Aşağıdaki yazı sendika.org‘da açılan bir dosya kapsamında [Tartışma çağrısı: İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu] Köz imzalı olarak yayınlandı. Dosyaya bu linkten erişebilirsiniz: https://sendika.org/2026/08/tartisma-cagrisi-isci-sinifi-hareketinin-yeni-dogrultusu-751664
İşçi sınıfı hareketi, sınıflar mücadelesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla hareketin durumuna ilişkin bir değerlendirme de parçası olduğu sınıflar mücadelesinin aktüel dinamiklerine ilişkin bir değerlendirme üzerinden yapılmak zorundadır. İçinde yer aldığımız sınıflar mücadelesinin tablosunu çıkarmak için düşman sınıf burjuvazinin ve saflarında yer aldığımız işçi sınıfının örgütlerine, sorunlarına ve imkanlarına bakmak gerekir. Somut durumda bu tür bir analiz; Türkiye burjuvazisinin başlıca örgütü olan devlet ve mevcut 12 Eylül rejimi, rejimin bekçisi olan burjuva hükümeti, hükümete karşı emekçileri de peşine takan burjuva muhalefeti, bu çatışmada belirleyici fakat bağımsız olmayan sol hareket, sınıf içinde bağımsız ve militan bir çalışma örmek için mücadele eden sınıf örgütleri ve bu örgütlerin karşılarına aldıkları sendikal bürokrasi, işçi sınıfı içindeki geniş örgütsüz yığınların durumu ve eğilimleri titizlikle ele alınarak yapılmalıdır. Bu sebeple biz de işçi sınıfı hareketinin durumuna ve mücadele rotasına ilişkin bir tartışmanın önünü açmayı hedefleyen bu dosyaya, içinde yer aldığımız sınıflar mücadelesinin tablosunu çizerek başlayacağız.
Hükümet Geriliyor
Türkiye’de burjuva demokrasisi bir kriz içinde. Bu durum burjuva hükümetinin olduğu kadar burjuva muhalefetinin de elini zayıflatıyor. Erdoğan’ın yerel seçimler sonrası Özgür Özel ile başlattığı “normalleşme”nin yerini, rejimin köklü bir kurumu olan CHP’nin saldırıların hedefi haline geldiği ve Öcalan’ın “kurucu lider” olarak tanınarak masaya oturduğu “çözüm süreci”ne bırakmasına bakarak, Erdoğan’ın beslemeye çalıştığı güç illüzyonuna kapılmamak gerekir.
Erdoğan, yargısından parlamentosuna, rejimin kurumlarını ortadan kaldıracak güce sahip olmadığı için attığı her politik adımı bu kurumların işleyişi içinde, hukuki bir kılıfa uydurmak zorunda kalıyor. Üstelik tüm bu süreçte yaptığı ittifaklar kendisini değil, işbirliği yaptığı aktörleri güçlendiriyor. 7 Haziran’da HDP’nin barajı aşmasıyla tek başına iktidar olamayınca, MHP’nin eline sarıldı. MHP’nin devlet içindeki ağırlığı artarken bu ittifaktan doğan iç savaşın ekonomik ve siyasi yükü Erdoğan’ın sırtına kaldı. 2024 seçimlerinden sonra anayasa değişikliği/erken seçim sıkışmışlığını çözmek için normalleşme adımları attı. Erdoğan’ın CHP ile barışırken iç savaşın sorumluluğunu MHP’ye yükleyip ondan kurtulma girişimi, Bahçeli’nin Öcalan çıkışıyla çöktü. CHP ile normalleşmenin yerini yeni bir çözüm süreci aldı. Şimdi 2028’de yeniden cumhurbaşkanı adayı olmak için ya bir erken seçime ya da bir anayasa değişikliğine ihtiyacı var ama Erdoğan her iki seçenek için de muhalefetin rızasına muhtaç.
Sandık Yolu Başarısızlığa Mahkum
Ne var ki hükümetin bu zayıflığı Amerikancı muhalefetin kendiliğinden güçlenmesine yol açmıyor. Tersine, o da zayıflıyor. Kılıçdaroğlu’nun taşıyıcılığını üstlendiği ve 2023 Cumhurbaşkanı seçiminde Altılı Masa’nın kurulmasıyla “zirveye” ulaşan %50+1 projesinin başarısızlığı hızla gözler önüne serildi. O günden bugüne aktörler değişti, mutlak butlan kararıyla rejimin köklü partisi CHP tasfiye edildi, içinden Özel ve İmamoğlu’nun merkezinde durduğu Yeni Parti çıktı. Aktörler değişse de Amerikancı proje sürüyor. Proje sürdükçe, projenin gittikçe derinleşen açmazlarını yeni aktörler devralıyor. Kılıçdaroğlu’nun Amerikancı projesini bugün Özel’in Yeni Partisi üstleniyor.
Kılıçdaroğlu CHP’sinin yapamadığını Özel’in Yeni Partisi de yapamayacak. Çünkü Türkiye’deki Amerikancı proje, ayrı ama birbirleriyle ilişkili üç zeminde sıkışıyor. Birincisi, ABD zayıfladıkça, onun öncülüğünde kurulmuş dünya düzenini yeniden toparlama projesi de zayıflıyor. Dolayısıyla krizde olan Amerikancı düzenin restorasyonunu savunan projelerin başarı ihtimali dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de giderek düşüyor. İkincisi, Amerikancı projenin Türkiye’deki hedefi, Erdoğan’dan 12 Eylül rejiminin kurumlarına dayanarak seçim yoluyla kurtulmak ve bu rejimi yeniden tahkim etmekti. Oysa projenin dayandığı rejimin kendisi kriz içinde. Rejimin tüm kurumlarının altı oyulurken, projenin vaat ettiği restorasyonun maddi zemini artık yok. Üçüncüsü, Altılı Masa’nın dağılması Amerikancı projeyi bitirmedi ama mutlak butlan kararıyla CHP’nin bölünmesi, vakti zamanında Kılıçdaroğlu’nun başa getirilmesiyle projenin bir numaralı taşıyıcısı olan CHP’nin hem rejim hem de Amerikancı proje içerisindeki eski rolünü zedeledi. Bunun yanı sıra Amerikancı projenin ihtiyaç duyduğu seçim ittifakı ile bugün o projeyi üstlenerek sürdüren Özel’in mevcut durumu arasında da bir uyumsuzluk var. Projenin tutması için partilerin sağ bir çizgide buluştuğu, solun etkisinin törpülendiği ama soldan gizli ya da açık destek alınabileceği, kısacası en geniş düzen bloğunu kurabilecek birleştirici ve düşük profilli bir cumhurbaşkanı adayı gerekiyor. Ekmeleddin’den Kılıçdaroğlu’na varan isimler bu profile göre seçilmişti. Bugün ise Özel barikatın önünde, TOMA’nın üstünde, daha “sol” bir görüntüyle hareket ediyor. Muhalefetin mevcut cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu, çatışmaların merkezindeki isim. Bu görüntü, %50+1 hesabının gerektirdiği düşük profilli ve düzen partilerini sağda buluşturabilecek ortak aday profiliyle çelişiyor.
Emekçiler Bu Çatışmanın Neresinde?
Başka bir deyişle, içinden geçtiğimiz sürecin özgün yanı ne düzen içi aktörlerin gücünde ne izledikleri stratejilerde ne de bu stratejilerin başarı ihtimalinde aranmalı. Özgünlük, bugün Özel’in merkezinde durduğu Amerikancı muhalefetin benimsediği çizginin emekçi hareketi üzerindeki etkisinde. Özel’in, hükümetin saldırılarının hedefi haline gelmiş, CHP’nin “günahlarından” arınmış, sokakla bağını artıran “sosyal demokrat” bir kimlik ve söylemle sunulan yeni çizgisi, emekçi hareketi üzerinde daha büyük bir siyasi basınç yaratıyor; onun Yeni Parti etrafında daha kolay bir şekilde toparlanmasına kapı aralıyor. Bugün emekçi hareketinin önündeki en büyük tehlike de bu.
Ancak bu tehlikenin sebebini sadece CHP ve Yeni Parti ile açıklamak eksik ve yanlış olur. Zira Türkiye’deki muhalefet koltuğunu dün CHP’nin bugün ise Özel’in doldurabilmesinin koşullarından biri, HDP’nin siyaset sahnesinden çekilmesi oldu. 7 Haziran 2015’e kadar tarafsız ve eylemli bir çizgi izleyen HDP, iç savaşın başlamasıyla ve siyasi krizin derinleşmesiyle beraber eylem sahasından çekildi, CHP’ye örtülü destek vermeye başladı. 2019-2023 arasında bu destek açık seçim desteğine dönüştü. Böylece HDP’nin 2015’e kadar doldurduğu muhalefet alanı, giderek CHP’nin seçim merkezli muhalefetine açıldı. Son çözüm süreci bu geri çekilmeyi daha ileri taşıdı. DEM’in, çözüm sürecini merkeze alıp, AKP-CHP arasındaki mücadelede tarafsızlaşarak geri durması, işçi sınıfının en politik ve militan bölüğünü oluşturan tabanını siyasi mücadelenin dışına itti. Bu kitle bir yandan özgüven kazanarak güçlense de diğer yandan bağımsız bir siyasal doğrultudan yoksun kaldığı için giderek hareketsizleşti. Bu durum, Özgür Özel’in daha “sosyal demokrat” bir muhalefetle doldurmaya çalıştığı alanı genişletti.
Dolayısıyla böyle bir tabloda, siyaset sahasının dışına itilmiş Kürt emekçilerin bağımsız bir siyasi mücadeleye yeniden katılmasının koşullarını yaratmak, Türkiye’de emekçilerin mücadelesini büyütmek isteyenlerin önünde kritik bir görev olarak duruyor. Çünkü Kürt emekçileri siyasi mücadelenin bağımsız ve aktif bir tarafı haline getirmeden, Özel-İmamoğlu eksenindeki Amerikancı muhalefetin oyununu bozmak mümkün değil. Bu yüzden Kürt emekçilerin demokratik taleplerini bağımsız bir çizgide yükselten en geniş eylem birliklerini kurmak şart.
Bağımsız Bir Emekçi Hareketinin Dayanakları
Ancak bağımsız bir sınıf hareketi yaratmak isteyenlerin görevi yalnızca siyaset dışına itilmiş Kürt emekçileri yeniden bağımsız bir siyasi mücadele içine çekmek değil. Türkiye’deki işçilerin sermayeye karşı bağımsız mücadelesini örmek bu görevin diğer esas kaidesini teşkil ediyor. Halihazırda ilkini önemsesin ya da önemsemesin, hareketimiz içinde ikincisini yerine getirmeye çalışan güçler var. Biz de işçilerin sermayeye karşı mücadelesini örgütlemeye çalışan bu güçlerden biriyiz.
Son dönemde ses getiren maden işçileri, depo işçileri, özel sektör öğretmenleri, tersane ve inşaat işçilerinin direnişleri bu sebatkar ve militan güçlerin varlığından bağımsız ortaya çıkmadı. Tüm bu direnişler farklı alanlarda, farklı sektörlerde ve farklı sorunlarla karşı karşıya kalarak seyretse de hepsinin sahiplenilip büyütülmesi gereken bir ortak paydası var.
İlkin bu güçler, işçilerin temel hak ve talepleri için yürüttükleri mücadele içerisinde, sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda her renkten ve boydan burjuva partisinin “emekçi dostu” maskesinin düştüğünü görünür hale getiriyorlar. Burjuva partilerinin söylemiyle pratikleri arasındaki çelişkiyi, kısacası onların ikiyüzlü ve sınıf düşmanı karakterini emekçilerin bizzat kendi mücadeleleri içerisinde deneyimleyip görmesinin koşullarını yaratmış oluyorlar.
İkincisi, bu mücadelelerin içinde yer alanlar, yalnızca burjuva partilerinin sınırlarını emekçiler nezdinde görünür kılmakla kalmıyor, aynı zamanda onların etkisi altındaki sendikal bürokrasinin teslimiyetçi hudutlarını da aşmaya çalışıyorlar. Sendikayı yalnızca toplu sözleşme yapan bir örgüt olmaktan, sendikal mücadeleyi de işyeri sınırlarından çıkarıyorlar. Doruk Madencilik işçilerinin aylardır ödenmeyen ücret ve hak edişleri için Ankara’ya yürüyüşü, özel sektör öğretmenlerinin taban maaş hakkı için mücadeleyi “işverenle ücret pazarlığı”na indirgemeden Meclis Parkı’nı uzun süreli bir direniş alanına çevirmesi bu çabanın en güncel örnekleri. Bunun yanı sıra, eylem ve örgütlenme biçimlerini işçilerin doğrudan katılımına ve karar alma süreçlerine dahil olmasına olanak tanıyacak şekilde kurmaya gayret ediyorlar.
Üçüncüsü, bu hareketlerin hepsi tekil direnişlerin sınırlarını aşmanın, ortak bir mücadele ve dayanışma zemini yaratmanın önemini vurguluyorlar. Bunun için yalnızca forum ve etkinliklerde değil, bilfiil mücadele alanlarında da bir araya gelmeye çalışıyorlar. Bunun en somut örneklerinden biri İnşaat-İş ile Dev Yapı-İş’in Finans Merkezi şantiyelerinde yürüttükleri ortak mücadele deneyimiydi. Aynı sektörde örgütlenen iki farklı sendika, farklı taşeronlarda ve şantiyelerde çalışan işçilerin karşılaştığı sorunları tek tek çözmekle yetinmek yerine, “tüm şantiyeleri tek bir şantiye, tüm patronları tek bir patron” olarak ele alıp farklı taşeronlarda çalışan işçileri ortak talepler etrafında birleştirme hedefiyle hareket etti. Kendi dar sendikal çıkarları için rekabet etmek yerine, işçi sınıfının bütünsel ihtiyacını gözeterek ortak bir mücadele yürütmek için güçlerini birleştirdi.
Kısacası sermaye partilerinden ve onun etkisindeki sendikal bürokrasiden bağımsız bir doğrultuda, tekil direnişleri ortak bir mücadelede birleştirme arayışı, bütün bu güçlerin ortak eğilimini oluşturuyor.
Bu ortak eğilim 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi’nin kuruluşuyla bir üst noktaya taşınarak somutlandı. Bu inisiyatif, bir önceki yıl Taksim’de 1 Mayıs örgütlemek için bir araya gelmiş, “mücadeleci sendikalar” olarak anılan sınıf örgütlerinin ön açması sonunda kuruldu. Mücadeleci sendikalar, inisiyatifin daha geniş bir örgütsel toplamla kurulması için hamle yaptılar. 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi, bağımsız ve özgücüne güvenen bir tutumun sadece savunulabileceğini değil, aynı zamanda bir iradeyle buluştuğunda kitlesel olarak örgütlenebileceğini de gösterdi. İnisiyatifin başarısı, çeşitli örgütlü güçlerin kendi farklılıklarını emekçilerin ihtiyaç duyduğu bağımsız eylemin önüne koymamasıyla mümkün oldu. Bu nedenle sınıfın bağımsız mücadelesini savunan güçler açısından ileri taşınması gereken somut bir kazanımdı.
Emekçilerin Bağımsız Mücadelesi için Çalışanların En Geniş Eşgüdümünü Sağlamalıyız
Dolayısıyla bugün sıfırdan bir rota çizmeye çalışmıyoruz. Son yıllarda farklı sektörlerde ortaya çıkan mücadeleler bu rotanın maddi zeminini oluşturdu. 2026 1 Mayıs’ı ise bu birikime sahip farklı güçlerin ortak ve bağımsız bir zeminde buluşabileceğini gösterdi.
Ancak bu birikim hâlâ dağınık halde. Direnişler yalıtık ve kendi sınırları içinde kaldığı sürece her biri insan gücü, maddi imkân, deneyim ve siyasi etki bakımından kendi örgütlü kapasitesinin sınırlarına çarpıyor. Çoğu zaman mücadeleler arasında kurulan dayanışmanın; saldırı olduğunda, bir direniş zayıfladığında ya da kendi kapasitesini aşacak ölçüde büyüdüğünde geçici biçimlerde kalması da bu ihtiyacı ortadan kaldırmıyor, tersine büyütüyor. Tek tek direnişlerde elde edilen kazanımlar, dersler ve biriktirilen imkanlar emekçilerin ortak mücadele deneyimine ve imkanlarına dönüşemiyor. Hakim sınıf içindeki çatışmaların sertleştiği bir dönemde, hareketimizin parçalı ve dağınık durumu, emekçileri sermaye partilerinin etkisine daha da açık hale getiriyor.
Bu cendereden çıkmanın ilk adımı, emekçilerin bağımsız mücadelesini büyütmek isteyen güçler arasında daha düzenli ve sıkı bağlar kurmak olmalı. Bu ilişkilenmenin ayrılamaz bir parçası elbette direnişleri birbirinden haberdar etmek, ziyaret etmek, eylemlere katılmaktır ama bununla sınırlı kalamaz. Bunun ötesine geçip, farklı sektör ve alanlardaki mücadelelerde kazanılan deneyim ve imkanları paylaşmanın hem emekçilerin hem de mücadeleyi yürüten kitle örgütlerinin birbirinden öğrenmesinin ve bir alanda karşılaşılan sorunlara başka alanlardaki emekçilerin müdahil olmasının yolunu açmalıyız.
Bunun için “önce güçlenelim sonra birleşiriz” demeden ve kitle örgütleri arasında yalnızca belirli bir direniş ve gündem etrafında dönemsel olarak kurulan ilişkilerle yetinmeden, birlikte hareket etmeyi mümkün kılacak düzenli bir eşgüdüm kurmamız şart. Emekçilerin bağımsız mücadelesini büyütmek için bu koordinasyonun geçici ve inisiyatif bazlı olmaktan çıkarılıp bu güçlerin doğrudan katılımına dayanan, sıkı ve kalıcı bir zemine oturtulması gerekir. Bu bağlar ise ancak atölyelerde, fabrikalarda, varoşlarda, kısacası emekçilerin gündelik mücadeleleri içerisinde kalıcılaştırılabilir.
Ancak böyle bir pratikle, deneyimlerimizi ve imkanlarımızı kendi tekilliklerinden çıkarıp, emekçilerin bağımsız mücadelesinin ortak deneyimleri ve imkanları haline getirebiliriz. Bu kalıcı bağlar tek tek direnişleri güçlendirmenin ötesinde, emekçilerin onları farklı sektörlerde aynı sorunlarla karşı karşıya bırakan sermaye düzenine karşı ortak mücadele içinde olduklarını daha somut bir şekilde görmelerini sağlar. Düzen siyasetinin çıkmaz sokaklarına mahkûm olmadıklarını, emekçilere kendi mücadele ve dayanışma deneyimleri içinde gösterecek, bağımsız bir mücadeleye duydukları güveni güçlendirecek bir zemin ancak bu şekilde yaratabiliriz.
Köz olarak Sendika.Org’un başlattığı tartışmayı yalnızca bir fikir alışverişi çağrısı olarak değil, dağınık mücadeleleri birbirine yaklaştıracak ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesini güçlendirecek somut bir imkân olarak değerlendiriyoruz. Emekçileri sermayeye karşı bağımsız bir hatta örgütlemeye ve örgütlendirmeye çalışan güçlerin deneyim ve imkanlarını ortaklaştırmak için kitle örgütleri arasında kalıcı ve sıkı bağlar kurmayı mümkün kılacak dayanışma ve ortak mücadele zeminlerini büyütmeyi öncelikli görevimiz olarak görüyoruz.










