Butlan kararına dair “Türkiye’yi seçimsizleştirmeye giden yolda bir adım”, “faşizmin inşası öncesi bir aşama”, “çoktandır var olan faşizmin kanıtı”, ya da “Rusya’daki gibi hükümet güdümlü bir muhalefetin oluşumu” gibi pek çok analiz yapıldı. Kılıçdaroğlu’na dair değerlendirmeler ise “kendi hırsları için AKP’ye destek veren bir hain” ile “elleri bağlı bir piyon” arasında gidip geliyor. Bu tür yorumları Erdoğan hükümetinin saldırganlığına duyulan öfkenin, burjuva siyasetinin ilkesizliğinden doğan tiksintinin soldaki yansımaları olarak görmek mümkün. Yine de marksist devlet kavrayışından uzak bu değerlendirmelerin mevcut rejimin durumu, rejim içindeki güç dengeleri, emekçi hareketinin karşısındaki fırsatlar hakkında yanıltıcı olduğunu göstermek gerekir. Mutlak butlan kararı kendisini tahkim eden otoriter/faşist bir rejimin son hamlesi değil; tüm kurumlarıyla krizde olan bir burjuva demokrasisinin içinde zayıflayan hükümetin ve muhalefetin birlikte çırpınışlarının yeni perdesidir. Bir süreçten söz edeceksek otoriterleşmeden değil on beş yıldır derinleşen krizden söz etmek gerekir.

Burjuva Demokrasisinin Krizi

Sınıf diktatörlüğünün bir biçimi olan burjuva demokrasilerinde, rejimin işleyişinde olmasa da hükümetin oluşturulmasında seçimler belirleyici bir yer tutar. Türkiye’de bir burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğünün en açık göstergelerinden biri de seçimlerin önemidir. Tek adam rejimi kurduğu iddia edilen cambaz, 2023’te seçildiğinden beri bir kez daha seçilebilmek için türlü manevralara girişmektedir. Bir kez daha aday olabilme imkânını yakalayabilmek ve seçilebilmek için atmadığı adım kalmamıştır. Normalleşme, çözüm süreci, İmamoğlu’nun rehin alınması ve şimdi de mutlak butlan aynı çabanın birbiriyle uyumsuz örnekleridir. Hükümetin saldırılarını otoriterleşme, faşizm olarak adlandırmak; burjuva demokrasisini, sanki bu tür saldırganlıklar o zeminde hiç yaşanmazmış gibi güzellemek anlamına geldiği gibi Türkiye siyasetinin bu belirleyici dinamiği karşısında körlükle malûldur.

Bununla birlikte hükümet değişiklikleri yalnızca seçimlerle gerçekleşmez. Yargıyla, skandallarla, tehditlerle, hatta muhtıralarla hükümet değişebilir. Miadını dolduran düzen güçleri öğütülür, yerine yenileri getirilir. Türkiye’de ise 2013’ten bu yana süren rejim krizi burjuva demokrasisinin işleyen tüm mekanizmalarını bir bir işlemez hale getirmiştir. Önce 7 Haziran 2015’te, sonra 2017 referandumunda, en son da 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde seçim kurumu da hayli örselenmişti. Butlan kararıyla bir adım daha ileri gidilmiş, YSK tıpkı AYM gibi dekoratif bir kuruma dönüşmüştür.

Düzenin yargıdan parlamentoya tüm kurumları çökmüş olsa da Erdoğan’ın bu kurumları yok sayacak, kapısına kilit vuracak gücü yoktur. Zaten 2015 seçimlerinden beri Erdoğan’ın başvurduğu tüm çözüm yollarının en önemli ortak özelliği, parlamentoyu ve parlamenter sistemi ortadan kaldırmaya yönelik olmaları değil aksine tamamen Erdoğan’ın seçim başarısına endeksli, seçimlerdeki sıkışmışlığını çözmeye yönelik olmasıdır. 2015’te MHP ile yaptığı ittifak, HDP’nin barajı aşması sonucunda AKP tek başına iktidar olamadığı içindi. Çözüm sürecini, çoklarının savunduğunun aksine “faşizme” ve “bölgede Osmanlı tipi bir güç olmaya” ilerlerken Kürtleri de yanına almak için başlatmadı. Çözüm sürecinden ümidi de DEM’in CHP’ye desteğini kesmekti. Çözüm sürecinin varlığını korumasının sebebi de bu ümidin peşinden gitmesi. Bugün de Kılıçdaroğlu’ndan medet umuyor, CHP’yi bölerek muhalefetin elverişsiz koşullarda seçimlere gitmesini istiyor.

Üstelik 19 Mart komplosundan butlan kararına bu süreçlerin hepsi, açıkça görülen hukuksuzluğuna ve politik karakterine rağmen yasal bir kılıfa uydurularak sürdürülmeye çalışılıyor. Erdoğan “yaptık oldu” demiyor, konunun tamamen hukuki zeminde, hükümetin dahli olmaksızın ilerlediğine kamuoyunu ikna etmeye çalışıyor. Ancak rejim krizi yargı mekanizmasının da altını oyduğu için hukuk kılıfı da kötü bir piyes olmanın ötesine geçemiyor. YSK Özgür Özel’in başkanlığını tanırken Yargıtay görevden alma kararı veriyor. Kılıçdaroğlu mazbata almadan CHP’nin başına geçiyor. Özel’in grup toplantısına başkanlık etmesi meclis tarafından onaylanıyor. Bu karmaşanın hukukla bir ilgisi olmadığı açık. Erdoğan’ın “hukuki zemin” ısrarı, düzenin çöken mekanizmaları dışında bir dayanağı olmadığı için sürüyor.

Butlan Erdoğan’ı Güçlendirir mi?

Mutlak butlan, hükümetin elini güçlendiren, tabanını konsolide etmesine yarayan bir adım değil. Tersine, kriz içindeki hükümetin kendi pozisyonunu koruyabilmek için sarıldığı, çizilen tüm hukuki çerçeveye rağmen politik karakterinin kendi tabanı için bile aleni olduğu, hükümeti rakiplerinden korkan ve oyunbozanlık yapan şekilde resmeden, gücünü değil aczini gösteren bir hamle. Hükümet uzun zamandır böyle bir çukurda debeleniyor.

Erdoğan gücünü kaybederken, 7 Haziran seçimlerinin ardından önce MHP’ye siyasi olarak teslim oldu. Hala bu ittifaktan çıkabilmiş değil. Bu ittifaktan doğan içsavaş ise, hasımlarını yok etmediği gibi, Erdoğan’ın altını oyan yeni bir dinamik yarattı. Erdoğan tek başına hükümet olabilecek bir siyasi destekten olduğu kadar içsavaşı kararlılıkla sürdürebilecek bir parti örgütlenmesinden de yoksundu. İçsavaş sürdükçe MHP’nin bu ittifaktaki ve devlet içindeki ağırlığı arttı. Bir yandan yükü Erdoğan’ın omuzlarında olan içsavaş sürüyor, diğer yandan ise bu içsavaşı bitirmek için atılan adımlarla omuzdaki yük artıyor.

Erdoğan’ın gündemine 2023 seçimlerinin ardından bu kez de yeni bir parlamenter sorun girdi. Normalde bir kez dahi aday olabilecek yeterliliğe sahip değilken, 2023’te üçüncü kez aday olması, “yeni sistem” gerekçesi kullanılarak görece kolaylıkla çözüldü. 2028 seçimlerinde tekrar aday olabilmek için ise erken seçime yahut anayasa değişikliğine ihtiyacı var. Erken seçime hazır olmayan, üstelik hazır olsa dahi erken seçim kararı için de muhalefetin desteğine ihtiyaç duyan Erdoğan, bu pazarlığı ilerletmek için 2024 yerel seçimleri sonrasında CHP ile normalleşmeye, dokuz yıllık içsavaşın sorumluluğunu MHP’ye yükleyerek ondan kurtulmaya çalıştı ancak bu sürecin sonucu da önce Bahçeli’nin “Öcalan” çıkışı ile normalleşmenin yerini yeni bir çözüm sürecinin alması, sonrasında da CHP İmamoğlu etrafında cumhurbaşkanı seçimi hazırlıklarına başlamışken 19 Mart operasyonu oldu. Erdoğan önce normalleşme umutlarını kaybetti, sonra da kendisini Öcalan ile bir çözüm masasında buldu. İçsavaşın tüm yükü yine Erdoğan’ın omuzlarında kaldı.

Bu süreçte Erdoğan’ın yaptığı tüm ittifaklar, tüm işbirlikleri kendisini değil işbirliğindeki diğer aktörleri güçlendiren sonuçlar üretti. Cumhur İttifakı bunun en açık örneklerinden biri oldu. 2015’te MHP ile işbirliği yaptığında, krizlerle boğuşan MHP’yi iktidara ortak etti.

Çözüm süreci de benzer şekilde ilerledi. Öcalan’ın ve DEM’in bu süreç ile Erdoğan’ın elini güçlendirdiğine dair yapılan tüm eleştirilere rağmen ne DEM saflarından AKP’ye bir geçiş ya da destek oldu ne de süreç AKP’li kesimleri konsolide etti. Tersinden kendi kararsızlıkları ve çelişkileri sebebiyle süreci ilerletemeyen AKP güç kaybederken, DEM 2026 Newrozu’nun açıkça gösterdiği üzere, siyasetsiz bir alana sıkışmış olsa da, kendi kitlesine özgüven aşılamış oldu.

Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu altındaki CHP ile yapacağı bir işbirliğinden de güçlenerek çıkması beklenemez. Her şeyden önce iktidar bloğu butlan kararının arkasında tüm gücüyle durmamaktadır. Siyasi olarak güçlenmesini AKP’nin kendine muhtaç olmasına borçlu olan MHP için AKP-CHP yakınlaşması başlı başına bir sorundur. Şimdi Kılıçdaroğlu kontrolünde, AKP ile iş tutabilecek bir CHP’nin şekillenmesine de bu yüzden karşı çıkmak zorunda. MHP’nin butlan kararı sonrasındaki ilk açıklamaları, Kılıçdaroğlu’na yaptığı “aklı-selim” çağrısı da bu yönelimini gösteriyor.

Üstelik Erdoğan’ın rejim krizi başladığından beri en önemli dayanağı rakiplerini düşmanlaştıran, açıktan karşısına alan, kendi tabanını da taraf olmaya iten söylemi olmuştu. 2023 seçimlerine dek CHP’ye, çözüm sürecine dek HDP’ye ve DEM’e yaklaşımı bunun örnekleriydi. Bugünse Bay Kemal’den Kemal Bey’e geçiş Kılıçdaroğlu’nu da, onun altındaki CHP’yi de, sadece Amerikancı muhalefetin ana aktörü olmaktan değil, düşman kategorisinden de çıkararak CHP’yi 2023 seçimlerine kıyasla daha makul bir aktör haline getirir. Bu durumun da Erdoğan’a ve partisine oy kazandırmayacağı, ama kaybettirme olasılığı taşıdığı açıktır. Bu nedenle sürecin sonuna kadar hakimiyetini sürdüremeyecek olan da, sonlandığında güç kaybedecek olan da daha önceki işbirliği girişimlerinde olduğu gibi yine Erdoğan’dır.

Mutlak Butlan Amerikancı Projenin Açmazını Derinleştirdi

Butlan kararıyla Erdoğan’ın muradı CHP’nin ortadan bölünmesi, Kılıçdaroğlu bloğunun önemli bir güce sahip olmasıydı. Kararın ardındansa muhalefet Özgür Özel etrafında birleşti. Özel, İmamoğlu ve Yavaş karşısında güçlenerek cumhurbaşkanı seçiminde Erdoğan’ın karşısında güçlenen bir aday adayı haline gelmiş oldu.

Fakat Özel’in görüntüde Kılıçdaroğlu’na göre daha soldan giden bir ittifakla ilerlemesi; dün Kılıçdaroğlu’nun liderlik ettiği Amerikancı projeden geri döndüğü anlamına gelmiyor. Özel, Kılıçdaroğlu’nun on yılı aşkın sürede oluşturduğu Amerikancı projenin ve Millet İttifakı’nın mirasını, bu projeye zarar veren kimi koşulları beslemek kaydıyla da olsa sürdürüyor. Trump Erdoğan’dan “dostum” diye bahsederken Özel’in Trump karşısında konumlanması da bu gerçeği değiştirmez. Kılıçdaroğlu bugün sarayın ajanı olarak damgalanmış olsa da “fikirleri iktidarda”dır. Kuşkusuz Amerikancı muhalefetin paydasını oluşturan fikirler onun kendi fikirleri değil, onu koltuğa Gandi Kemal olarak oturtanların fikirleridir.

Bugün durum farklı olsa da CHP içindeki Baykal sonrası düzenlemeler elbette o dönem doğrudan Amerikan siyasetine yön verenler tarafından tasarlandı. Bunun Türkiye’deki ayağında TÜSİAD’dan Gülen cemaatine uzanan bir ağ vardı. Sonrasında Cemaat yargı ve ordudaki uzantılarıyla tasfiye edilince, medya gücü elinden alınan TÜSİAD’ın pençeleri sökülünce CHP, Amerika’nın Türkiye siyasetine müdahalesindeki bir numaralı operasyonel aygıta dönüştü. ABD’nin gerileyişi arttıkça, kendi içindeki siyasi krizi derinleştikçe Türkiye’ye yönelik müdahalesi de tutarsızlaştı, etkisizleşti. Bugün Beyaz Saray’da ve Amerikan devlet aygıtında, bu planları yapanların değil de Trump gibi onlara kafa tutanların bulunması bu durumu değiştirmiyor. Türkiye’deki Amerikancı muhalefet, tasarlandığı çizgide, önceki ezberiyle, düşe kalka yoluna devam ediyor.

Bununla birlikte, Amerikancı muhalefet kavramının, şu ya da bu hükümetten destek almaya indirgenemeyecek daha derin ve köklü bir anlamı vardır. Amerikancılık, herhangi bir Amerikan hükümeti ile kurulan ilişkiye bağlı olarak tanımlanmaz. Bu projenin özü, İkinci Paylaşım Savaşı’nın bitmesiyle ABD öncülüğünde kurulan dünya düzeni ve bu düzenin kurallarına tabi olan siyaseti tarif eder. Bugün dünya çapında Amerikancılık, sarsılan ABD merkezli dünya sisteminin restorasyonu projesidir. Bu projenin başını çeken Amerikancılar, bugün ABD’de de hükümette değil muhalefettedir.

Bu nedenle ABD hükümetleriyle, özellikle de bugünküyle, kurduğu ilişkinin niteliği, CHP’nin Amerikancılığını belirlemez. CHP tıpkı ABD’deki muhalefet gibi krize girmiş sistemin yeniden toparlanmasını ve kimi düzenlemelerle iyileştirilmesini savunduğu için Amerikancıdır. Türkiye’deki Amerikancı muhalefet, 12 Eylül rejimini tekrardan tahkim etmek ve Erdoğan’dan bu rejimin kurumlarına yaslanarak, seçimler yoluyla kurtulma projesidir.

2023 seçimlerinde Amerikancı proje Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masası ile vücut bulmuştu. Birbirine benzemezlerin oluşturduğu masa, Erdoğan’a karşı sağdan bir ittifak kurarak yüzde 50+1’i hedefliyordu. Bir yandan da solun görünmez desteğini istiyordu. Seçimlerin ardından masa dağılsa da masanın bileşenlerini CHP kendi bünyesinde topladı. “Eski AKP biziz” diyen Kılıçdaroğlu’nun mimarı olduğu “helalleşme” çizgisi Özel başkanlığındaki CHP’nin siyasetini belirlemeye devam etti. CHP 2024 seçimlerinde birinciliği AKP’nin elinden aldı.

Butlan kararıyla beraber bu kez de rejimin bir başka kurumu olan CHP tasfiye ediliyor. Altılı Masa’nın dağılması Amerikancı muhalefeti nasıl bitirmediyse, CHP’nin tasfiyesi de bitirmez. Amerikancı muhalefet Özel etrafında Erdoğan’a karşı geniş bir düzen muhalefeti bloğu kurmak ve Amerikancı projeyi devam ettirmek için yeni bir kanal yaratacaktır. Ancak fırsat, sonuç anlamına gelmez. Hatta sonuç alma ihtimali Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masası’na göre daha düşüktür.

Birincisi, CHP Türkiye’de herhangi bir parti değil, devletin kurucu partisi olarak kabul edilen, rejimin köklü kurumlarından biridir. CHP’nin bölünmesi, CHP’den hiç ayrılmayacak kesimlerin bugün yeni bir partiden bahsetmesi, CHP’nin hem rejimdeki hem de Amerikancı projedeki rolünün altını oymuştur.

İkincisi Amerikancı projenin temel beklentisi solun etkisinin ortadan kalktığı, ‘sivri uçların’ köreltildiği, partilerin sağcılıkta birbirine yakınsadığı, iki partili sistemden de esinlenen 50+1 seçim çoğunluğunun belirleyici olduğu bir siyasetin inşasıdır. Bunun gereği olarak birleştirici ve düşük profilli bir adaya ihtiyaç vardır. Kılıçdaroğlu; Ekmeleddin, Abdullah Gül, İlhan Kesici gibi isimlerle bunu sağlamaya çalıştı fakat başarısız oldu. Fakat bugün CHP, önce çözüm süreci, sonra butlan kararı ile tomanın üstünde, barikatın önünde, daha sol bir görüntüde hareket etmektedir. Bu tarz, Amerikancı projeye tüm günahları “hain Kılıçdaroğlu”nun omzuna yükleyerek bir kez daha solu kendisine yedekleyecek cazip bir çizgi sunsa da, cumhurbaşkanı seçimini böyle bir çizgiyle kazanmak mümkün değildir.

Üçüncüsü, Türkiye’deki aktörlerden bağımsız olarak şekillenen Amerikan emperyalizminin krizi de Amerikancı projelerin başarı ihtimallerini düşürmektedir. Amerikancı dünya düzeninin çöken bir proje olması, bu projeye tutunarak siyasi çizgisini belirleyenler açısından da bir kriz dinamiği yaratmaktadır. Amerika’da Trump hükümetinin önünü kesemeyen Amerikancılığın, bugün rejim krizi içinde debelenen ve CHP’nin de gücünü kaybettiği Türkiye’de işleme ihtimali yoktur. Dün olduğu gibi bugün de Amerikancı proje kaybetmeye mahkûmdur.

Ne var ki, Amerikancı projenin kaybetmeye mahkûm olması, emekçiler açısından ifade ettiği tehlikeyi ortadan kaldırmaz. Hatta bu proje yeni cilalı haliyle Erdoğan’dan çok emekçi hareket için tehlikelidir. Özel-İmamoğlu etrafındaki muhalefet bloğunun, 2023 seçim yenilgisi de dahil CHP’nin tüm kusurlarını Kılıçdaroğlu’na yükleyerek yeni bir sayfa açması, solu tekrar düzen muhalefetine yedeklemenin de yolunu açmaktadır. Bu nedenle 2028 seçimlerine yaklaşırken hem düzen güçleri arasındaki mücadelenin kızışacağı, hem de sol üzerindeki Özgür Özel’i destekleme basıncının artacağı bir siyasi iklim bizi beklemektedir.

Yeni CHP ve Sol

Parti içinde de kalsa, yeni bir parti de kursa, Özel liderliğindeki ana muhalefet, esasen Amerikancı projeyi sürdürürken, görüntüde daha sol bir çizgiden ilerleyecektir. Sol, dünya genelinde yükseliştedir. Fakat ABD ve Avrupa başta olmak üzere, bu yükseliş, SPD (Almanya), PSOE (İspanya), LFI (Fransa) gibi düzen partileri tarafından soğurulmaktadır. CHP, bu partilere benzemez. Soldan CHP’ye destek vermeyi gerekçelendirmek isteyenlerin iddiasının aksine CHP, sosyal demokrat değil sağcı bir partidir. Lakin DEM’in bıraktığı boşluktan yararlanarak, yükselen sol dalgayı soğurmayı hedeflemektedir. Bu “solcu” görüntü önümüzdeki dönemde de sürecektir.

Görüntüdeki bu sol çizgi, Özel’in partisinin bu kavgayı seçim sathında vereceği gerçeği ile çelişmez. 19 Mart Saraçhane eylemlerini bu hesapla seçim mitinglerine çevirmiş, 1 Mayısları aynı hesapla frenlemiştir. Mutlak butlan sonrası eylemli bir dalganın doğmaması, CHP içindeki kavganın tüzük zeminine çekilmesi de aynı hesapla uyumludur. Erdoğan da, Özel de seçime hazırlanmaktadır. Kitleler de bu seçim hazırlıklarının muhatabıdır.

Özel’in sandık hesaplarına hizmet etmek üzere kuşandığı bu “solcu” görüntü, sol hareket için önemli bir basınç unsuru olacaktır. Özel’in partisine destek verme yönündeki basıncın, 2023’tekinin gerisinde kalması beklenemez. Bu basınç karşısında, “bizi ilgilendirmez” demek, “emekçilerin kendi gündemleri” ile ilgilenmek, siyasetin dışında kalmak demektir. Bugün DEM’in düştüğü durumdan farkı yoktur. Nihayetinde de emekçileri burjuva partilerle baş başa bırakmak demektir. Devrimciler için bu bir seçenek değildir.

DEM Parti Tarafsızlaştıkça Siyaseten Kilitleniyor

DEM Parti, mutlak butlan kararının karşısında beyanatlar verse de, Özel’in yanında durmadı. Elbette CHP Genel Merkezi’ne kolluk gücüyle girilmesini eleştirdi, ama sonrasında meselenin “sulh yoluyla” neticelendirilmesini istedi. İlk günlerde Özel’e destek ziyaretinde de bulundu ama ne Özel’in ne de Kılıçdaroğlu’nun CHP’sini bayramlaşma programına dahil ederek “tarafsız” tutumunu duyurmuş oldu. Denilebilir ki, 2024 seçimlerinde İstanbul’da aday çıkarırken ne kadar bağımsızsa, şimdi de o kadar CHP’yi desteklemektedir. 2024’te ne kadar CHP’nin yanına gitmemişse, şimdi de o kadar CHP’nin yanındadır.

Kuşkusuz devrimciler için DEM’in CHP’den uzaklaşması üzülecek bir durum değildir. Ama bunu, DEM’in 2007’deki ayarlarına döndüğü şeklinde yorumlamak budalalık olur. DEM’in öncelleri o zaman da bağımsız bir tutum sergileyemiyordu ama DEM, bugün sınırları gittikçe daralan bir tarafsızlık adasına hapsolmuştur.

HDP 2007’deki Bin Umut Adayları’ndan 2015 7 Haziran seçimlerine kadar tarafsız ve eylemli bir çizgi benimsemişti. 7 Haziran’dan itibaren, siyasi krizin yeni bir aşamaya taşınmasıyla birlikte bu çizgi imkânsızlaştı. HDP kendini eylem sahasından geri çekmeye ve CHP’ye örtülü destek vermeye başladı. AKP ile CHP makul bir koalisyon kurarsa dışarıdan destek vereceğini, hiçbir koalisyona girmeyeceğini beyan etti, 1 Kasım’a giderken başlayan içsavaş karşısında eylemsiz bir çizgiye geçti. Öyle ki 10 Ekim sonrası kitleleri evine gönderdi. Şehir savaşları sırasında eyleme geçenleri de eleştirdi ve durdurmaya çalıştı. Hendeklerin kazıldığı yerde kitleleri demokratik zeminde mitingler düzenlemeye davet etti. Bu geçişin sebebi içsavaşın yarattığı fiziki bir zorunluluk değil, siyasi kriz karşısında politik bir tercihti. HDP 2019’a kadar CHP’ye örtülü ve dolaylı destek vermeye devam etti. Ama HDP’nin eylemsizliğiyle ana muhalefet rolünü yavaş yavaş CHP’ye bırakmasını da beraberinde getirdi.

2019-2023 arasında ise CHP’ye açıkça seçim desteği veren HDP, taraf olma görüntüsünden bu kez de kendisini tümüyle gözlerden kaçırarak gizlemeye çalıştı. Siyaset sahnesindeki yerini, CHP ile HDP arasında çöpçatanlık görevini üstlenen TİP’e bıraktı. CHP’nin ana muhalefet rolü perçinlendi. 2023 sonrasında ise CHP’ye, AKP’nin CHP-PKK ittifakı söylemine biçimsel olarak boşa çıkaracak daha ustalıklı bir destek vermeye başladı. Yerel seçimlerde kendi adaylarını çıkaran DEM Parti, buna rağmen aktif bir çalışma yürütmedi ve kendi tabanını CHP’ye itti.

2024 sonrasında başlayan çözüm süreci ise DEM’i siyaseten felç etti. Keskinleşen siyasi kriz ve yükselen burjuvazi içi kavga karşısında DEM Parti’yi çözüm süreci gündemine ve tarafsızlığa hapsetti. DEM Parti çoklarının propaganda ettiğinin aksine bu dönemde hükümete teslim olmadı, fakat AKP-CHP kavgasında çok daha gerçek bir tarafsızlığa ve eylemsizliğe hapsoldu.

Bu durum, mutlak butlan kararının ardından da sürüyor. Düzen cephesindeki siyasi gelişmeler çözüm sürecine bağlı olarak değil; çözüm sürecinin durumu siyasi gelişmelere bağlı olarak değişiyor. Hal böyle olunca, çözüm sürecini merkeze alarak siyaset yapmaya çalışan DEM, herhangi bir konuda görüş bildiremiyor, tutum alamıyor, eylem yapamıyor. CHP’ye dönük saldırılar karşısındaki pasif, tarafsız kalmaya çalışan hali de bu durumundan doğuyor. Partinin yönelimi tabanın yönelimini belirlemese de, onun hareketliliğini belirliyor. DEM’in tabanınındaki emekçiler hükümetin saldırılarının karşısında açıkça dursalar da, demokrasi mücadelesi için harekete geçmiyorlar.

Devrimciler, solun burjuva muhalefetin peşinden gitmemesi, emekçilerin Özel’in istikbali için değil kendi kurtuluşları için seferber olması için mücadele ederler. Bunun yolu da bağımsız siyasetten geçer. Fakat bugün CHP ile ittifak halinde olmayan DEM’in yaptığına bağımsız siyaset demek mümkün değildir. Bağımsız siyaset, “beni bu işe karıştırmayın” diyerek yapılmaz. DEM’in bağımsız siyasal mücadele değil tarafsızlık yolunu seçmesi, politikanın dışında kalması, emekçiler üzerinde zararlı da bir etki göstermektedir. Evet, DEM tabanındaki emekçiler Amerikancı restorasyon projelerinin peşinden sürüklenmemektedir fakat siyasetin dışına itilmekte, hareketsizleşmekte, dinamizmini ve militan gücünü kullanamamaktadır. 2026 Newrozu’na damgasını vuran kitlesel fakat apolitik tablo da bununla uyumludur. DEM Parti siyasetten uzaklaşsa da siyasi kavga burjuva partiler tarafından sürdürüldüğü sürece, bu emekçilerin en nihayetinde o veya bu burjuva partiye destek vereceklerine de şüphe yoktur.

Butlan kararı, “bu hükümetten parlamenter yollarla değil, ancak bir emekçi seferberliği ile, devrimle kurtulunur” gerçeğini perçinledi. Hal böyleyken, seferber olacak emekçilerin en politik ve militan bölüğünün siyasetin dışına itilmesi, hareketsizleşmesi devrimci mücadeleyi büyütmenin imkânlarını genişletmez, bilakis daraltır.

Barış, demokratik anayasa, siyasal özgürlükler gibi gündemi meşgul etmesi muhtemel konularda solun en geniş eylem birliğini sağlamaya çalışırken, bu eylem birliğinin Kürt emekçileri ve onların demokratik taleplerini kapsaması olmazsa olmaz koşuldur. Öte yandan bu koşulu yerine getirmek için DEM’e dışarıdan akıl vermek, hariçten gazel okumanın; ona içeriden müdahale etmeye çalışmak ise boşa kürek çekerek rehin kalmanın ötesine geçmez. Liberal emekçi partilerini doğru yola sokmaya çalışmak devrimcilerin işi değildir. Reformizmin tedavisi yoktur ve bugün Türkiye’de olduğu gibi reformistler er ya da geç kendi yapısal açmazlarıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. DEM’in sıkışmışlığı, içine doğru büzüşen, yenilen, özgüven yitiren bir oluşumun kan kaybı değildir. Özgüveni artan bir taban tarafından desteklenen ve siyasetteki rolü merkezileşen ama yapısal kusurları nedeniyle iddialarından hiçbirini yerine getiremeyen bir partinin sıkışmışlığıdır.

Reformizmin sıkışmışlığı devrimciler için elbette önemli bir fırsattır. Devrimci durumun hüküm sürdüğü bu topraklarda fırsatlar azalmayacaktır da. Ama bu fırsatları değerlendirebilmeleri, tarih sahnesinde oynamaları gereken rolü oynamaları için devrimcilerin önce kendi sorunlarını çözmeleri, kendi iddialarıyla siyaset sahnesinde bir odak olarak yer almaları gerekir.