Hükümetin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne operasyon gerçekleştirmesi ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olacağına kesin gözüyle bakılan Ekrem İmamoğlu’nu hapse tıkarak ekarte etme girişimi ardından patlayan eylemlerin, özellikle 19 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’ndeki barikatları yıkan öğrenci eyleminin, yarattığı hava hızla İzmir’e de sirayet etti ve bir eylem dalgasını tetikledi.

19 Mart akşamı gerçekleştirilen refleks eylemler bir yana, eylemler 20-21-22 Mart’ta güçlenerek büyüdü ve bir bakıma kendi zirvesini gördü. Özellikle 20 Mart’ta Bornova Büyükpark’ta öğrencilerin buluştuğu eylemin bir yürüyüşe dönüşmesi, bu yürüyüşün Bornova’daki meskun mahalden giderek beslenip güçlü bir kitleselliğe ulaşması, Bornova’nın ana caddelerini kapayarak yürüyen binlerce insanın AKP İl Binasına yönelmesi bu eyleme katılanların bile beklemediği türden gelişmelerdi ve eylemlerin nasıl bir seyir izleyeceğinin de habercisiydi. Nitekim polisin yürüyüşü engelleyebilmek şöyle dursun yer yer kitlenin karşısında aciz kaldığı, tertibat alamadığı hatta çatışma sırasında kaçmak zorunda kaldığı görüldü. Sol akımların taraftarlarının ve öğrenci hareketlerinde yer alan üniversitelilerin de aralarında bulunduğu, dinamizm ve kararlılık kattığı bu eylemin sol akımlar tarafından yönlendirildiğini söylemek ise güçtü. Nitekim polisle çatışmaktan geri durmayan, polisin barikatlarını zorlayan kesimler çok daha heterojen ve farklı kesimleri de kapsar bir biçimdeydi. Dolayısıyla bu eylemlerde solun hakim olduğu eylemlerde görmeye alışık olduğumuz sloganlardan ziyade kendi repertuarında var olan, neyi biliyorsa onu söyleyen, ancak sol akımların tutumlarına ve sloganlarına karşı da düşmanlık sergilemeyen geniş bir kitle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bayraklı sınırları içerisinde kalan ve “gökdelenler bölgesi” denilen mıntıkaya kadar genişleyen eylemler polisi savunmaya itti ve bu eylemlere katılan on binlere güven aşıladı. Eylemin kitleselliği ve bir sel gibi önünde herhangi bir seti tanımadan ilerlemesi polisin de kendisine dair yarattığı efsanelerin birer hurafe olduğunu ve gerçek bir halk seferberliğine barikat dayanmayacağını gösterdi. Bununla birlikte İzmir’de polisin, en azından bu eylemlerin başında mütereddit, kararsız ve kontrollü bir şiddet uyguladığını da eklememiz gerek.

Köz’ün arkasında duran komünistler olarak Bornova’daki bu eyleme katılmakla birlikte katılımımız bu eyleme herhangi bir müdahale planı doğrultusunda gerçekleşmediği gibi böyle bir plan var olsaydı dahi hayata geçmesi mümkün olmayabilirdi.

Buradan yola çıkarak 21 Mart’taki eylemlere daha hazırlıklı ve dışımızdaki akımlarla koordine olmaya çalışarak katılmaya gayret ettik. Aynı gün İzmir Valiliği beş günlük bir eylem yasağı ilan etmiş olmasına rağmen bu eylemleri kıramadığı gibi valiliğin aldığı yasak kararı aynı gün muhtelif eylemlerle adeta yırtılıp atıldı.

Bornova’da bir önceki günkü eylemler devam ederken eylemlerin bir adresi de Dokuz Eylül Üniversitesi ve Buca oldu. DEÜ Tınaztepe kampüsünden yürüyüşle çıkmaya çalışan öğrencilerin karşılaştığı barikat dışarıdan gelen öğrencilerin ve Buca’daki ahalinin katılımıyla aşıldı. Tınaztepe’den yürüyüşe geçen binler polis engellemesi ile karşılaşmadan Alsancak’taki eyleme 10 kilometreyi aşan bir yürüyüşle geldiler. Bu eylem Haziran Ayaklanması’nda karşılaştığımız eylemleri de aşma potansiyeli olan bir eylem dalgası içerisine girildiğini de gösterdi. Nitekim Buca’dan gelen kitle ile Alsancak’taki çağrılara icabet eden kitle Lozan Meydanı’nda buluştu. Polis adeta muhtelif ilçelerde büyüyen eylemlerden kurtulmak ve dağılan gücünü tek bir yerde toplamak için Alsancak’a doğru ilerleyen eylemlerin önünü tıkamadı.

Alsancak’ta yapılan ve saatlerce yürüyüşlerle süren, ana caddelerin kapatıldığı eylemlere müdahale etmek bir yana dursun çoğu zaman devasa bir kalabalığın içerisinde kayboldu. Konak’ta sadece valilik binası önünde bir güç yığma şansları oldu. Alsancak’taki eylemler başta CHP’nin Alsancak’ta kürsü kurduğu bir çeşit mini bir miting havasındaydı. Büyükşehir Belediyesi Başkanı’nın da konuşma yaptığı Gündoğdu Meydanı’na yakın bir noktada kurulan bu kürsünün sahipleri kendi konuşmaları bitince eylemin bittiği duyurusunu yapmış olsalar da eylem bitmek bir yana yeniden ve daha güçlü bir biçimde başladı.

Kürsünün zaten hitap etmediği ve kürsüyü siyaseten yersiz bulan geniş kesimler bir bakıma el yordamıyla burjuva muhalefetin kendilerine çizdiği sınırları hızla geçtiler. Normal şartlar altında zaten suç sayılan bir fiili, üstelik valiliğin eylem yasağı kararına rağmen on binler gerçekleştirerek yasak kararı alanları gülünç duruma düşürdüler. Alsancak’ta saatlerce süren, ana arterleri kapatarak devam eden eylemlerde sol akımların varlığı önceki eylemlere göre daha görünür vaziyetteydi. Ancak bu eylemlere yön verme ve ortak bir tutum takınma konusunda solun kendi arasında bir koordinasyonu olmadığı bu eylemler boyunca da görüldü.

Eylemin sürmesi, dağılmaması konusunda önemli bir rolü olan sol akımlar bu eylemlere politik ya da pratik bir hedef koyamadı. Lozan’da Buca’dan gelen ve üniversite öğrencilerinin de aralarında bulunduğu kitle ile buluşulduğunda bu koordinasyon eksikliği ve önderlik boşluğu daha da görünür hale geldi. Bununla birlikte saatlerce yürünmüş olunmasına rağmen bu kez de Cumhuriyet Meydanı’na bir yürüyüş yapıldı. Cumhuriyet Meydanı’ndaki buluşmada da alanda inisiyatif gösteren öğrenci harekeleri adına kısmi konuşmalar yapıldı ve eylem sonlandırıldı. Bu eyleme katılan bazı kesimler Bayraklı’da süregiden ve çatışmaların sürdüğü eylemlere katılmak üzere alandan toplu olarak ayrıldılar. Alanda kalan farklı kesimler Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne yürürken dahi bu eylemli olma hâli sürdü. Birbirinden bağımsız bir biçimde muhtelif caddelerde bir araya gelenler adeta yüzlerce insanla bir kortej oluşturup sloganlarla geç saatlere kadar yürümeye devam ettiler. Bu akşam Bornova-Bayraklı hattındaki eylemlerde polisin saldırıları ve uyguladığı şiddet arttı. Eylemlerden dağılan kesimlere gözaltı saldırıları başladı.

Köz’ün arkasında duran komünistler olarak 21 Mart’taki eyleme bayraklarımızla katıldık. Yürüyüş kollarında kendi sloganlarımızla yer aldık. Dışımızdaki sol güç ve akımlarla mümkün olduğunca koordine olmaya çalışarak yürüyüşlerin kararlılıkla sürdürülmesi gayretinin parçası olduk. Bu yürüyüşler boyunca şaşırtıcı olmayan bir biçimde sol akımların dışında CHP’nin seçmen kitlesi yürüyüşe katılanların ana gövdesini oluşturuyordu. Dolayısıyla yürüyüş boyunca atılan sloganlar “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” yahut “Ne Mutlu Türküm Diyene!” gibi CHP mitinglerinde duyulabilecek şoven sloganlardı. Hakeza Erdoğan’ı hedef alan sloganlar arasında da “Diplomasız Erdoğan!” sloganı popülerdi. Bununla birlikte ilginç bir biçimde aynı kitle yürüyüşte başka sloganlar yükselince bunlara da katılma eğilimindeydi. Nitekim bir önceki sloganları atanlar birkaç dakika sonra “İsyan, Devrim, Özgürlük!” sloganları da atmaya başladılar. Yine önemli bir veri bu eylemde yaygınlaşan ve neredeyse içgüdüsel bir biçimde kitlenin benimsediği sloganlardan birinin de “Kurtuluş Sokakta, Sandıkta Değil!” sloganının oluşuydu. Bu slogan aynı zamanda öğrencilerin taşıdığı pankart ve dövizlerde de öne çıkıyordu. Bir rejim krizinin ortasında hükümetin saldırılarını seçimle sandıkla değil, tam da sokakta olarak yanıtlanabileceği fikri burjuva muhalefetin yıllardır verdiği tüm aksi mesajlara rağmen geniş kesimlerde karşılık bulmuştu.

Köz’ün arkasında duran komünistler olarak bizler de sıklıkla “Seçimle Değil, Devrimle Gidecek!”, “Erdoğan Gidecek, Başka Yolu Yok!”, “Kurtuluş Sokakta, Sandıkta Değil!”, “Tek Yol Devrim!”, “Zindanlar Yıkılsın, Tutsaklara Özgürlük!”, “Özgürlük Savaşan İşçilerle Gelecek!” sloganlarını attık. Bu sloganlar çoğu kez birlikte yürüdüğümüz kesimlerde karşılık görüldü ve birlikte atılan sloganlara dönüştü. Bu veriler dahi bu eylemlerin burjuva muhalefetin başta başını çektiği değil, denetleyip kontrol altına alarak başına geçmeye çalıştığı ancak bu sınırları aşma eğilimi ve potansiyeli olan bir kitleyle gerçekleştiğini göstermekteydi. Sol akımlar bu sınırların aşılması konusunda bir çaba içerisinde olsalar dahi bu kitlenin burjuva muhalefetten kopması yönünde bir dil kurmaktan kaçındılar. Bu eylemler esas olarak 21 Mart yani Newroz’da gerçekleşmiş olmasına rağmen, ertesi günkü Newroz mitingine bir çağrı ya da bu konuda vurgu yapma ihtiyacı içerisinde olan çıkmadı.

Sabahında Newroz mitinginin olduğu 22 Mart’a ise polis operasyonları ile uyandık. Eylemlerden gözaltına alınanların yanı sıra bu eylemlere katılan sol akımların temsilcileri ve taraftarları da polis operasyonları ile gözaltına alınmaya başlandı ve bu operasyonlar da 25 Mart’a kadar sürdü. İzmir’de bu süre içerisinde aralarında yoldaşlarımızın da olduğu 300’ü aşkın kişi gözaltına alınmasına rağmen bu saldırıların eylem dalgasını durdurduğunu söylemek zor. Nitekim 22 Mart günü Newroz mitingine katıldıktan sonra aynı günün akşamı da Lozan Meydanı’nda başlayan eyleme katıldık. Bu eylemde de yaygın bir biçimde Newroz eylemleri için çıkan “Rehine Pazarlığını Reddedelim! Hükümete Karşı Emekçi Seferberliğini Örelim!” başlıklı özel sayımızı dağıttık. Bir önceki günkü eyleme göre faşizan-milliyetçi grupların varlığı bu eylemde daha fazla hissediliyordu. Bununla birlikte başta yasal sol akımlar olmak üzere muhtelif sol akım ve örgütlenmelerin kortejleri de daha kalabalıktı.

Ağırlıklı olarak CHP seçmenlerinin ve CHP örgütlerinin getirdiği bir kitlenin dışında sendikaların da kendi kitlelerini belli ölçüde taşıdığı bu eylem herhangi bir polis müdahalesi ile karşılaşmadan Cumhuriyet Meydanı’na kadar yapılan kitlesel bir yürüyüşle devam etti. Cumhuriyet Meydanı’na gelindiğinde ise CHP’li belediyenin imkanları ile kurulan ışık ve ses şovuna dayalı bir platform ve İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adı altında bile olsa esas olarak CHP bürokrasisinin belirlediği bir kürsü ile karşılaşıldı. Bu eylemlerin gidişatı ve ruhu konusunda herhangi bir fikri olmayanlar burjuva muhalefetin kürsülerde yapılan vurguların seslenilen kesimlere yeterli olacağını düşünmüşlerdi ancak gelişmeler beklendiği gibi olmadı. Nitekim kitlenin basıncıyla kürsüye üniversite öğrencileri adına konuşması için bir öğrenci çıkarıldı. Dolayısıyla burjuva muhalefetin programının seyrinin istenildiğinde aksatılabildiği de görüldü. Her ne kadar bu kürsüyü üniversite öğrencileri adına kullanma şansı bulan temsilci kendinden menkul bir konuşma yapmış ve devrimci mesajlar vermeyi başaramamış olsa da bunu şahıslardan ziyade solun bütününün hedefsizliği ve plansızlığı ile açıklamak gerekir.

Burjuva muhalefetin koyduğu kaba sığmayan, seçmeni olduğu burjuva partilerinin iki adım ilerisine hızla geçebilen bir kitleye burjuva muhalefetten bağımsız bir şey söyleme konusunda kekeme kalan solun yarattığı hava öğrenci hareketini de bileşenlerini de çoğu kez belirledi. Bu eylemlere katılan ve apolitik olduğu varsayılan kitlenin eylemlerden kopmaması, sokağa küsmemesi bahanesiyle çoğu kez kitle içerisindeki geri tutumlara karşı hayırhah bir tutum takınan, bunları görmezden gelen yahut bunlarla başa çıkmak için bir yöntem bulunması çabasına girmeyen bir tarz solda ve solun da belirleyicilerinden biri olduğu üniversiteli öğrenci hareketlerinde hakimdi.

Nitekim 21 Mart’taki eylemlerde Buca’dan Lozan’a gelen üniversite öğrencilerinin başını çektiği yürüyüş koluyla buluşulduğunda da bu yönde emareler gözledik. Üniversite öğrencilerinin bir kısmının sol akımların bayraklarını hedef alan sloganları ve “bayrakları indir!” çağrılarına net ama sarih bir biçimde politik yanıtlar üretmemizin ardından bu konudaki tutum o an için ve oraya mahsus olarak kırıldı. Ama bu küçük ve temsil yeteneği olmayan örnek dahi bu konudaki adımların ve girişimlerin zorluğundan ziyade eksikliğine ve politik yöntem ve bir dille yapıldığı zaman başarı şansına işaret ediyordu.

Dolayısıyla sol güçler bu eylemlerin yönünü tayin edecek bir güçte olmasalar da sürekli olarak gelişmelerin akıntısında sürüklenerek burjuva muhalefetin bir dolgu malzemesi olmaya yazgılı değildi. Bu eylemlerin önderliğini yapacak bir devrimci parti olmadığı gibi solun bu eylemlerin burjuva muhalefet tarafından rolü belirlenen bir nesnesi olması sadece solun güçsüzlüğü ile açıklanamaz. Bu durum solun geniş kesimlerinin burjuva muhalefetin kuyruğundan, planından ve programından kopamaması, bağımsız bir plan yapmaktaki isteksizliği, gönülsüzlüğü; ideolojik olarak burjuva muhalefetle arasına kalın bir çizgi çekmemesi ve burjuva muhalefetin Erdoğan’ı gönderme konusunda kurguladığı, kadüklüğü her seferinde açığa çıkan parlamenter plana sadakatiyle açıklanması daha isabetli olacaktır.

22 Mart’tan sonra da İzmir’de eylemler sürdü. Gerek kent merkezinde gerekse farklı ilçelerde hatta mahalle düzeyindeki yerellerde onlarca eylem gerçekleşti. Tüm bu eylem dalgası valiliğin yasak kararı yahut polis terörüne rağmen sönümlenmedi. Hatta burjuva muhalefetin kurduğu kürsülerde kurulan ve bu eylemleri kontrol etmek, hatta bir bakıma massetmek için kurulan cümleler bile eylemlerin bıçakla kesilir gibi bitmesine ya da sönümlenmesine yol açmadı. Bilakis bu tür girişimler tepkiyle karşılandı. Özellikle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın bu eylemlerden birinde sarfettiği: “Bir milyon kişi bu alana gelse Ekrem İmamoğlu’nun özgürlüğüne kavuşacağını mı sanıyorsunuz?” cümlesi herkesin hafızasına öfkeyle kazındı. Bu cümleyi sarfettiği eylemde de kitlesel bir tepkiyle karşılaştı.

Bir çatlaktan sızarcasına ve sonrasında da biriktiği barajı yıkarcasına sokağa akanların maneviyatı güçlendi. Haziran Ayaklanması’ndan sonra bir daha bu ölçekte bir sokak seferberliğinin yaşanmayacağı varsayımı ile yaşayan aklıevvelleri yanıltan gelişmeler yaşandı. Bu eylemlere katılan geniş kesimler sokakta yer alan milliyetçi-şoven eğilimlere rağmen devletin, hükümetin, kolluk kuvvetlerinin ne olduğuna dair önceden sahip olduklarından daha berrak fikirlere kavuştular. Sokakta mücadele deneyimi olmayan son derece genç bir kitle dinamik, yer yer radikal bir sokak mücadelesini deneyimlediler. Bu eylemlerden sonra bir forum, toplantı ve etkinlik sağanağı da başladı. Bu da yaşanan politikleşmenin bir göstergesiydi.

Son yaşanan siyasal gelişmeler Türkiye’de demokrasi sorununun bir devrim sorunu olduğu gerçeğini çıplak bir biçimde yeniden gözler önüne serdiği gibi sokaklarda yaşananlar da bu toprakların ayaklanmalara, başkaldırılara gebe olduğunu kanıtladı. Kanıtlanan bir diğer şey ise bu topraklarda eksikliği hissedilen esas şeyin bir devrimci parti olduğuydu. Bugün ihtiyacın sıfırdan yaratılması gereken bir sınıf hareketi, ya da kitlesel bir yasal sol parti olmadığı, bugün eksikliği görülen şeyin Türkiye’de hükümete karşı her fırsata açığa çıkan öfkeyi bu hükümeti alaşağı etmek için kullanabilecek bir devrimci parti olduğu yeniden görüldü. Olmayan ve yaratılması gereken şey budur. Köz’ün arkasında duran komünistler bu eylemlerde varlığını da bu eylemlere katkısını da bu siyasal gerçeğin muhataplarına taşınması ile ölçmektedir.

Seçimle Değil Devrimle Gidecek!

İzmir’den Komünistler