Bilimsel Sosyalizm, İdeolojik Düşünce

Komünist hareket, tarihi içinde kendini bilimsel bir akım olarak tanımlayageldi. Bilimsel sosyalizmin karşısına ideolojik düşünceyi koydu. İdeolojik düşünce, olayları hâkim sınıfın gözüyle görür; sorunlarını onun kavramlarıyla ele alır; tutumlarını onun değer yargılarına göre belirler. Herhangi bir dönemde hâkim sınıf tarihsel olarak rolünü ne kadar tamamlamışsa, ne kadar gericileşmişse, onun ideologları da o kadar bilim dışı bir karakter kazanırlar, gericileşirler.

İşçi sınıfına siyasal bilinci dışarıdan veren leninist bir partiyi zorunlu kılan sebeplerin başında, hâkim sınıfın yaydığı gerici ideolojiyle mücadele etme zorunluluğu gelir. Hâkim sınıfın ideolojik araçları, onları besleyen toplumsal ilişkiler köklü olduğu için, böyle bir partinin olmadığı koşullarda ideolojik düşünce toplumun geniş kesimlerini, onun içindeki tüm muhalif akımları zihinsel ve politik olarak teslim alır.

Bugün proletaryanın öncüsüz olduğu Türkiye’de durum tastamam böyle. Sadece işçi hareketinin değil hareketimizin de geniş bir bölüğü, zamanı dolmuş burjuvazinin, “geberen” emperyalizmin kavramlarıyla görüyor, konuşuyor. Sadece gerileyen bir sınıfın değil, bu sınıfın yakında çöp sepetine gidecek aktörlerinin gözünden dahi bakınca bu kusur daha da belirginleşiyor. Gerçekliği genel olarak emperyalizmin değil, kaderine direnen Amerikan emperyalizminin, onun en başarısız başkanlarından biri olan Trump’ın gözünden görmek çarpıklığı artırıyor.

Türkiye söz konusu olduğunda, gelişmeleri yüz yıllık cumhuriyetin değil, krizdeki 12 Eylül rejiminin, hatta onun dört bir yandan kuşatılmış cambaz cumhurbaşkanının perspektifiyle değerlendirmek, meseleleri gülünç bir anlaşılmazlığa büründürüyor. Olanı kavramak yerine can çekişen hükümetin propagandasına inandıkça, emekçilerin ve devrimcilerin saflarındaki temelsiz karamsarlık yaygınlaşıyor.

NATO 3.0?

NATO zirvesini ele alalım. Zirvede buluşan emperyalistlerin göstermeye çalıştığı tablo nedir? Tüm NATO bileşenleri büyük bir uyum içinde. Ukrayna’da İran’a tüm savaşlarda ortak bir pozisyona sahipler. Silahlanma harcamalarının yükünü kim çekecek sorununu nihayet çözdüler. Böylelikle Kuzey Atlantik Paktı “dünya barışını” korumak için takviye edilmiş, yeniden örgütlenmiş oldu. NATO 3.0 tanımı bu hülyaları anlatıyor.

Bu tablodan yola çıkanlar NATO’nun kolektif bir emperyalist güç olduğu sonucuna varıyorlar. Hatta NATO’nun, emperyalizmin bizatihi kendisi olduğu sonucuna varanlar az değil. Aynı kesimler NATO zirvesinden tüm emperyalistlerin ortak bir biçimde “dünya halklarına savaş açma” kararı aldığı sonucuna da varıyor.

Peki gerçek nedir?

Ankara 2026, NATO tarihinin en sönük zirvelerinden biriydi. Bu nedenle, dünya basınında da alınan şu ya da bu kararla değil, liderler arasındaki görüşmelerle ilgili haberler çıktı. En yoğun ilgiyi Trump’ın Zelensky ve Erdoğan ile kurduğu temasların çekmesi de çarpıcıdır. Biri ABD’nin şamar oğlanı, diğeri ise NATO’nun temel projelerinin dışına düşmüş iki ülkeyle kurulan temasların gördüğü ilgi, NATO’nun geleceğini değil geleceksizliğini ve çaresizliğini göstermektedir. Zira bunlardan bir tanesi NATO’nun başındaki sorunlardan biridir; diğerinin de kendi başına sürecek merhemi yoktur. Zirvede ortak bir kararlılıktan çok, ikili görüşmelerin damga vurması da bileşenlerin ortak hareket etme kapasitesinin arttığını değil, azaldığını anlatır. Nitekim “ağır toplar” arasında kurulan tüm temaslar, ABD’nin NATO’yla olan bağlarını zayıflatmasının önüne geçme, adım adım ilerleyen bir aşınmayı kontrol altına alma amacı taşıyordu.

NATO bileşenleri arasında bir uyumdan çok uyumsuzluk var. Bunu bildiride dahi gözlemek mümkündür. Son on yılda ABD-Almanya-Fransa ve İngiltere arasındaki dengelere bağlı olarak, Rusya’nın ve İran’ın ne denli büyük birer düşman olduğu, Çin’in düşman olup olmadığı sürekli değişmektedir. Geçen seneye kıyasla bu sene, Avrupalıların basıncıyla, Rusya biraz daha büyük bir düşman olarak gösterilmiş, Ukrayna’ya daha fazla destek verileceği ifade edilmiştir. Buna karşılık ABD’nin basıncıyla, savunma harcamalarının arttırıldığı vurgulanmış, İran yeniden düşman listesine girmiştir. 2023-24’ün aksine, 2026’da Çin’in bir tehdit olup olmadığına karar verilememiştir.

Ancak gerçekteki sorun daha derinlerdedir. Birincisi, Alman, Fransız ve İngiliz emperyalistleri savunma harcamalarını hızla arttırmaktadırlar ama Trump’ın talebinin aksine, bütçelerini ABD’den silah almak için değil, kendi savunma sanayilerini güçlendirmek için genişletmektedirler. NATO’daki hiçbir ikili temasa, orta yolcu Rutte’nin gayretlerine karşın bu uzlaşmazlık giderememiştir. Kısa vadede ABD silahı, takvimi belirsiz bir orta vadede savunmanın Avrupalılaştırılması hedefi ortaya konsa da, bu melez çözüme dair de bir mutabakat yoktur. NATO toplantısının sönüklüğü bir anlamda da bu uzlaşmazlıkla ilgilidir. Önümüzdeki dönemde bu başlık daha önemli bir ayrılık ve sürtüşme noktası olarak karşımıza çıkacaktır. Varacağı sonuçsa Alman ve Fransız emperyalizmlerinin ABD’den bağımsız silahlanması ve aralarındaki rekabetin büyümesidir.

İkincisi, Amerika ile olan gerilimler Avrupalı emperyalistleri bir blok haline getirmiyor. Tam tersine ABD’nin Avrupa’dan çekilmesi, Almanya ve Fransa’yı militarizasyona mecbur bırakması, bu ülkelerin savunmalarının, yani ordularının da “millileşmesi”, orduların kendi planlarını diğer ordular olmaksızın yapabilmeleri anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle Almanya’nın Fransa ile işbirliğini azaltması, kendi milli ve bağımsız silahlanma planlarını yapması anlamına gelecektir. O halde Avrupa’daki Amerikan varlığının azaltılması, aynı zamanda Avrupa’da daha güçlü ve milli bir Alman ordusunun oluşmasını dayatmaktadır. Böyle bir orduyu kabullenmek İkinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki tüm varsayım ve kuralları sıfırlamak anlamına gelecektir. Bu durum da sadece NATO’nun değil, bir siyasi birlik olarak Avrupa Birliği’nin de altını oyan gelişmelerdir. Üstelik Almanya dışındaki emperyalistlerin de onayını almamaktadır. Bu çözülemez çelişki de NATO zirvelerinin ortak bir stratejinin hayata geçirildiği değil, zevahiri kurtarmaya ve ikili pazarlıklara hizmet eden gösterilere dönüşmesine yol açmaktadır.

Kısacası dünya çapında değerlendirildiğinde, NATO zirvesi, askerileşmenin hız kazandığı, yeni bir paylaşım savaşının yolunu döşeyen gelişmelerin çoğaldığı bir konjonktürün habercisidir. Ama aynı zamanda bileşenlerinin artan rekabeti nedeniyle NATO’nun kolektif bir emperyalist güç olarak hareket etme kabiliyeti azalmaktadır, NATO dışında yer alan Rus emperyalizmine, Çin finans kapitaline farklı yaklaşımlar belirginleşmektedir. Bu bakımdan söz konusu gelişmeleri “NATO, Rusya-Çin ittifakına karşı” diye okumak, ister ikinci grup bir emperyalist blok olarak tanımlansın isterse de tanımlanmasın, gelişmeleri NATO’nun göstermek istediği gibi okumak anlamına gelir. Yüzeysel ve yanıltıcıdır.

ABD’nin, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşının ardından, gücünün zirvesindeyken temellerini attığı tüm kurumlar gerilemekte, çözülmekte, dağılmaktadır. Sadece Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Ticaret Örgütü değil; Avrupa Birliği ve NATO da maddi zemini ortadan kalkan kurumlar arasında yer almaktadır. Emperyalistler arası paylaşım savaşı da 1950 sonrasındaki Soğuk Savaş’ın tarafları arasında gerçekleşmeyecektir. Yeni ve karmaşık ittifakların kurulması gündemdedir. Kesin olan bu ittifakların kimlerden oluştuğu değil, bunların yeniden kurulmasının, İran ve Ukrayna örneğinde olduğu gibi bir dizi savaşa ve aynı zamanda dünya çapında ayaklanmaları tetikleyen siyasi krizlere yol açacağıdır. O halde karşımızda dünya halklarına birleşik bir güç olarak savaş açan bir kolektif emperyalizmden ziyade, birbirini savaşları ve devrimleri kışkırtarak çelmeleyen, dünya emekçilerine kıyasla daha zayıf bir pozisyona düşen emperyalistler var. Meselenin bam teli de, zirvede “aile fotoğrafı” çektirenlerin örtmek istediği de tam budur.

Kaybolan Eşeği Semersiz Bulmak

Gelelim Erdoğan ve uşaklarına. Onlar ne göstermek istiyor? Türkiye güçlü ve lider ülke oldu. İtibar kazandı. NATO’nun Türkiye’ye, onun ordusuna ve güçlü savunma sanayiine ihtiyacı var.

Sol içerisinde de bu saptamaların yaygınlığı hayret vericidir. Bu saptamalardan hepsini kabul eden akımlar, aldığı dış destek sonucunda Erdoğan’ın içerideki “tek adam rejimini” daha da tahkim edeceği sonucuna varıyorlar.

Tüm bunlar da, ideolojik düşüncede adet olduğu üzere gerçeği baş aşağı çeviriyor. Her şeyden önce, NATO zirvesinde Türkiye somut bir kazanım elde etmedi. F-35 ve CATSAA yaptırımlarına ilişkin somut bir adım atılmaması bir yana, bu yaptırımlar kalksa bile Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler 2019 öncesine kıyasla daha da geri durumda olacak. Trump’ın vaad ettiği gelişmeler düşük bir ihtimalle sonuç verse dahi, Türkiye 2019’a kadar ortağı olduğu bir projenin bundan böyle müşterisi olacak.

İngiltere-İspanya ve Almanya’nın ortak yapımı Eurofighter uçakları için İngiltere ile yapılan anlaşmalar için de farklı bir durum söz konusu değildir. Türkiye’nin İngiltere’yle yaptığı anlaşma Almanya’nın vetosunu kırmak için üretilmiş bir diplomatik manevradır. Halbuki 2019 öncesinde Türkiye herhangi bir uçak almak için bir Avrupa onayına muhtaç değildi. Bugün ise ikinci sınıf olarak gördüğü uçakları alabilmek için dahi İngiltere’ye bağımlı hale geldi. Kısacası, en iyi ihtimalle Türkiye kaybettiği semerli eşeği semersiz olarak yeniden bulacak.

“Eşeği yeniden bulmanın” bedeli şimdilik Rusya’dan uzaklaşmak, Filistin’de daha da İsrail’le uyumlu bir pozisyona sürüklenmek, Suriye’de İngiliz çözümünü benimsemek, İran’da Amerika’nın yanında yer almak. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin lider pozisyona yükseldiği değil, tersine, 2015 sonrasında edindiği sınırlı düzeyde özerkliği yitirmeye mecbur kaldığı anlamına gelir.

Bu gelişmenin sebebi sır değildir. Beştepe’nin propagandasının aksine hükümet ve reisi geriliyor. On yıl önce teslim olduğu Bahçeli ve Cumhur İttifakı’nın diğer küçük bileşenleriyle arasındaki gerilimler büyürken, kendi partisi üzerindeki denetimi zayıflıyor. 2023 seçimleri Erdoğan açısından bu durumun sürdürülemez hale geldiği dönüm noktasıydı. O zaman ifade ettiğimiz üzere ABD ile barışmaya, içsavaşı bitirmeye mecburdu. Nitekim tam da bu nedenle Öcalan’ın eline isteksizce tutundu. Aynı nedenden ötürü ABD ile uzlaşmaya, onun Ortadoğu’daki çözüm planına razı oldu.

Şatafatı ve magazini bir kenara ittiğimizde, NATO zirvesindeki tablo da bu mecburiyeti yansıtıyor. Zorda kalan Avrupa’ya Türkiye kendi çözümünü sunmuyor. Tam tersine tümüyle sıkışmış bir hükümet ayakta kalabilmek için, politik özerkliğine son verme pahasına, kendisine kapıyı kapatmış emperyalistlerle barışmaya çalışıyor. Üstelik bunu başarıp başaramayacağı belli değil. Başardığında, Amerika’da itibarını ve gücünü yitiren Trump’tan aferin almak, Trump’ın hasımlarının şimşeklerini üstüne çekmek, daha da önemlisi 15 Temmuz’dan beri ona kerhen destek vermiş Rusya ile köprüleri atmak zorunda kalacak. Türkiye’de çözüm sürecinde adım atamazken, Suriye’de SDG’ye daha zor havlayacak. Filistin konusunu iç politikada istismar etme kanallarının kapanması da cabası.

O halde Ankara 2026 zirvesi, emperyalistlerin, Mao’nun deyimiyle, “kağıttan kaplan”a döndüğünü tescillerken, Türkiye için bu durum misliyle geçerlidir. Yirmi iki yıl önce gerçekleşmiş zirveye kıyasla Türkiye çok daha yalnız ve itibarsızdır. Bölgedeki askeri gelişmelere, kirli hesaplara daha fazla dahil olmak mecburiyetindedir. Kendi sınırları içindeki ve dışındaki Kürtler üzerindeki hâkimiyeti daha zayıflamıştır. Tüm bunların yanı sıra, sulh içinde çözülmesi mümkün olmayan bir rejim krizinin içinde, bu rejime bekçilik görevi zayıflayan bir hükümetin omuzlarındadır.

Kağıttan Silahlarla Olmaz

Gelgelelim kağıttan kaplanları kağıttan silahlarla yenmek mümkün değil. NATO zirvesi öncesinde gerçekleşen eylem dalgası bu gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Sol içinde NATO karşıtı mücadelenin nasıl verileceği aylar boyu tartışılsa da eylemler cılız ve etkisizdi. İki ay önceki 1 Mayıs ile karşılaştırılamayacak bir tablo vardı.

2026 1 Mayısı bize uygun nesnel koşullar olduğunda, kararlı ve tok bir eylem çizgisinin sonuç alabileceğini gösterdi. Tersinden NATO eylemleri ise hareketimizin daha yapısal zaaflarının, elverişli nesnel koşullar olmadığında, kararlı ve tok bir eylem çizgisiyle aşılamayacağını bir kez daha açığa çıkardı.

Her iki eylem sırasında en belirleyici faktör, aslında son on bir yıla damgasını vuruyordu. Türkiye işçi sınıfının en politik kesimini oluşturan göçmen Kürt emekçiler, 7 Haziran 2015 seçiminden itibaren, HDP’nin yönelimlerinin sonucunda, muhalefet boşluğunu dolduran güç olmaktan çıktılar. Önce ana muhalefet rolünü CHP’ye teslim ettiler. İkinci çözüm sürecinin başlamasının ardından, toptan siyaset sahasının dışına, seyirci pozisyonuna itildiler. Ancak bu ortaklığa rağmen İstanbul 1 Mayısı ile NATO protestoları farklı şekilde seyretti.

1 Mayıs öncesinde hükümet yalpalıyordu; uygulayacağı şiddet konusunda kararsızdı. Daha da önemlisi 1 Mayıs tüm topluma mal olmuş bir konuydu ve hatta burjuva muhalefeti dahi zaman zaman Taksim’de 1 Mayıs bayrağını yükseltmişti. Buna karşılık dış politikada nispeten özerk durumda olan hükümet, asıl NATO’cu olan ise “Amerikancı muhalefet” adını verdiğimiz CHP idi. Hükümet NATO’yla barışmaya ve bunu bir propaganda vesilesi yapmaya çalıştığı için protestoların karşısına var gücüyle dikildi. Nesnel koşullardaki bu farklılık, 1 Mayıs’ta kararlı bir tutum ile demokrasi mücadelesinin öncü gücü göçmen Kürt emekçilerin geri çekilmesinden kaynaklı boşluğu telafi edilebilirken, NATO karşısında bu eksikliği daha belirgin bir biçimde gösterdi. Bu herhangi bir kararlı tutumun aşamayacağı bir engeldi.

Son on yılı belirleyen muhalefet boşluğuna ilişkin değerlendirmemiz, elbette devrimci güçlere, siyasi mücadelenin merkezine tekrardan burjuva muhalefetinin de karşı çıktığı çatışmalı konuların gelmesini, yahut Kürt emekçilerin tekrardan sahaya inmesini ellerini kollarına kavuşturarak beklemeyi tavsiye etmek anlamına gelmez. Her şeyden önce, ne kadar daralmış olsa da devrimci güçlerin sınıfla bağları dün olduğu gibi bugün de vardır. NATO karşısında gösterişli ve merkezi bir eylem düzenleme hayalinin peşinde koşturmak yerine emekçi mahallelerinde, atölyelerde, fabrikalarda bu kesimlere ulaşmayı, onları harekete geçirmeyi hedefleyen bir propaganda, ajitasyon ve eylem çizgisini benimsemek gerekirdi. İkincisi, göçmen Kürt emekçileri liberal muhalefet partilerinin tapulu malı değildir. Devrimcilerin görevi legal partilerle dayanışmak, onlara akıl vermek değil, Kürt emekçileri reformist sultadan çıkarıp, bağımsız bir sınıf çizgisine kavuşturacak mücadeleyi büyütmektir. NATO karşıtlığı yaparken Türk devletine dokunmayan, onun Kürt düşmanı politikalarını es geçen bir politik çizginin bu görevi yerine getirmesi elbette mümkün değildi.

Mecidiyeköy 1 Mayısı’ndaki ileri çıkış kadar, NATO protestolarının başarısızlığı da devrimci bir odağı yaratmak isteyenlerin sorumluluklarını hepimize hatırlatıyor. Devrimci bir siyasi mücadeleyi büyütmek isteyenler, Kürtlerin demokratik taleplerini yükseltmekten, devrimci talepleri varoşlarda, atölyeler ve fabrikalardaki gündelik mücadelenin bir parçası olarak yükseltmekten hiçbir koşulda vazgeçemez. İddialarımızın arkasında durmamızı bu iki koşuldaki eylemli ısrarımız mümkün kılacak.