile İran arasındaki bir ’emperyalist savaş.’ Bu varsayımla dahi savaş burjuva diktatörlükleri arasında bir savaştır, onların farklı boyları, emperyalist niteliği bu savaşın haksız olduğunu değiştirmez. Üstelik İran İslam Cumhuriyeti’nin karşı devrimci olması, kendi ülkesindeki işçilere, kadınlara, Rojhilat’ta Kürtlere reva gördüğü vahşet göz önünde bulundurulursa ezilenlerin mücadelesinde bir kaldıraç olamayacağı açıktır.

İran’ı savunmak oldukça zor bir pozisyon, bu yüzden açıkça İran devletini savunmaktansa İran halkı kavramı ön plana çıkıyor. İran’da savaşta yıkımı yaşayanın siviller olduğu doğru. Ancak İran halkı bu savaşta bir özne değildir. Savaşın taraflarından biri olarak İran halkını tarif etmek, bir örgüt ya da parti olmadan ve bu parti bir sınıf savaşına girmeden de haklı savaşın mümkün olduğu yanılsamasını ortaya çıkarır.

Daha önemlisi ise emperyalist savaş ile emperyalistler arası paylaşım kavgası/savaşlarının ayrılması gerektiğidir. Leninist emperyalizm teorisine göre dünyanın paylaşımı tamamlandığı için yeniden paylaşım için emperyalist güçlerin kavgaya tutuşması gerekir. Dünyada hiçbir devlet ise bu kavgadan azade değil. Bu kavgada bağımsız bir taraf olmanın tek yolu ise bir proleter devrimi hedefiyle yürütülecek sınıf savaşıdır. Böyle bir savaşın olmadığı yerde İran’ın emperyalizme karşı savaştığını söylemek Leninist emperyalizm teorisi ile çelişir.

Peki emperyalist olmayan devletler nasıl emperyalistler arası paylaşım kavgasında taraf oluyorlar? ABD bir dünya imparatorluğu değil, dünya üzerindeki tek emperyalist güç de değil. Böyle olmadığı, İngiliz ve Fransız emperyalizminin etkisiyle Birinci Paylaşım Savaşı sürecinde paylaşımı tamamlanmış Ortadoğu’da, ABD’nin Körfez Savaşlarıyla başlayan bir müdahale ve saldırı politikası gütmesinden de anlaşılabilir. Bugün Rusya’nın Çarlık Rusya’sını taklit eden bir emperyalist güç olması ve Çin’in dünyada finans kapitalin güçlü temsilcisi olarak ilişkiler geliştirmesi tabloyu 1980’lere göre daha da karışık hale getiriyor. İran’daki savaşı da dünyadaki paylaşım kavgasında gerileyen ABD, mevzilerini korumaya çalışan İngiltere, yükselen Çin ve Rusya’nın çerçevesinde değerlendirmek gerekir.”

Yoldaş Türkiye’nin bu savaştaki rolünü ve önümüzdeki görevleri ikinci turda anlatacağını ifade ederek soru ve görüşleri aldı. Özellikle İran savaşında ve NATO karşıtı eylemlerde Türkiye’de devrimcilerin görevlerine, savaş karşıtlığının anlamına, dünyada emperyalizm karşıtı tekil eylemlerin karakterine ve Alınteri ile yaptığımız güç birliğine dair sorular geldi. Hem sunumunu tamamlamak hem de soruları yanıtlamak üzere ikinci turda söz alan yoldaş şunları anlattı:

“İran savaşı Türkiye’nin emperyalist ve bağımsız bir güç olmadığını gösterdi. Bağımsız bir güç değil çünkü bu fırsattan istifade ederek askeri gücünü artırmaya çalışmadı, barış çağrıları yaptı. Bu barış çağrılarının elbette sebepleri var. Birincisi, Türkiye NATO üyesi olmasına rağmen ABD nüfuz alanı olmadı. OYAK üzerinden kurulan Fransız emperyalizmi ile TSK ortaklığı Fransız emperyalizminin etkisini artıran bir etmendi. 1980’lerde Körfez savaşlarıyla ABD’nin de yörüngesine girdi. Son yıllarda ise Rusya ile ABD arasında yalpalıyor. İkincisi ise rejim krizi sebebiyle MHP ile bir iktidar ortaklığı yapan Erdoğan hem ABD ile barışmak istiyor hem de İran’a taraf olmaya MHP eliyle zorlanıyor ve ikisini de tam olarak yapamayarak ortacı bir pozisyonda kalıyor.

Bu analizler bizim için önemli çünkü bugün sınıf mücadelesine, yani iktidar mücadelesine dayanmayan bir emperyalizm karşıtlığının altı boş kalır. Türkiye ABD’nin Ortadoğu’daki koçbaşı olsaydı belki salt ABD karşıtlığının bir anlamı olabilirdi. Şu an ise bu tutum, burjuvazinin ABD karşıtı kanadına güç taşır.

Şu an bizim de parçası olduğumuz NATO karşıtı bir eylem birliği kuruldu. Bu eylem birliği içinde hem ABD’ye dair hem de İran’daki savaşa dair yukarıda eleştirdiğimiz tutumu takınanlar da, bunlarla taban tabana zıt tutumlar takınanlar da mevcut. Bu da demek oluyor ki, savaşa dair görüş ayrılıkları ise işçi hareketi içinde Birinci Paylaşım Savaşı’nda olduğu gibi bir ayrışmaya yol açmıyor. Aksine bu akımlar eylem birlikleri kuruyorlar, sınıf mücadelesinin bir dizi alanında ortaklaşa hareket ediyorlar. Bu da demek oluyor ki, ideolojik ayrışmalar böyle bir bölünme yaratamıyor. Bunun sebebi ayrışmaların önemsiz hale gelmesi değil, ideolojik ayrışmaları politik bir zeminde ifade edecek öznelerin bulunmaması. Birinci Paylaşım Savaşı döneminde hem sosyal demokratların hem de komünistlerin kendi tutumlarını politik bir düzlemde tarif edebilecek merkezleri, partileri vardı. Böyle merkezlerin olmadığı yerlerde ideolojik ayrışmaları aşan bir eylemlilik süreci ortaya çıkıyor.

Bugün öncelikli görevimiz bu ideolojik ayrımları belirginleştiren polemikler yapmak değil. Politik ayrışmayı mümkün kılacak merkezin yaratılması önümüzdeki görev. Elbette bu merkezin yaratılacağı güne dek durup beklemeyeceğiz. Alınteri ile başlattığımız devrimci odak girişimimiz tam da böyle bir politik hattı tarif etme ve devrimci çözüme ihtiyaç duyanları bu politik hat etrafında toplamayı hedefliyor. Bugün NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik içinde bulunurken de, 1 Mayıs’a giderken içinde bulunduğumuz eylem birlikleri girişiminde de Alınteri ile birlikte var olmamız sembolik/ideolojik bir anlamdan çok politik bir anlam ifade ediyor. Sınıf mücadelesini yükseltecek bir devrimci odağı yaratmak için beraber mücadele ediyoruz.”

26 Nisan’da Alınteri ile düzenleyeceğimiz 1 Mayıs pikniğine katılımcıları davet ederek söyleşiyi sonlandırdık.

İstanbul’dan Komünistler