Komünist Manifesto’nun dört bölümünü beş ayrı oturumda tartıştık.
İlk hafta 1848 devrimlerinin arifesinde ortaya çıkan Komünist Manifesto’nun tarihsel bağlamını, Marx ve Engels’in komünizme nasıl kazanıldığını, Manifesto’nun nasıl ortaya çıktığını ve Manifesto hakkında kimi hurafeleri ele aldığımız bir oturum gerçekleştirdik. Bu oturumda ek okumalar olarak Engels’in “Komünistler Birliği’nin Tarihi Üzerine” yazısını, tarihi veri açısından David Fernbach’ın “Siyasal Marx” kitabının ilk bölümünü, Komünistlerin Gözüyle Siyasal Portreler broşüründe yer alan Wilhelm Weitling portresini ve Komünist Birlik tüzüğünü okuduk.
Bu oturumda Horlananlar Birliği’nden Haklılar Birliği’ne, Komünist Birlik’e öngelen devrimci hareketin tarihini, Birlik’in bütünsel ve tarihi bir bakış sunan programatik görüşlere olan ihtiyacını, Marx ve Engels’in bu süreçte radikal demokratlıktan Komünist Yazışma Komitelerine olan siyasi öyküsüyle birlikte Komünist Birlik’e dönüşecek olan örgüte nasıl kazanıldığını ve aşmak zorunda oldukları bir eşik olarak Wilhelm Weitling’i konuştuk.
Komünist Manifesto’nun, Marx ve Engels’in şahsi fikirlerinin yer aldığı edebi bir metin değil, yaklaşan devrime önderlik etmek isteyen Komünist Birlik’in programı olduğunu ele aldık. Bu programın girişinde yer alan “heyula” metaforunun yanlış yorumlanarak komünizmin o devirde cılız, güçsüz olduğu çıkarımı yapılmasının aksine maddi bir gücü temsil ettiğini konuştuk. Nitekim programın Avrupa’nın tüm gerici güçlerini birleştiren komünizmin amaç ve görüşlerinin açıklanması amacıyla kaleme alındığının, bu görüşlerin üretilmesinde sorumluluk alan Marx ve Engels’in bunu örgüte mal ettiklerinin üzerinde durduk. Bu nedenle Marksizm olarak da Marx’ın yapıp ettiklerinin değil, Komünist Manifesto’da ifadesini bulan siyasal çizginin adlandırılması gerektiğini konuştuk.
İkinci hafta “Burjuvalar ve Proleterler” bölümünü, aralarında niteliksel farklar olduğunu vurgulayarak Alman İdeolojisinin tarihsel materyalizm hakkındaki kısımları ve Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü ile birlikte okuyarak tartıştık. “Tarih sınıf mücadeleleridir.” tespiti üzerinden tarihi ilerleten motor gücün ne olduğunu, “sınıf mücadelesi” kavramının bu bölümde bilinçli olarak seçilen “ezen ezilen”, “baskı” gibi militarist kavramlarla birlikte ele alınması gerektiğini tartıştık. Altyapı-üstyapı tartışmaları ile birlikte üretim araçları, üretici güçler ve üretim ilişkilerinin üst yapı denen devlet ve ideoloji ile olan ilişkisini ele aldık. Bu bağlamda “tarihsel materyalizm” olarak özetlenen görüşlerin üretici güçlerin gelişimini temel alan dar ilerlemeci yahut bilimsel analizden yoksun “çağlar boyu süren ezen-ezilen mücadelesi” anlatısından farkı üzerinde durduk.
Bu bölümde yer alan bütün tezleri tek tek ele alıp, açımlayıp bunlara adeta şerhler düşsek, geçerken söylenmiş gibi görülen tespitlerin dahi üzerinde dursak da bunu yazıya dökmek ise Manifesto’yu aşan bir kitap oylumunu gerektirir.
Özetle bu bölümde anlatılan burjuvazinin bir sınıf olarak gelişiminin sınıf karşıtlıklarını nasıl yalınlaştırdığını, burjuvazinin (sermayenin) kendi mezar kazıcıları olan proletaryayı nasıl sermayenin özel ve temel ürünü olarak ortaya çıktığını ve burjuvazinin son derece devrimci bir rol oynadığı tespitlerinin altında bu gerçeğin yattığını ele aldık.
İşçi sınıfı hareketinin gelişimi içerisinde hangi merhalelerden geçtiğini, onların başlangıçta tek tek kapitalistlere karşı verdiği mücadelenin asıl kazanımının şu ya da bu “somut” menfaat değil onların durmadan genişleyen birlikleri, örgütlenmeleri olduğunu, bu birlik ve örgütlenmelerin ulusal çapta iktidar mücadelesinin zemini olduğunu, “her sınıf mücadelesinin siyasal mücadele olduğu” tespitinden de proletaryanın ancak ulusal çapta yürütülecek siyasi bir mücadele ile sınıf olarak hareket edebileceği sonucunu çıkarmak gerektiğini konuştuk.
Bu bölümün “sınıf intiharı” olarak özetlenebilecek paragraflarının da soyut, genel bir olguyu yansıtmadığını, komünistlerle proleterler arasındaki bölümden hemen önce yer aldığının üzerinde durduk. Bu bağlamda bu kısımların işçi hareketinin gelişimi ve onun siyasi mücadelesine ilişkin tespitlerin ardından “siyasal mücadelenin deneyimine sahip, tarihin akışını bir bütün olarak kavrama üstünlüğüne erişen kesimlerin” kaderini işçi sınıfıyla buluşturması, yüzünü ona dönmesi ile komünist hareketin kendisine dair bir değerlendirme olduğunu ele aldık.
“Proleterler ve Komünistler” bölümünü tartıştığımız üçüncü hafta “Komünist Birlik Merkez Komitesi’nin Birliğe Çağrısı”nı ve Marx’ın Komünist Birlik hala varlığını sürdürüyorken yazdığı Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nin köylülükle ittifak, iktidar sorunu ve diktatörlükle ilgili kısımlarından da yararlandık.
Bu bölümde komünistlerin diğer işçi partilerinden “kısmi çıkarlar karşısında bütünsel çıkarları, ulusal çıkarlar karşısında uluslararası çıkarları savunmalarıyla” ayırt edileceğini, komünistlerin bu ayırımları haricinde işçi hareketi içerisindeki diğer partilerin karşısına sekter ve doktriner ilkelerle dikilmediklerini konuştuk. Proletaryanın bütünsel ve uluslararası çıkarlarının burjuvaziyi devirerek iktidarı alması olduğunu, devrimde atması gereken ilk adımın demokrasi savaşını kazanarak kendini egemen sınıf konumuna yükseltmek olduğunu ve komünistlerin asıl ayrımının da bu mücadeleye önderlik etmekte yattığının üzerinde durduk.
Proleter devrimi ile iktidarı alıp sermayeyi burjuvazinin elinden despotik yöntemlerle kerte kerte sökme perspektifine rağmen Komünist Manifesto’da niçin proletarya diktatörlüğüne ilişkin bir ifadenin yer almadığı üzerinde de durduk. Bu kavramın kazanılmasının 1848 Devrimlerinin işaret fişeği olan Fransa’daki Şubat Devrimi’nin yenilgisi, Haziran Ayaklanması’nın bastırılması sonucu çıkan derslerle mümkün olduğunu, “Merkez Komitesi’nin Komünist Birlik’e Çağrısı”nın da devrim süreci içerisinde kazanılan dersleri yansıttığını belirttik.
“Sosyalist ve Komünist Literatür” başlıklı üçüncü bölümü tartışırken bu bölümde belki tarihsel olarak yok olmaya mahkûm aristokrasiyle birlikte yok olacağı belirtilen “feodal sosyalizm” dışında ele alınan akımların bugün var olmadığına, bu bölümlerin güncel olmadığına yönelik eleştirilerin yanlışlığı üzerinde durduk. Hâkim ideoloji burjuva ideolojisi olduğuna, bu akımlar esas olarak burjuvazinin çerçevesinden bakarak, onun görüşlerini işçi sınıfı içerisine taşıdığına ve burjuvazi de yerli yerinde durduğuna göre bu akımların ancak burjuvazi ile birlikte tarih sahnesinden silinebileceğini ele aldık. Küçük burjuva ve burjuva sosyalizmi başlıkları altında eleştirilen görüşlerin, eğilimlerin bugün güncel olduğuna, yapılması gerekenin o gün olduğu gibi bugün de işçi hareketi içerisine burjuvazinin görüşlerini taşıyan bu akımların eğilimleri üzerinden açığa çıkarılıp sergilenmesi ve bunlara karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurguladık.
“Komünistlerin Çeşitli Muhalefet Partileri Karşısındaki Tutumları”nı konuştuğumuz son hafta ise Komünist Manifesto’nun mimarisi içerisinde önce teorik ve genel çerçevenin ortaya konulduğunu, buradan devrim stratejisinin ve ittifakların tarif edildiğini, bunun içerisinde komünist akımın kendisine dair değerlendirmelerin de yer aldığını, işçi hareketi içindeki diğer akımlardan farklarının sergilendiğini ve en son ele aldığımız bölümde de tek tek ülkelerde komünistlerin izleyeceği taktiklerin ele alınarak soyuttan somuta ilerleyen bir metod izlendiğini ele aldık. Bu bağlamda komünistlerin her ülkede devrimci hareketleri destekleyen, onlarla buluşma imkanı yaratmayı hedefleyen taktiklerini 1848 devrimleri ışığında ele aldık.
Gotha Programı’nın ve Erfurt Programı’nın eleştirilerini iki ayrı oturumda tartıştık. Okumalarımızda Komünistlerin Gözüyle Siyasal Portreler broşüründen Ferdinand Lassalle portresinden de faydalandık.
Tartışmaları yürütürken Marksizm’in programatik mirası anlamına gelen Komünist Manifesto’yu ortaya çıkaran örgütün yerinde yeller esmeye başladıktan sonra bu mirasın ya hasıraltı edildiğinin ya da açıktan ona saldırıldığının üzerinde durduk. Programatik mirasa sahip çıkmanın önemi ile Lenin’in Rusya’da “eleştiri özgürlükçülerine” karşı verdiği mücadelede niçin Gotha Programı’nın “ileriye doğru atılan her adım bir düzine programdan yeğdir” saptamasının çarpıtılmasına karşı mücadele ettiği ile bağlar kurduk. İkinci Enternasyonal’den kopuşun ardından Lenin’in Marksizmin devlet öğretisi ve teorik mirasının arkeolojik kazı ile bulunup çıkarılması gerektiği tespitlerinin Komünist Birlik’in tasfiyesinin ardından gelen süreç ile Gotha Kongresi ile birlikte Marksizm ile oportünizmin birbirine karıştırıldığı dönemeçle ilintili olduğunu tartıştık.
Marx ve Engels’in bu dönemeçlerdeki olumsuz rolü üzerinde de durduk. “Proletarya diktatörlüğü” formülasyonu gibi bir dizi katkının yer aldığı Gotha Programı’nın Eleştirisi’nin komünist parti bünyesinde üretilmediğini, Marx ve Engels’in görüşlerinin gereği olan pratik ve örgütsel adımları atmayıp “söyledim ve ruhumu kurtardım” tutumu içerisinde oportünizmle aynı zeminde durarak onunla dövüşmeyi tercih ettiklerini ve oportünizmin Marksizm’e galebe çalmasının karşısında duramadıklarını konuştuk. Engels’in özellikle Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları’na önsözünde sokak savaşlarının bitmediğine dair tüm ihtiyat kayıtlarının Alman Sosyal Demokratları tarafından metinden çıkarılıp uysal bir barışsever olarak resmedilmesinin de bu tutumlarından bağımsız olmadığını, Engels’in Erfurt Programı eleştirilerinin de onu “bilim zemininde” gördüğü müddetçe eleştiri değil tasdik unsuru olarak kullanıldığına işaret ettik.
Tüm bunlarla birlikte, Lenin’in sözünü ettiği “arkeolojik kazı” ile birlikte Marksizm öğretisinin onun oportünizmle bulamaç edilmiş, kızıllığını zedeleyen lekelerden arındırılması ancak oportünizmle bağını örgütsel olarak koparan Bolşevik Parti ile birlikte mümkün olmuştur. Bu anlamıyla Marx ve Engels’in eleştirilerindeki katkıları güncelliğini korumaktadır.
Emeğin ne olduğu, halkların kardeşliği sloganının burjuva içeriğinin sergilenmesi ve proletarya diktatörlüğü formülasyonu bu katkıların başında gelir.
Marksizm’e göre emek, yüce bir değer değil tarihsel, maddi, farklı biçimleri olan toplumsal bir ilişkidir. Bunun bir düzeyi doğayla insan arasındaki maddi ilişki olarak, insanın doğayı dönüştürücü faaliyeti olarak, zahmet olarak emektir. Bu, zorunlu, biyolojik ve tarihsel olarak evrenseldir.
İkinci düzeyse ücretli emek, yani emek gücünün sermaye tarafından kiralandığı, özü itibarıyla ücretli kölelik düzeni olan emektir. Sermayenin özel ve temel ürünü olarak emektir. İnsanın üretici kapasitesine yabancılaştığı, olumlanacak değil ortadan kaldırılması gereken emektir. Tarihsel ve geçici bir kategoridir.
Üçüncüsü ise amaçlı, yaratıcı, tasarlayan insanın özgürleştirici faaliyeti olarak emektir. Bu emek toplumsal olarak koordine edilen bir faaliyeti ifade eder. Komünist toplumda kalıcı olan, bilakis koşullarının genelleştirileceği emektir.
Ücretli emeğin dayandığı toplumsal ilişkiler (meta mübadelesine dayanan kapitalist üretim tarzı) ise eşit olmayanlar arasında kurulmuş bir eşitlik ilişkisini gerektirir. Meta üretiminin temeli olarak insanlığın farklı ihtiyaçlarına hitap edip hepsi de farklı şekilde üretilen metaların değiş tokuş edilebilmesi için bunlar arasında bir eşitlik ilişkisi kurulması gerekir. Eşitliğin olması içinse eşitliği ölçen, eşit olduğu iddia edilenlerin dışında bir ölçütün var olması gerekir. Bu ölçüt paradır.
Adalet ise hukuk önünde eşitlik anlamına gelir. Hukukun var olması için ise devletin var olması gerekir. Bu anlamıyla eşitliği ve adaleti savunmak, zorunlu olarak paranın ve devletin varlığını savunmaktır. Marksizm açısından bunlar, burjuvazinin mutlak ve ebedi olarak gösterdiği safsatalardır.
Eşitlik, burjuva toplumunda var olan aldatmacayı gizli kılar. Emekçilerin üretim araçlarından koparıldığı, mahrum bırakıldığı, insanlığın esarete mahkûm edildiği koşullarda emekçinin kanun önünde burjuvaziyle formal olarak eşit olması asıl eşitsizlikleri ve sömürüyü perdeler. Bu nedenle Marksizm, eşitlik ve adaletten değil, özgür üreticilerin gönüllü birliğinden söz eder. Özgürlük talebi ise ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması ile mümkün olur.
Halkların kardeşliği sloganı da eşitlik ve adalet gibi eşit olmayanlar arasında bir eşitlik ilişkisi kurar. Uluslararasındaki eşitsizlikleri, sömürüyü sınıfsal bağlamından koparır. Ulusal baskıyı perdeler. Onu burjuvazi için kabul edilebilir düzeyde soyut bir dayanışma ilişkisine indirger. Marksizm ise bunun yerine proleter enternasyonalizmini koyar.
1848 devrimleri süreci içerisinde Komünist Birlik, Manifesto’nun egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya olarak ifade ettiği devlet örgütlenmesini, proletarya diktatörlüğü olarak somutluyordu. Marx, Fransa’daki Sınıf Savaşımları’nda bu konuda şöyle yazıyordu:
“Proletarya, giderek, devrimci sosyalizmin, yani burjuvazinin Blanqui adını taktığı komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, bütün sınıf ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasına, sınıfların dayandığı bütün üretim ilişkilerinin, bu üretim ilişkilerine karşılık düşen bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasına, bu toplumsal ilişkilerin dayandığı bütün fikirlerin devrimci bir şekilde değişikliğe uğraması için zorunlu geçiş noktası olarak devrimin sürekliliğinin, proletaryanın sınıf diktatörlüğünün ilanıdır.”
Bu yöndeki en net formülasyon, Gotha Programının Eleştirisi’nde yer alır:
“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”
Gülsuyu’ndan İşçiler










