Macarca’dan Türkçe’ye geçen ender sözcüklerden biri olan varoş Osmanlı toplumunda kentin dışındaki kasabaları anlatmak için kullanılıyordu. Yetmişlerden itibaren ise Türkiye’de o dönem kent merkezlerinin, çevre yollarının dışında kalan emekçi mahalleri için kullanıldı. Gazi Ayaklanması’nın ve 1996 1 Mayısı’nın ardından burjuvazinin hem sınıfsal kabuslarını hem de tiksintisini anlatan ikili bir anlam kazandı. Bugün ise günlük dilde daha çok ikinci anlamıyla bir aşağılama ifadesi olarak kullanılıyor.
1999 yılında bir platform olarak siyaset sahnesine çıktığımızda ilk yaptığımız vurgulardan biri de varoşlardaki sınıf mücadelesinin önemi ve gereği hakkındaydı. Varoşlardaki emekçiler genel olarak “kent yoksulları”, “antifaşist halk güçleri” türü kategorilerle değerlendirilirken, platformumuz varoşların sınıf mücadelesinin en önemli ve politik zeminlerinden biri olduğunu vurgulaya geldi. Kent merkezlerine yönelmenin revaçta olduğu dönemde varoşlarda kalmanın, bu alanlarda sebatkar bir sınıf çalışması yürütmenin öneminde ısrar etti. Bu ısrarıyla uyumlu bir örgütlenme ve eylem çizgisi benimsedi. Geçtiğimiz 27 sene içinde Türkiye’de, sermayenin yoğunlaştığı kesimlerden üretimin örgütlenmesine ve coğrafyasına, yedek işçi ordusunun bileşiminden sermaye birikiminin en fazla yıkıma uğrattığı kesimlerin sıralamasına çok şey değişti, Bu değişiklikleri de göz önünde tutarak varoşlardaki sınıf mücadelesinden ne anladığımızı yeniden hatırlamakta fayda var.
Varoşları Türkiye’de sınıf mücadelesinin bir parçası olarak ele almak onu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimi içinde ele almayı da şart koşuyor. Türkiye’de ilk olarak bir işçi sınıfı ve işçi hareketi 1908 burjuva devrimiyle beraber gelişmeye başladı. Daha çok İzmir, Bursa, İstanbul, Selanik gibi liman kentlerinde ticarete bağlı sanayi ile gelişen işçi sınıfı, tıpkı sermaye sahipleri gibi ekseriyetle gayrimüslim işçilerden oluşuyordu. Cumhuriyetin ilk yılları bu sermayenin ve işçi sınıfının yıkımına sahne oldu. Bu tasfiyenin ardından ‘yerli ve milli’ işçi sınıfı politik açıdan devletin gündemine girdi. İşçileşme devlet eliyle, kamu iktisadi teşebbüsleri aracılığıyla oluştu. 1950’lere dek Türkiye’de sermaye birikimi de işçileşme de bu hatta ilerledi.
Hem İkinci Paylaşım Savaşı’nın tetiklediği ekonomik bunalım hem de ithalata dayalı büyüme modelini savunan Demokrat Parti’nin iktidara gelişi nedeniyle proleterleşme aynı izleği sürdüremedi. Bir taraftan, yoğun bir sermaye birikimi başta İstanbul olmak üzere Adana, İzmir, Kocaeli gibi kentlerde sanayileşmeyi hızlandırırken; diğer taraftan, Marshall yardımlarıyla tarımda makineleşmenin artması ve geçim kaynaklarının yetersizleşmesi topraktan koparılmış işsiz bir kitlenin oluşmasına yol açtı. İthalata dayalı politikalar sebebiyle yaşanan döviz krizi ve ardından gelen ekonomik bunalım ise, bu kitlenin üzerinde, sanayi ve hizmet sektörünün gelişkin olduğu büyük kentlere göç etme basıncını arttırdı. Kentler proletaryanın saflarına katılan bu kitle için yeni bir çekim merkezi haline geldi. Özellikle İstanbul, Adana, İzmir gibi kentlerdeki sanayileşmenin yarattığı iş imkanları yoğun bir köyden kente göçe ve kent merkezlerinde işçileşmeye yol açtı. Sanayi havzaları etrafında da yoğun bir gecekondulaşma başladı. Gecekondu ya da varoş da kentlerdeki işçi havzaları olarak çoğu zaman devlet güçleriyle militan çatışmaların sonucunda böylece ortaya çıktı.
1960’larda gecekondulaşma ile seyreden bu proleterleşme süreci Türkiye’de işçi hareketinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir. Öncesinde stabil ve güvenceli kamu sektörlerinde yoğunlaşan işçilere kıyasla 1960’lardaki işçileşme dinamik bir eylem dalgasını da beraberinde getirerek işçi hareketi tarihini yeniden tarif etti. 1962’de “Çıplak Ayaklar Mecliste” yürüyüşü, 15-16 Haziran Ayaklanması bu dinamizmin sonucu olarak ortaya çıkmış eylemlerdi. Bu hareket sınıfın örgütsüz kesimlerinin örgütlenme mücadelesiydi, esas olarak bir sendikalılaşma hareketi olarak ilerliyordu. DİSK’in kurulması ve TİP’in yükselişi yine bu dönemde gerçekleştiği için 15-16 Haziran Ayaklanması sadece DİSK’e ve TİP’e mal edilmeye çalışılsa da, aslında bu dinamik kitle devrimcilerin, DEV-GENÇ’lilerin de en az diğerleri kadar aralarında çalışma yürüttüğü, böylece politikleşen emekçilerdi.
Varoşlar yalnızca 1960-80 döneminde işçi sınıfının yaşadığı mahalleler, bir tür “yaşam alanı” olmadı. Devrimcilerin de en çok bulunduğu yerlerdi. 12 Mart sonrasında başlayan tasfiyecilik döneminde DEV-GENÇ’in, işçi sınıfı içinde çalışma yürüten, önemli bir kısmı TKP saflarına katıldı. Böylelikle TKP’nin “büyük atılımı” başladı. Ama bu atılım aynı zamanda DİSK’in CHP’lileştirilme sürecinin başlaması ve aynı zamanda sendikalı büyük işletmelerin kapısının devrimci güçlere kapatılması anlamına geliyordu. Sınıf içinde devrimci bir faaliyet yapmanın yolunu reformistlerin hakim olmadığı semtlere ve görece küçük işletmelere giderek, siyasi faaliyeti bu alanlarda sürdürerek buldu. Devrimciler varoşlarda bir siyasi faaliyeti fabrikalarda ya da başka büyük üretim merkezlerinde faaliyete göre daha önemli ya da öncelikli gördüğü için değil, kendilerine başka bir alan bulamadığı için varoşlara girdiler. Günümüzde halen ‘devrimci mahalleler’ ya da ‘solcu mahalleler’ diye anılan mahalleler aslında reformistlerin gitmediği alanlara giren, oralarda kendini var eden devrimcilerin oluşturduğu yerlerdi.![]()
Devrimci hareketler açısından varoşlar birbiriyle bağlantılı üç ayrı mücadelenin buluştuğu mekandı. Emekçilerin kondularını kurma ve savunma mücadelesi, reformizmin denetimi altında olmayan emekçilerin sendikalaşma mücadelesi ve nihayetinde anti-faşist mücadele.
Varoşların Pekişen Emekçi Karakteri
80’lerin sonu ve 90’ların başında sermaye birikiminin değişen karakteri ve Kürdistan’daki savaş varoşların başka bir dönüşümden geçmesine yol açtı. Büyük şehirlerdeki fabrikalar kapatılmaya, İstanbul’daki fabrikalar kendi çeperindeki Tekirdağ, Kocaeli, Bilecik gibi illere taşınmaya başladı. Büyük kent merkezlerinde ise atölye tipi üretim (özellikle tekstil), hizmet ve inşaat sektörü hızla yükselişe geçti. Sermaye birikimindeki bu yön değişikliğine bu kez de metropollerdeki varoşlara göç etmek zorunda kalan Kürt işçiler eşlik etti. Göçmen Kürt işçiler varoşların proleter karakterini değiştirmedi, aksine bu karakteri pekiştirdi.
Kürt göçü işçi hareketinde yeni bir dinamizm yarattı, bu dinamizm Gazi ayaklanmasında, 1996 1 Mayısı’nda patlayıcı biçimde açığa çıktı. 15-16 Haziran’a benzer biçimde, sermayenin yeni yönelimiyle ortaya çıkan proleterleşme dalgası varoşlardaki devrimci siyasetle karşılaştığında işçi hareketinde de yeni bir dalga yarattı. Bir geri çekilme dönemi öncesinde patlayıcı bir hareket ortaya çıktı. Bu hareket de tıpkı 15-16 Haziran’da olduğu gibi Türkiye’de emekçi hareketinin seyrinin bir dönüm noktasıydı.
Bizi Varoşlarda Faaliyet Yürütmeye Götüren Neydi?
Köz sayfalarında; varoşlarda örgütlenmenin bir öncelik olması gerektiğini, işçi sınıfının en patlamaya hazır kesiminin buralarda varolduğunu, sınıfın önderliğini kazanmak isteyenlerin de buralarda ısrarlı ve somut bir çalışmayla mevzilenmesinin önemini sürekli vurguladık. Bu vurgunun sebebi varoşların sınıf temelli faaliyet yürütülebilecek fabrika gibi başka alanlara kıyasla nesnel bir üstünlüğünün olması değildi. Tersine, komünistler açısından işçilerin olduğu her alan sınıf temelli bir çalışmanın yürütülmesi için uygun yerlerdi. Bizim varoşlar vurgumuzun sebebi Türkiye’deki devrimci güçlerin öznel durumuydu. Türkiye’de tasfiyeciliğe dair saptamalarımız bizi varoşlarda sınıf temelli bir çalışmanın altını çizmeye götürmüştü.
Her şeyden önce masabaşında komünist olduktan sonra kendine haritada örgütlenecek yer arayanlardan değildik. Dolayısıyla kendimize hiçbir zaman “nerede örgütlensek acaba?” diye bir soru sormadık. Aynı şekilde “varoşlarda örgütlenmemiz gerekir” diye bir yanıt da vermedik. Zira devrimci hareketin diğer parçaları gibi biz de zaten varoşlardaydık. Ancak “popülizm eleştirisi” 12 Eylül sonrası dönemi tasfiyeciliğin yaygın kılıfıydı. En çarpıcı örneklerini o dönem bir dizi hareketin baş tacı ettiği, kimilerinin birlik girişimleri yürüttüğü Yalçın Küçük veriyordu. Ama popülizm eleştirileri onunla sınırlı değildi “devrimci demokrasi eleştirileri”, “proleter sosyalizmi” vurguları solun 12 Eylül yenilgisini gecekondulara, anti-faşist mücadeleye sıkışıp kalmakla işçi sınıfı içinde kök salamamakla açıklıyordu. Proleter sosyalizmi adına vaazedilense varoşları terk etmek “fabrikaları işçi sınıfının kalesi haline getirmekti”. Kuşkusuz bu akımların fabrikaları kale haline getirecek durumu yoktu. Onların kast ettiği daha çok sendikal bürokrasi içinde mevzilenmek ya da bu bürokrasiye tabandan basınç uygulamaktı. İşte bu iklimde, yeni bir yer aramak için değil, eski mevzileri koruma kaygısıyla varoşların sınıf mücadelesi içindeki yerini ve önemini öne çıkardık. Sorun devrimci güçlerin sınıfla bağının olmaması değildi, sorun devrimci güçlerin bu bağlarla ne yaptığıydı. Kısmi mücadeleye hapsolmuş devrimciler 12 Eylül sonrasında varoşlardaki emekçileri örgütlendiremiyor, onlara devrimci bir politik çizgide önderlik edemiyordu. Sınıf çalışması yürütmek adına varoşları terk etmek bu sorunları daha da katmerlendirecekti.
Üstelik varoşlar, popülizm eleştirmenlerinin savunduğunun aksine, işçi sınıfının sendikal anlamda en örgütsüz olsa da siyasi olarak en örgütlü ve en militan kesimlerinin biriktiği mekanlardı. Varoşları terk etmek bu siyasi mücadeleyi de terk etmek anlamına gelecekti. Yapılması gereken bu mücadeleyi ihtiyaç duyduğu öncüye ve önderliğe kavuşturmaktı.
Fabrikalara gelince, 71-72 kopuşunun ardından sendikalarda barındırılmayan devrimcilerin önündeki engel bugün de hala ve misliyle geçerliydi. 12 Eylül sonrasının devrimcileri için sendikal bürokrasinin etkisi altındaki sendikalarda, büyük fabrikalarda barınma ve devrimci bir sınıf faaliyeti yürütme imkanı daha da azalmıştı. Fabrikaları örgütlemek elbette gerekiyordu. Ancak bu sendika bürokrasisinin kanatlarının altında gerçekleştirilebilecek bir görev değildi. Fabrikalara açılabilecek en önemli kapılardan biri varoşlardı. Devrimci güçlerin 12 Eylül sonrasında hala varoşlarda kalmasının, onlar gibi bizim de varoşlarda bulunmamızın sebeplerinden biri buydu.
Ancak Köz’ün arasında duran güçler bir platform olarak siyasi mücadeleye adım attığı 1999 döneminde devrimci güçlerle varoşların ilişkisi daha hızlı bir biçimde değişiyordu. Susurluk operasyonunun ardından kent merkezlerinde “Temiz Toplum” eylemleri yaygınlaşıyor, sol hareketi burjuva muhalefetine yedekliyordu. 28 Şubat’la birlikte darbe hükümetinin seçmeli terörü devrimci güçlere düzenin sınırlarını aşmayan pasif protestoları dayatıyordu. Nihayetinde Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte PKK’nin yönelim değiştirmesi varoşlardaki geleneksel eylemlerin en kitlesel bileşeninin farklı bir güzergahtan ilerleyeceği anlamına geliyordu. Nihayetinde F-Tipi operasyonlarıyla devrimci güçlere vurulan darbe tasfiyeci basıncın etkisini arttırıp onu 12 Eylül sonrasındaki popülizm eleştirisinden daha etkili kılıyordu.
Bu sefer varoşları terk edenler fabrikalara, sendikalara da değil küreselleşme-karşıtı, “ekolojist”, “laik cumhuriyetçi” gibi yeni muhalif güçleri kucaklamak adına kent merkezlerine aktılar. Sosyal demokrat semtlerin kimi sokak ve caddelerinde kafe, kültür merkezi, kitabevi gibi kurumlar aracılığıyla mücadele etmeyi tercih ettiler. Bu alanlarda dar bir siyasi çizgiye ve toplumsal kesime hapsolup burjuva sosyalizminin yöntem ve araçlarını kullanarak kazanılması mümkün olmayan bir rekabete giriştiler.
Kuşkusuz sol akımların varoşları ilelebet terk etmesi mümkün değildi, Sular durulup, Avrupa Birliği normlarına uygun reformist siyaset hakimiyet kazandıkça varoşlara dönüş yeniden başlayacaktı. 2000’lerin başındaki varoşlar vurgumuz bu öngörüye de dayanıyordu.
Yeni bir tasfiyecilik dönemine girdiğimizi, tasfiyeciliğin zeminin varoşlar olacağını ifade ettik. Bizim varoşlarda ısrar etmemizin ve devrimci akımların buralardan çekilmemesi gerektiğini savunmamızın sebebi buralara, tasfiyecilik sürecine paralel olarak gelecek olan reformist akımlardan önce mevzi tutabilmekti. Devrimcilerin görevi olarak tarif ettiklerimiz de değişmişti. Dönemin özelliklerine bağlı olarak varoşlarda, doksanları tekrar etmeye çalışan ama maddi zemini olmadığı için onun parodisi bile olamayacak bir tür “hücum” siyasetini benimsemiyor “savunmayı örgütle saldırıya hazırlan” şiarıyla varoşlarda emekçilerin en geri talepleri ekseninde bir örgütleme yürütmeyi ve bu zeminde tutunmayı öneriyorduk. Bu dönemde devrimcilerin varoşları terk etmesini eleştirdik. Yeni bir yükseliş dalgası yaşanacaksa bu çıkışın zemininin yine varoşlar olacağını, devrimci siyasetin en geniş şekilde varoşlarda kendine yer bulmasının bu nedenle elzem olduğunu savunduk. Varoşlardaki sınıf faaliyetinin reformistlerin eline bırakmamak için geniş bir devrimci faaliyetin ortaklaşa örülmesi gerektiğinin altını çizdik. Eylem birliklerinden kitle faaliyetlerine tüm devrimcileri varoşlarda en geri biçimleri küçümsemeden sınıf mücadelesini büyütmeye, tasfiyeciliğe karşı savunmayı birlikte örgütlemeye davet ettik. “Varoşlarda birleş alanlarda devleş!” bu görevleri ifade eden sloganımız oldu.
Tasfiyeciliğin seyri bu tespitimizi doğruladı. Reformistler varoşlara girmeye başlarken bir yandan da Türkiye AB destekli ‘demokratikleşme’ sürecine hazırlandı. AB’nin varoşlardaki toplumsal patlamaları kontrol alma amacıyla fonlar dağıtması, bu rüşvetten nasiplenmek isteyen burjuva sosyalistlerinin varoşlara yönelmesine zemin hazırladı. 2007’de PKK’nin Türkiyelileşme sürecinin sekiz senelik bir gecikmeyle, “Bin Umut Adayları” ile başlaması, DTP; BDP, HDP’nin etrafından oluşan yeni bir emekçi muhalefetinin oluşması varoşları reformist bir zeminde öne çıkardı. 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından HDP’nin kendini geri plana çekmesi ve muhalefet boşluğunun CHP’nin doldurmasıyla birlikte varoşlar bu sefer, başlangıçta HDP’nin çıkışıyla zeminini kaybetmiş diğer yasal partilerin hakim olmasa da at koşturduğu bir zemine döndü.
Varoşlar Ortadan Kalktı mı?
Bugün varoşların etrafı 1999’dan farklı olarak yükselen gökdelenlerle, plazalarla, şirketlerle, yeni otoyollarla sarıldı. “Kentsel dönüşüm” ile birlikte bu mahallelerin nüfusunda önemli değişiklikler oldu. Varoşlar kültürel anlamda da burjuva toplumun pislik ve tortusunun biriktiği alanlara dönüştü. Bu tabloya bakıp varoşların sosyal ve kültürel olarak burjuvazi tarafından ele geçirildiği artık sınıf mücadelesinde bir zemin oluşturmadığı sonucuna varanlar az değildir.
Söz konusu gelişmeleri en teorik şekliyle değerlendirdiğimizde ve “sermayenin emekçilerin geleneksel yerleşim birimlerini ele geçirme” arzusundan söz ettiğimizde dahi, bu tür bir gelişmenin varoşları ortadan kaldırmayacağı, bunun olsa olsa emekçilerin sürüleceği, Macarca kökenine daha yakın yeni varoşlar yaratacağı açıktır. Nitekim, İstanbul söz konusu olduğunda, son otuz yılda devasa bir şekilde büyüyen Esenyurt, Arnavutköy bu gelişmenin apaçık ürünleridir. Özellikle Esenyurt, bir mahalle, ilçe olmaktan çıkmış, ayrı bir işçi kentine dönüşmüştür. Akıbeti henüz belli olmayan “Kanal İstanbul” ile birlikte İstanbul’u kuşatan böyle kentlerin sayıca arttırılmak istendiğini görüyoruz.
İkincisi varoşlar dediğimizde söz konusu olan on milyonlarca emekçidir. Bunların kendi yerleşim alanlarından sökülüp atılması kolay bir iş değildir, barışçıl bir şekilde de gerçekleşmeyecektir. Bu süreci tamamlanmış kabul etmemek gerekir. Kentsel dönüşüm rantı yüksek kimi sınırlı alanların dışında, geniş emekçi kesimlerine değecek şekilde henüz başlamamıştır. Söz konusu çatışmalar sınıf mücadelesinin en önemli başlıkları arasındadır ve bugün varoşları terk etmemenin gerekçelerinden biridir.
Üçüncüsü söz konusu dönüşümün sınırları vardır. Türkiye burjuvazisinin sayısı bellidir. Londra’dan Dubai’ye Türkiye’ye akan asalak sermayenin miktarı da sınırlıdır. Sermaye uluslararası sermayeden ne kadar takviye alırsa alsın geleneksel emekçi mekanları olan varoşları dolduracak çapa sahip değildir. İstanbul söz konusu olduğunda Kartal’ı, Pendik’i, Yenibosna’yı, Bağcılar’ı burjuvalarla ve onların uşaklarıyla doldurmak mümkün değildir. Bu ilçeler, içlerinde burjuva adacıklar barındırsa da, emekçi karakterini korumayı sürdürecektir. İstanbul için doğru olan bu tespit, İzmir, Bursa, Adana, Mersin için haydi haydi doğrudur.
Dahası nasıl varoşlar Türkiye’de ve dünyada sermayenin ve işçi sınıfının hareketlerine bağlı olarak ortaya çıktıysa bugünkü durumunu doğru tespit etmek için de yine sermaye ve işçi sınıfı hareketlerine bakmak gerekir.
İstanbul gibi büyük kentlerde, sermaye merkezlerini takip eden biçimde işçi sınıfını ilgilendiren iki gelişme yaşandı. Daha önce fabrikalarda ya da örgütlenmeye açık alanlarda çalışan, belirli bir seviyede iş güvencesi olan işçi aristokrasisi ayrıcalıklarını yavaş yavaş kaybetti. Burjuvazinin eteklerinde kalan, ve bu eteklerden yükselme arzusu taşıyan kesimlerse ciddi bir proleterleşme basıncı ile karşı karşıya kaldı. Bu durum sermayenin merkezlerden çıkışının kaçınılmaz bir sonucu olsa da hükümetin bu ayrıcalıkları biçerken asgari ücreti belli bir seviyede tutması ve sınıfın ayrıcalıksız kesimleriyle ayrıcalıklı kesimleri arasındaki makası kapatttı.
Bugünün varoşlarının geleneksel sakinleri konut ayrıcalığı gibi kimi ayrıcalık ve imkanları olan ancak kentsel dönüşümden işten çıkarmalara varan gelişmelerle bu ayrıcalıklarını yitirmekte olan emekçiler. Ayrıca 1980’lerden 2000’lere uzanan göç dalgasıyla buralara taşınan ve sendikal değil politik olarak örgütlenmeye açık kürt emekçiler de hala varoşlarda yaşıyor. Bu da varoşların sınıf niteliğinin değişmediğini gösteriyor.
Üstelik varoşlar sınıf mücadelesinin iki açıdan odak noktasını oluşturur. Birincisi, varoşlarda yaşayan kesimler gerek Kürt, Alevi olmalarından dolayı politik sebeplerle, gerekse de ayrıcalıklarının biçilmesinden kaynaklı hükümetin sürekli hedef tahtasında olan işçilerdir. Bu durum ise varoşları, ayrıcalıklarını adım adım yitiren öfkeli işçilerin hükümete karşı mücadelesini besleyen en önemli damar kılıyor.
İkincisi, varoşlardaki emekçiler, tüm siyasi aşınmalara rağmen halen devlete karşı sınıf mücadelesinin mirasını sahiplenmektedirler. Gazi ayaklanması, 1 Mayıs mahallesinin barikatlarda kuruluşu, Okmeydanı’nda 1998 1 Mayısı ya da farklı bir karakter taşısa da 2004 NATO eylemleri hala anılmaktadır. Kürt göçüyle bu mahalleler devlete karşı mücadelede farklı bir deneyim taşıyan emekçilere de ev sahipliği yapmaya başlamış; yerel eylemlere, Newrozlara, 6-7 Ekim 2015 isyanlarına sahne olmuştur. Kolluk kuvvetlerinin bu mahallelerdeki emekçilere gösterdiği baskıcı muamele de tesadüf değil, bu karakterinin sonucudur.
Bu nedenle hükümete ve devlete karşı mücadelenin en kolay filizleneceği, hükümete karşı propagandanın da en kolay karşılık bulabileceği emekçiler hala varoşlardadır.
Derinleşen tasfiye süreci varoşlarda çalışmayı daha da acil kılmaktadır
Hükümete ve devlete karşı mücadelenin zemininin varoşlar olması varoşlardaki emekçilerin reformist sol ve İmamoğlu politikası etkisi altında olduğu nesnel gerçeğini değiştirmez. Aksine, hükümete karşı duran odak CHP olarak görüldüğü ve solun ekseriyeti de bu propagandayı emekçiler arasında yürüttüğü için emekçiler hükümete karşı mücadelesinin enerjisini bu düzen çizgisinden almaktadır. Bu etkiyi kıracak bir sınıf mücadelesini varoşlarda örmek, hükümet karşıtı öfkeyi devrimci bir sınıf mücadelesi hattıyla birleştirmek bugün devrimciler için acil bir görevdir.
Üstelik üretim pek çok farklı alana yayılmış ve parçalanmış olsa da işçilerin geniş kesimlerini birleştiren ve aralarındaki duvarların inceldiği alanlar varoşlardır. Ayrıcalıklarını kaybeden emekçiler, hizmet ve inşaatta yoğunlaşan Kürt emekçiler, ve büyük şehirlerdeki işçi açığını kapatan göçmen işçiler varoşlarda yaşamaktadır. Yaşam ve üretim alanlarının da kesişebildiği alanlar varoşlardır.
Sendikal bir mücadeleyi başarılı bir biçimde sürdürmek için de varoşlara girmek şart. 12 Eylül öncesinde sendikalaşma mücadelesinde varolmak siyasi mevziler elde etmenin koşuluydu. Siyasi mevziler sendikal alanda geliştiriliyor, mevzilerin kazanması da sendikal mücadelenin kendisini geliştirmesini sağlıyordu. Bugün hem siyasi krizin geldiği nokta, hem emekçilerin sürekli politik açıdan hedef tahtasında olması, hem de yukarıda bahsettiğimiz üretim süreçlerindeki dönüşümler emekçiler arasındaki çalışmanın ilk adımının siyasi mücadele olması ihtiyacını doğuruyor. Bugün siyasi mücadele sendikal bir mücadeleyi başlatabilmenin koşuludur. Varoşlarda işçi çalışması başlatabilen reformistler de orada sebatkar bir çalışma yürüterek değil, önce orada burjuva muhalefetine yedeklenen siyasi bir varlık göstererek adım atmıştır. Devrimci güçlerin işçi çalışması da varoşlar da burjuva muhalefetinin massedemediği bir siyasi mücadeleyi geliştirerek güçlenebilir.
Günümüzde varoşlarda sınıf temelli bir devrimci mücadele yürütmek sadece mümkün değil aynı zamanda acil bir gerekliliktir. Siyasi krizin yükseldiği, hükümetin gün geçtikçe kırılganlaştığı, emekçiler arasında huzursuzluğun arttığı bu dönemde varoşları reformizm etkisinden kurtaracak ve emekçilere güven verecek faaliyetin temellerini oluşturmak bugün tüm devrimci güçlerin ortak görevidir.










