Azadi Ayaklanması’nın yüzüncü yılına girdik. Resmi ideolojide de, sol içerisinde de “Şeyh Said Ayaklanması” diye adlandırılarak sıklıkla gericiliğinden, şeriatçılığından veya feodalliğinden dem vurulan ancak esasen bağımsızlıkçı bir ulusal başkaldırı olan Azadi Ayaklanması’nı anmak, Kürdistan ulusal sorununun tarihine ve bugününe ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda günümüzde de şovenizme ve sosyal-şovenizme karşı devrimci bir tutumu simgeleştiriyor.

Tam da bu sebeple, Azadi Ayaklanması’nın yüzüncü yılı vesilesiyle bir siyasi etkinliği, ön hazırlık çalışmalarıyla da beraber, birlikte örgütleme davetimizi Partizan, Komün, ESP, Mücadele Birliği ve Yeni Dünya İçin Çağrı’ya ilettik. En nihayetinde ortak bir örgütleme olmasa da, Yeni Dünya İçin Çağrı’nın konuşmacı olarak katılımıyla “Yüzüncü Yılında Azadi Ayaklanması” panelimizi, 6 Nisan Pazar günü, Kadıköy Feyk Sahne’de düzenledik. Panelin duyurusunu sol siyasetlere ulaştırarak onları etkinliğimize de davet ettik.

“Kürtlere Özgürlük, Ortadoğu’ya Barış; Bindestiya Kurdan, Bindestiya Karkeran E; Kahrolsun Ezen Ulus Şovenizmi!” şiarlı ozalitlerimizi panel yerine astık. Aynı zamanda, Yeni Dünya İçin Çağrı ve Köz olarak etkinlik öncesinde standlarımızı açtık.

Panel, moderatör yoldaşın Azadi Ayaklanması hakkındaki bu etkinliğin politik anlamını kısaca anlatıp programı tanıtmasıyla başladı. Ardından ilk turun ilk sözü Köz’e verildi.

Köz konuşmacısı, Türkiye’de siyasi krizin derinleştiği bir dönemde olduğumuzu belirterek böyle bir iklimde yüz yıl önce gerçekleşmiş Azadi Ayaklanması’na dair bir panel düzenlememizin anlamı üzerine konuşmaya başladı. Azadi Ayaklanması’nın aslında bugünle doğrudan ilgili olduğunu çünkü Türkiye’de ve Suriye’de süren içsavaşın emekçiler açısından temel gündeminin demokrasi savaşı olduğunu, bu iki coğrafyanın tam arasında ise Kürdistan sorununun bulunduğunu söyledi. Komünistlerin sorunlara bilimsel bir problem değil, işçi sınıfının kurtuluşunun bir parçası olarak yaklaştığını ve proletaryanın dünya çapında önderi olmak için siyasi mücadele verdiklerini belirten yoldaş, aynı zamanda Türkiye’de, Kürdistan’da ve Suriye’deki komünistlerin vermesi gereken mücadelelerin de farklı olduğunu dile getirdi. Dolayısıyla, bu üç coğrafyada Azadi Ayaklanması’nın aynı şekilde ele alınamayacağını söyledi. Yoldaş, Türk devletine karşı mücadele eden komünistler açısından, bu bahiste Azadi Ayaklanması’nı bastıran Türkiye Cumhuriyeti’nin karakteri, Türk milliyetçiliğinin karşıdevrimci, gerici temeli ve bunlara karşı verilmesi gereken mücadelenin temel ilkelerinin konuşulması gerektiğinin altını çizdi.

Yoldaş, hem hakim sınıf ideologları hem de sol tarafından Azadi Ayaklanması hakkında üretilen en temel üç hurafeyi özetledi: i) ayaklanma feodal bir karakterde olduğu için gerici bir nitelik taşır, ii) bu ayaklanmayı gerçekleştirenler İngiliz emperyalizmiyle işbirliği içerisinde olduğu için bastırılması da anti-emperyalist bir görevdir, iii) ayaklanma islamcı, hilafet yanlısı ve bu nedenle gericidir.

Bu üç saptamanın da temelsiz ve yanlış olduğunu söyleyen Köz konuşmacısı, ilk hurafeye dair feodalizmin yerel ve bölgesel değil, büyük bir siyasal sistemle bağlantılı düşünülmesi gerektiğini, 1908’den itibaren Osmanlı’da burjuva devrimi konsolide olurken merkezi bir idareden bağımsız bir feodal sistemden söz etmenin mümkün olmayacağını anlattı. İkinci olarak, İngiliz emperyalizminin ayaklanmayı desteklemeye değil, bastırmaya yönelik bir tutum aldığını söyledi. Üçüncü olarak ise, hilafet isteyen değil, hilafetin kaldırılmasına yönelik protestoları aslında milliyetçi temelde istismar etmek isteyen bir ayaklanma olduğunu açıkladı. Bu sebeple, ayaklanmayı bir dizi tarihsel tesadüf sonucu ortaya çıkmış bir figür ile anmak yerine, uzun bir süre boyunca ayaklanmayı ilmek ilmek örmeye çalışan Azadi örgütlenmesiyle adlandırmanın doğru olduğunu vurguladı. Yoldaş, Kürt başkaldırısına kara çalınan bu üç niteliği esasen Kürdistan’da değil, İstanbul ve Ankara’da aramak gerektiğini sebepleriyle açıkladı. Aynı zamanda, Türk milliyetçiliği ve Kürt milliyetçiliğinin kuruluşunun eşzamanlı gerçekleştiğini ancak tümüyle farklı hatlardan ilerlediğini anlatmaya başlayan yoldaş, bu farkın Türk milliyetçiliğinin aslında Osmanlı devletini ayakta tutmak için kullanılan bir devlet ideolojisi olmasından, Kürt milliyetçiliğinin ise devletsizliğinden ve kendilerine ezen devletlere karşı kitlesel bir halk mücadelesi vermesinden kaynaklandığını ifade etti.

Kürdistan’daki bu ulusal başkaldırıların Ekim Devrimi’ni ele almadan anlaşılamayacağını söyleyen yoldaş, kemalistlerin ve İngiltere’nin güdümündeki diğer uzantı burjuva ve sömürge hükümetlerinin Ekim Devrimi’ne set olduğunu ve karşıdevrimin elinin güçlenmesinin Kürt ayaklanmalarının ezilmesiyle eşzamanlı gerçekleştiğini vurguladı. Bu ayaklanmanın ilerici ve devrimci niteliğiyle Türk devletinin karşıdevrimci niteliğini ortaya koymadan Türkiye’deki sosyal-şovenizmle hesaplaşmanın mümkün olmayacağını belirtti. Sosyal-şovenizmi savunan kesimlerin sadece milliyetçi, devletçi fikirlerin peşinde gittiklerinden dolayı değil, asıl olarak devrimci bir partinin bağımsız varlığı konusunda tasfiyeci bir tutum takındıkları için bu çizgiye sürüklendiğini anlattı. Köz’ün ise bu topraklardaki acil görevin devrimci bir partinin yaratılması olduğunu söyleyerek böyle bir çağrıda bulunduğu için Azadi Ayaklanması ve şovenizm meselesini önemsediğini açıkladı. Aynı zamanda, bu ayaklanmanın başarıszlığının, Ekim Devrimi’nin başarısızlığı ve komünist hareketin Kürdistan’da komünist bir partiyi yaratamamış olmasıyla da yakından ilişkili olduğunu anlattı. Lozan’ın temelleri çökerken, Kürdistan’da ulusal başkaldırılar çok daha güçlüyken komünistler açısından Azadi Ayaklanması’nın derslerini çıkarmak ve Kürdistan’da komünist bir örgütlenmenin yaratılmak için enternasyonal desteği vermenin en önemli görev olduğunu vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.

Köz konuşmasının ardından Yeni Dünya İçin Çağrı söz aldı. Azadi Ayaklanması’nın Kürt ulusunun bilinçlenmesi ve bağımsızlığını kazanması doğrultusunda önemli olduğunu vurgulayarak ayaklanmanın nasıl gerçekleştiğini tarihsel olarak anlattı; Şeyh Said’in iç ihanetler ve provokasyonlar sonucu sürece sonradan dahil olduğunu söyledi. Şeyh Said ve arkadaşlarının esasen bağımsız Kürdistan istedikleri için asıldığını ancak mahkemede Şeyh Said’in şeriatı savunmasından yola çıkarak hem kemalist tarih yazımında hem o günün TKP’sinde ve bugün solun bir bölümünde yapılan propagandanın “ilerici cumhuriyete karşı gerici ayaklanma” temelinde olduğunu ifade etti.

Konuşmacı, YDİ Çağrı olarak değerlendirmelerini “Azadi Ayaklanması, Kürt ulusunun ulusal ayaklanmasıdır. Aynı zamanda ayaklanmanın feodal karakteri de vardır. Feodallikten kastımız şudur: Ayaklanmaya din ulemasının, şeyhlerin katılıp bu ayaklanmaya kendi karakterlerini vermesidir. Bu kuşkusuz ayaklanmanın ulusal bir ayaklanma olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.” diyerek özetledi. İbrahim Kaypakkaya’nın da ayaklanmanın hem milli hem feodal karakterine dikkat çekerek komünistlerin yapması gerekenin Kürt ulusunun milli baskıya karşı yönelen mücadelesini, ayaklanmanın demokratik muhtevasını desteklemek ama aynı zamanda ayaklanmanın feodal karakterini teşhir etmek, feodal beylerin kendi imtiyazları için mücadele etmesine karşı çıkmak şeklinde değerlendirdiğini, YDİ Çağrı olarak da bu tavrı doğru bulduklarını vurguladı. Aynı zamanda, Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla ikiye, Lozan ile de dörde bölünmüş Kürt ulusunun ayaklanmalarına İngiliz emperyalizmi doğrudan destek vermese de bunlardan faydalandığını dile getirdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne nitelikleri değişse de iki burjuva klik arasında mücadelenin sürdüğünü anlatan YDİ Çağrı konuşmacısı, bugün de Batıcı ve güya laik olan ile siyasal islamcı arasında devlete sahip olma mücadelesinin olduğunu söyledi. Kürt ulusal sorunun henüz çözülmediğini belirterek ulusal sorunun özünün “ezilen ulusun milli baskı altında olması, sahip olması gereken ulusal haklara sahip olmaması, kendi ulusal devletini kurma mücadelesi” olarak tanımladı. Kuzey’de “Asrın Çağrısı” denilen barış ve demokratik toplum çağrısının esasen sivil toplumcu olduğunu, demokrasinin sınıflarüstü olmadığını, çağrıda dile getirilen eşitliğin de kapitalist toplumda mümkün olmadığını açıkladı. Kürt hareketinin bu çağrıya yönelik ne yapacağının henüz net olmadığını ancak silahlı mücadeleye devam etmek gerektiğini düşünen ve düşünmeyen gruplar arasında bir bölünmenin kaçınılmaz olduğunu ifade etti. Aynı zamanda, bu çağrının şu anda devleti yöneten kesimin pozisyonlarını yansıttığını söyledi.

YDİ Çağrı, Kürt ulusal sorunun çözümünün, yani anti-emperyalist, demokratik bir Kürt devleti kurulmasının yolunun ancak dört sömürgeci devletin yıkılmasıyla, iç içe geçmiş ortak devrimlerle mümkün olduğunu vurguladı. Sosyalist devrimin olmadığı, güçlü bir uluslararası komünist hareket olmadığı ve parçalardaki mücadelelerin de kendi güçleriyle ulusal devleti kuramadıkları bugünkü koşullarda, bir emperyalist güç kendi çıkarları açısından Kürt devletinin kurulmasını gerekli görmedikçe günümüzde bir Kürt devletinin kurulmasının imkanının olmadığını söyledi. Kuzey için ise Kuzey Kürdistan-Türkiye ortak devriminin yoluyla Türk devletinin yıkılmasının ardından Kuzey’de bir sandık kurulacağını, Kürt ulusunun nasıl yaşamak istediğine kendisinin karar vereceğini açıkladı. Komünistlerin her ne kadar ezilen ulusun bağımsız devlet hakkını savunsa da bu hak pratik olarak gündeme geldiğinde işçi sınıfının çıkarları açısından düşüneceğini, yani ayrı bağımsız devletler yerine eşit haklar temelinde bir arada kalarak emperyalizme karşı ortak mücadeleden yana olduklarını açıklayarak konuşmasını sonlandırdı.

İlk turun ardından dinleyicilerin sorularını sorduğu, görüşlerini ifade ettiği canlı ve verimli bir soru-görüş bölümü gerçekleşti. Kısa bir moladan sonra ikinci tur konuşmalarına devam etmek üzere YDİ Çağrı söz aldı.

YDİ Çağrı konuşmacısı, Azadi Ayaklanması’nın feodal karakterine ilişkin soruları, feodalizm dendiğinde akla sadece feodal üretim tarzının gelmemesi gerektiğini; aşiret ilişkisi, namus, gelenek görenekler, din gibi feodal kalıntıların da feodalizme işaret olduğunu açıklayarak yanıtladı. Bugün de Türkiye’de feodalizm olmasa da feodal artıkların var olduğunu belirtti. Azadi Ayaklanması’nın gerçekleştiği dönemde Türkiye’nin yarı-feodal olduğunu, kapitalizmin bir bütün olarak egemen olmadığını söyledi. Ayaklanmanın feodal yanını, bu ayaklanmaya dahil olan şeyhlerin, toprak beylerin ve ağalarının kendi imtiyazlarını korumaya yönelik emellerinden ileri geldiğini dile getirdi.

Sorulara cevaben Azadi Ayaklanması’nı ilerici-gerici-devrimciliğe dair kavram tartışmalarının ikiliğine sıkıştırmamak gerektiğini, ezilen ulusun bağımsızlık ve ulusal baskıya karşı mücadelesinin elbette ilerici olduğunu çünkü tarihin tekerini ileriye doğru götürdüğünü vurguladı. Egemen ulus ve ezilen ulus milliyetçiliğini ayırmak gerektiğin; ilkinin hiçbir haklı ve ileri yanının olmadığını, ikincisinin ise demokratik muhtevası olmasından kaynaklı ilerici olduğunu, komünistlerin de bu sebeple kayıtsız şartsız desteklemesi gerektiğini, aksi takdirde her türlü milliyetçiliğe karşı olma pozisyonunun sosyal-şovenizme düştüğünü anlattı. Egemen ulus komünistlerinin esas görevinin kendi milliyetçiliğine karşı mücadele etmek ve Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkını savunmak olduğunu; ezilen ulus komünistlerinin de eşit ve özgür şartlarda birleşme propagandası yapması gerektiğini açıkladı.

İşgale karşı mücadele etmenin meşru ve haklı olduğunu söyleyen YDİ Çağrı konuşmacısı, bu gerçeği teslim ettikten sonra örgütün niteliğine bakmak gerektiğini belirtti. Hamas’a ilişkin soruya, gerici, şeriatçı bir devlet uğruna mücadele ettiği için komünistlerin desteklememesi gerektiğini söyleyerek cevap verdi.

Stalin’in ulusal hareketin her yerde aynı biçimde ortaya çıkmadığına dair sözüne atıfta bulunarak, tek bir biçimi olmayan ulusal hareketin “ezilen ulusun milli baskıya karşı mücadelesi, kendi ulusal haklarını talep etmesi ve bağımsız bir devlet kurma mücadelesi” olduğunu vurguladı. Bugün bu uğurda ne olursa olsun mücadele eden PKK’nin de Barzani’nin de kendi ulusal devletini kurup egemen hale gelmediği için ulusal hareket olduğunu söyledi. Konuşmacı, burjuvazinin iktidarı sürdüğü müddetçe ulusal sorunun gerçek anlamda çözülemeyeceğini ve tek çözüm yönteminin proletarya önderliğindeki devrim olduğunu da vurguladı. YDİ Çağrı, Lenin’in her devrimin temel meselesi siyasi iktidar meselesi sözüne atıfla Türkiye-Kuzey Kürdistan ortak devrimine ilişkin soruları her iki yerde de ortak düşmanın ve iktidarın Türkiye Cumhuriyeti devletinde olduğunu söyleyerek cevapladı. Parçalardaki devrimin hedeflerinin hakim devletler olması gerektiğinin altını çizdi.

TKP ile Komintern ilişkisine dair gelen soruları, TKP’nin yaptığı yanlışların hesabını Komintern’den sormamak gerektiğini söyleyerek yanıtladı. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin emperyalistlerin SSCB’ye karşı saldırı üssü olmamasına yönelik siyasetini TKP’nin alıp Türkiye’ye birebir uygulamasının hata olduğunu vurguladı. TKP’nin görevinin kemalizmi soldan desteklemek değil, devrimin esas hedefi olan kemalist iktidarı yıkmak olduğunu ifade etti. Sovyetler Birliği’nin ya da Komintern’in de buna müdahale etmemesinin yanlış olduğunu söyleyerek bunun Komintern’in proleter dünya devrimi açısından Türkiye’yi önemli görmemesinden kaynaklı olduğunu söyledi. YDİ Çağrı konuşmacısı, günümüz açısından da komünistlerin yapması gerekenin devrime önderlik edecek bir komünist partiyi inşa etmek olduğunu söyleyerek sözlerini noktaladı.

YDİ Çağrı’nın ardından son konuşmayı yapmak üzere sözü Köz aldı.

Bu konuyu tartışırken sosyal-şovenizmin uzun zamandır hakim olduğu, 10 Kasımlara 29 Ekimlere selam durulduğu ve İmamoğlu eylemlerinde de görüldüğü üzere milliyetçiliğin pompalandığı bir iklimde, iki siyasetin Azadi Ayaklanması’nın yüzüncü yılında kemalist devletin karşıdevrimciliğini konuşmamızın ortak bir devrimci tutumu temsil ettiğini vurguladı. Bu görüşleri savunan daha fazla siyasi akım olsa da burada alınan tutumun da Türkiye’de sol içerisindeki sosyal-şovenizme ve Türk şovenizmine karşı bir duruş sergilediğini söyledi. Bunu akılda tutarak tartışmak gerektiğini ekledi.

Konu Kürdistan olunca herkesin şaşı bakmasının sebepleri üzerine konuşan yoldaş, siyasi bir mücadele olan komünizmin de ancak partili verilebileceğini, uzun zamandır komünizmi temsil etme iddiasında olan böyle bir parti ve otoritenin olmadığını, bu yüzden aslında diğer konularda da şaşı bakıldığını anlattı. Komünist Enternasyonal’in kendi içerisinde ayrışmalar yaşayarak uluslararası komünist hareket için bir merkez olma niteliğini yitirdiğini, Kürdistan meselesinin de bununla eşzamanlı gerçekleştiğini vurguladı. Bu rehberlik görevini üstlenemeyişin Komünist Enternasyonal için bir kriz durumu olduğunu, bunun nasıl ve neden olduğunu sormamız gerektiğini ifade etti.

Türkiye’deki komünistlerin bu sorunu yalnızca Kürdistan’da komünist bir partinin kurulmayışıyla açıklamasının sorumsuzluk olacağını, bütün emperyalistlerin Kürdistan’da kavga ettiği, Komintern’in yirmi bir koşulundan birinin “kendi sömürgelerine karşı mücadele et” olduğu, Filistin’in parçalandığı bir coğrafyada bunun yalnızca Sovyet komünistlerinin de değil, işgal ordusu Kürdistan’da duran Fransız komünistlerinin de sorunu ve eksikliği olduğunu söyledi.

Yoldaş, Batı’da, Polonya’da Kızıl Ordu’nun durdurulmasıyla, Doğu’da ise önce menşeviklerin Transkafkasya burjuva devletleriyle İngilizlerin çekmeye çalıştığı set ile, bu başarısız olunca da bu sefer kemalistlerin tahkim edilmesiyle Ekim Devrimi’nin ve komünist hareketin frenlendiğini anlattı. Kürdistan meselesinin tam bu sırada olduğunu, uluslararası komünist hareketin soruna bu sınır bölgelerinde Batı’daki gibi devrimci partileri tahkim etmeye yönelik bir pozisyon takınmadığını söyledi. Lozan’ın emperyalizme vurulmuş bir darbe olarak selamlanmasının Komintern’in o dönemki ilkeleriyle bağdaşmayan tutumlar olduğunu ancak bunların sonrasında “burjuva devletlerin zaman zaman desteklenebileceği/içine girilebileceği; burjuva karakterde de olsa bir devletin emperyalizme karşı durabileceği” şeklindeki ana çizgi haline geldiğini vurguladı. Sovyet hükümetinin bu anlaşmaları yapmak zorunda olduğunu ancak bunların komünist hareketin politikası olamayacağını söyleyen yoldaş, Komünist Enternasyonal’in bu konudaki yanlış politikalarıyla hesaplaşmanın aynı zamanda uluslararası komünist hareketin sonrasındaki isabetsiz politikalarıyla da hesaplaşmak olduğunun altını çizdi. Bunların mecburen olduğunu söylemeyeceksek hangi siyasi hatalar nedeniyle olduğunu tarif etmemiz, daha fazla konuşmamız gerektiğini, Kürdistan’ın da tam da bu nedenle önemli ve en çok şaşı bakılan mesele olduğunu söyledi. Asıl şaşı bakmalarının devrim ve karşıdevrim karşı karşıya geldiğinde ortaya çıktığını belirten yoldaş, Kürdistan sorununun yüz yıldır buz gibi bir devrim sorunu olduğu ve bu devletin yüz senedir orada kendi otoritesini tahkim edemediği için bütün reformist ve menşevik akımların bu konu açıldığında ıslık çaldığını dile getirdi.

Komünist Manifesto geleneğinden geldiğimizi söyleyen yoldaş, ilk cümlesinde ifade edildiği gibi komünistlerin her zaman her yerde bütün sorunlara sınıf mücadelesi temelinden baktıklarını hatırlattı. Ulusal sorunun da sınıf sorunu, bir ulusal burjuvazinin kendi devletini/kendi sınıf hakimiyetini kurma sorunu olduğunu vurguladı. Bu nedenle ulusal soruna da burjuva devrimi sorununa baktığımız gibi bakmamız gerektiğini ve 1848’den beri burjuvazinin işçi sınıfının silahlı devlete karşı doğrultmasından korkan işçi sınıfından korktuğu için karşıdevrim kampında olduğunu anlattı. Buradan yola çıkarak Luxemburg ve Troçki’nin, bu sorunların çözümünü “emperyalizm çağında namümkün, sosyalizmde ise gereksiz” gören, Lenin’in “emperyalist ekonomizm” dediği bir pozisyonda olduklarını söyledi. Lenin’i Lenin yapanın ekonomizme karşı mücadelede demokrasi mücadelesinin dar anlamda iktisadi bir mesele olarak kavranışına karşı çıkışı olduğunu ve burjuvasız burjuva devrimi savunduğunu vurguladı.

Wilson’ın UKKTH ilkesinin, “her tarafta ulus devletler kurmanızı destekliyoruz ve Sovyet Cumhuriyeti olarak sizinle ittifak yapacağız” diyen Ekim Devrimi’ne karşı bir sönümlendirici bir hamle olduğunu anlatan yoldaş, Wilson’ın ulusal sorunu bir referandum sorununa indirgediğini, bolşeviklerin ise devlet kurma hakkı olarak gördüğünün altını çizdi. Vietnam Komünist Partisi gibi bir hareket olan, Sovyetler Birliği yanlısı PKK’nin de Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra İtalyan Komünist Partisi gibi, hatta mücadele hattında olduğu için ondan da daha hızlı bir şekilde evrildiğini anlattı. Bizim Kürdistan meselesinde Ekim Devrimi ve Sovyetlerin olmadığı durumda “artık olmaz” diyemeceğimizi, Lenin’in 1916’da İrlanda’daki Paskalya Ayaklanması’na baktığında gördüğü devrimin nesnelliğinin, bugün Kürtlerin gücü ve Türkiye ile Suriye devletleri için düşündüğümüzde hayli hayli gerçekçi olduğunu vurguladı. Aynı zamanda Azadi Ayaklanması’nın objektif olarak Türk devletine karşı ve ilerici bir hareket olduğunu anlattı.

Köz konuşmacısı, aşiret ile feodalitenin hiçbir ilişkisi olmadığını, Marx’ın Vera Zasuliç’e mektubunda obschinalardan yola çıkarak Rusya’da komünizme daha erken geçileceğini söylediğini hatırlatarak Kürdistan’daki düzenin de daha farklı ve eşitlikçi olduğunu açıkladı. Gerçekten feodal bir yapı olsa, Türkiye’deki sosyalist hareketin merkez komitelerinin %75’inin de Kürtlerden çıkmayacağını söyledi. Kapitalizm öncesi, sosyalizme daha açık ve mobilize olmuş bir halk hareketinin varlığına değindi. Kürdistan’daki hareketin yenilgisine dair olan soruları, Nasturi Ayaklanması’nın da aslında kemalistlerin bir provokasyonu olduğunu, Kürtlerin Türk devletine inandığı için değil orduda büyük bir ayaklanma örgütlemeye çalıştıkları için kaldıklarını ancak kemalistlerin bunu boşa düşürdüğünü anlatarak cevapladı. Bunun, aynı zamanda, emperyalizm çağının ulusal kurtuluş mücadeleleri ve proleter devrimler çağı olduğu tespitiyle uyumlu olduğunu çünkü emperyalistlerin de, tıpkı burjuvazi nasıl proletaryayı silahlandırıyorsa, kendi savaşlarında ezilen ulusları silahlandırdığını söyledi. Çanakkale’de savaşan, Ermenilerin üstüne Hamidiye Alayları’nın parçası olarak yürüyen Kürtlerin de daha sonrasında ulusal uyanış içinde haklı, doğru ve ilerici pozisyona geldiklerini anlattı.

Kürtlerin yenilgisinin temel nedeninin partisizlik olduğunu vurgulayan yoldaş, bugün Lozan çatırdarken, Türkiye ve Suriye ciddi bir siyasi kriz içerisindeyken, Kürtler tarihinin siyasi, askeri, diplomatik ve kültürel mevziler anlamıyla en güçlü döneminde olduğunu söyledi. Bu durumlarda açmaz içindeki ulus devletlerden gelen saldırıların artacağını ekledi. Bu açmazın Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki ezilenlerin özgürlüğüne giden yolda bir kaldıraç olması için dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da komünist bir partinin yaratılması ve bunların uluslararası bir merkez tarafından yönetilmesi gerektiğini vurguladı. Yoldaş, bu siyasi sorunlar hakkında daha fazla konuşma ve eylem birliklerinde buluşma çağrısıyla YDİ Çağrı’ya katkıları için teşekkür ederek sözlerini noktaladı.

Yaklaşık kırk beş kişinin katıldığı panelimiz böylelikle sona erdi. Köz’ün arkasında duran komünistler olarak, hem konuşmaların içeriğiyle hem de katılımcıların soru ve görüşleriyle daha canlı ve verimli tartışmaların yaşandığı etkinliğimizin, başta belirlediğimiz kaygı ve hedefler açısından başarılı geçtiğini düşünüyoruz. Kürt ulusunun bağımsızlıkçı bir başkaldırısı olan Azadi Ayaklanması’nın yüzüncü yılı vesilesiyle hakim şovenizm ve sosyal-şovenizme karşı ortak bir devrimci tutumu Yeni Dünya İçin Çağrı ile birlikte almış olmayı önemli buluyoruz. Bundan sonraki süreçte de komünistler olarak, bu ortak tutumu alabileceğimiz siyasetlerin bu panele katılanlarla sınırlı olmadığının bilinciyle bunun gerisine düşmeden hareket edeceğiz.

İstanbul’dan Komünistler