İşçi Sınıfının Kurtuluşu ile birlikte geçen yıldan bugüne siyasi gündemi konuşmak üzere Kadıköy’de bir söyleşi örgütledik. 18 Ocak Pazar günü Köz bürosunda düzenlediğimiz söyleşide Grönland’dan Rojava’ya uzanan siyasi gelişmeleri ele aldık.
İşçi Sınıfının Kurtuluşu temsilcisi, 2025’te dünyada savaşların ve kitle mücadelelerinin devam ettiği, emperyalist büyük güçler arasındaki rekabetin şiddetlendiği bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyerek konuşmasına başladı. Filistin halkının mücadelesinden HTŞ ve SMO’nun Rojava’ya saldırılarına, Nepal’deki halk isyanından 19 Mart eylemlerine, İzmir’deki belediye işçilerinin grevinden “Terörsüz Türkiye” sürecine bir yılda yaşananların kısa bir özetini sundu. Rojava’da TC’nin Şam hükümetine dayattığı politikanın ve Suriye’deki içsavaşın Kürt halkının artan protestolarına yol açmasının yanı sıra sahte barış süreci aldatmasını da zora soktuğunu söyledi. Antidemokratik uygulamalar, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve savaş koşullarına rağmen Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki kitle hareketinin diğer ülkelere kıyasla daha düşük bir tempoda ilerlediğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin genel bağlamını ortaya koymak için kapitalizmin genel bunalımı ve aşamaları analizini anlamak gerektiğini vurgulayan İşçi Sınıfının Kurtuluşu, bunun ise sadece ekonomik krizlere indirgenemeyeceğini, siyasi alanda süreklileşmiş kriz ve çelişkileri, aynı zamanda sosyal kurtuluş mücadelelerini, ulusal kurtuluş mücadelelerini, devrim ve savaşları da kapsadığını vurguladı. Yeni bir aşamasına geçiş sürecinde olduğumuzu ifade eden konuşmacı, Çin emperyalist bir güç olarak ortaya çıkarken ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi güçlerin ise gerilediğini dile getirdi. Bu sürece eşlik eden savaşları ise yeni ve dünya ölçeğindeki bir emperyalist paylaşım savaşına gidiş halkaları olarak değerlendirmek gerektiğini açıkladı. Solda “ABD-NATO bloğu mu, Çin-Rusya bloğu mu haklı?” gibi taraf tutmaya yönelik tartışmaların emperyalist yahut kapitalist ülkeler bloğuna pasif ve izlenimci bir şekilde taraftar olmakla sonuçlandığını, bunun ise komünist bir anlayış olmadığını söyledi.
İşçi Sınıfının Kurtuluşu konuşmacısı, oportünizme ve sosyal-şovenizme karşı mücadele edip bunları tam bir yenilgiye uğratamadan komünist bir partiyi inşa edemeyeceğimizi anlattı. İran’da görüldüğü gibi parti olmadan mücadelelerin kalıcı bir şekilde başarılı olmasının çok zor olduğunu vurguladı. Bugünkü koşulların birinci emperyalist paylaşım savaşının öncesindeki koşullara benzediğini, Lenin’in emperyalizm teorisinin mutlak bir şekilde doğrulandığını açıkladı. 1914 öncesinde var olan çok güçlü bir enternasyonalin savaş çıkmasıyla beraber felç olduğunu ve çok daha zayıf güçlerle de olsa yeni bir komünist enternasyonal kurulduğunu söyleyen konuşmacı, Lenin’in Ekim Devrimi’nden çok daha önce böyle bir enternasyonali kurmanın gerekliliğine dair tutumunu anlattı.
Devrimci bir güçbirliği için de bir programın önemli olduğunu belirten konuşmacı, örneğin Rusya ve Çin gibi ülkeleri emperyalist olarak tanımlamayan, bu devletleri ayakta tutmaya dair tutum alan teorilerin karşısında “emperyalist savaşı içsavaşa çevirmeliyiz” şiarıyla hareket etmek gerektiğini, güçbirliği yaratmak için de sosyal-şovenizm ve oportünizmle ayrım noktalarını çizmenin şart olduğunu vurguladı.
Köz adına konuşan yoldaş ise sözlerine şöyle başladı:
“İşçi Sınıfının Kurtuluşu’yla en son 7 ay önce Hasan Coşkun Paneli’ni beraber örgütlemiştik. Panele dair yaptığımız değerlendirmede, İşçi Sınıfının Kurtuluşu’nun bizim bir yoldaşımız olan Hasan Coşkun’un adıyla özdeşleşmiş bir panelin örgütleyicisi olması önemli bir devrimci tutumdur ve hepimiz için bir çıta olmalı demiştik. Aynı zamanda bir özeleştiri de vermiştik: O panelde bir dizi konuşmacı vardı, hepsinin davada düşen yoldaşları, şehitleri vardı; Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketinde Hasan yoldaşın dışında onbinlerce devrimcimiz var. Asıl Hasan yoldaşı anılmaya kılan şeyin bu büyük devrim davasının bir parçası olduğunu vurgulamamız gerekirdi, eksik kaldık demiştik.”
Hemen ardından aynı gün cenazesi İkitelli Cemevi’nden kalkan süresiz açlık grevi direnişçisi Refik Ünal’ı anarak devam etti:
“Dün biz talihsiz bir haber aldık. Süresiz açlık grevi direnişçisi Refiki Ünal’ı kaybettiğimizi öğrendik. Bugün de bir cenaze var, biz o cenazede hem İstanbul’da hem Ankara’da etkinliklerimiz olduğu için kalabalık bir şekilde yer alamıyoruz. 1996, 90’lardaki devrimci mücadelenin yükselişinde bir tepe noktasıydı. Refik Ünal da Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği’nin bir unsuru olarak hem hücredeki tutumuyla hem de bu direnişteki tutumuyla ve sonrasındaki pratiğiyle bu tepe noktasında devrimci iradeyi ve değerleri korumak ve sürekli kılmak için yaşamı pahasına kavga etti. Onu saygıyla anarak ve ‘Devrimci irade teslim alınamaz!’ diyerek konuşmamıza başlamak istiyoruz.”
Aynı zamanda bu söyleşiyi yaparken bir yandan da Rojava’ya doğru bir kuşatma harekatının karşısında bu harekete önderlik edenlerin farklı siyasi hedeflerine rağmen on üç yıldır fiili olarak ezen ulus devletlerine karşı iktidarını korumaya çalışan ve açık uçlu bir seferberlik halinde olan Rojava’nın devrimcilerini anarak, anmakla da yetinmeyip bu mücadelenin bize yüklediği enternasyonalist sorumlulukların altını çizerek değerlendirmemize başladık.
Köz konuşmacısı, İşçi Sınıfının Kurtuluşu’nun emperyalist paylaşım kavgasının keskinleştiğine ve kapitalizmin genel bunalımının yeni bir aşamasında olduğumuza dair vurgularına katıldığını ancak burada bir ihtiyat payı bırakmak gerektiğini söyledi. Arkamızda Ekim Devrimi’ni gerçekleştirmiş bir parti ve komünist bir enternasyonalin olmamasının bir dizi temel kavramın programatik olarak güncellenmesi ve netleştirilmesi problemini yarattığı gibi Grönland’dan Haseke’ye tüm bu siyasi gelişmelerin komünist bir mercekten de değerlendirilememesine neden olduğunu vurguladı. Dünyanın farklı yerlerinde devrimcilerin ne yapması gerektiğine dair verilen cevapların da böyle bir parti eksikliğinden dolayı yanlış değerlendirme ve soyut kalma riskini barındırdığını söyledi.
1930’lardan itibaren, özellikle de 1945’ten sonra dünyaya hakim olmuş Amerikan emperyalizminin sistemi büyük bir askeri yapıyla sürdürebildiğini, ancak siyasi gerileme ve emperyalistler arası rekabete bağlı olarak bu sistemin kademeli şekilde zayıfladığını açıkladı. ABD’nin İran ve Venezuela’daki tutumlarının paralel olduğunu söyleyen konuşmacı, büyük bir içsavaşa ve çatışmalı bir süreçe giden dönemleri açmak yerine içeriden rejimi satın almaya, kendisiyle uyumlu hükümetler yaratma stratejisini benimsemeye yöneldiğini söyledi. Bunun ise diğer emperyalist güçlerin militarizasyonunu kışkırttığını belirtti. ABD’nin Suriye devletinin bütünlüğünü korumaya çalışırken bir yandan da masada Kürtler aracılığıyla durabildiğini bilen bir pozisyonu olduğunu açıklayan yoldaş, bu yüzden de ne tam olarak merkezi idareyi destekleyebildiğini ne de Pentagon aracılığıyla Kürtlere savaştıklarında destekleyeceklerini söyleyebildiğini ifade etti.
Sur’da Kürdistan topraklarında gerçekleşmiş bir şehir savaşı olsa da siyasi bağlamını Türkiye’yle ilgili bir sorunun oluşturduğu gibi bugün de Halep’teki savaşın harekete önderlik edenlerin siyasi hedefleri doğrultusunda Suriye sorunu olarak çerçevelendiğini ancak bunun Suriye’nin demokratikleşmesiyle ilgili değil düpedüz hala varlığını koruyan Rojava devrimiyle, silahlı bir oluşum olarak tutunmaya çalışan iktidar organıyla ilgili olduğunu vurguladı. Kürtlere savaşmaya ya da uzlaşmaya yönelik konuşmaktan kaçınmak gerektiğinin altını çizdi. Köz konuşmacısı, asıl açmazın Rojava’daki mücadelenin Kürdistan’daki diğer mücadele ve süreçlerle uyumlu gitmemesi olduğunu, Kürdistan’ın diğer parçalarından destek gelmediği sürece de Rojava’nın zaten yapabileceğinin azamasini yaptığını anlattı. Bugün acil halkanın HTŞ’nin en büyük destekçisinin Türk hükümeti olduğunu bilenler olarak buradan Rojava’ya verilecek en büyük desteğin bu hükümete karşı mücadeleyi Rojava’yı sahiplenerek büyütmek olduğunu vurguladı.
Türkiye’de de sürecin MHP’nin AKP’yi sıkıştırmasıyla ilerlediğini ve bütünlüklü bir devlet aklı görmediğimizi açıklayan konuşmacı, sol içerisinde bir taraftan liberalizmin bir taraftan da sosyal şovenizmin yükseldiğini söyledi. Fakat aynı zamanda olumlu ve önemli bir gelişmeden, yani devrimcilik yapan akımların bir kısmının bir devrimci güçbirliği oluşturma girişiminden ve kurulan çeşitli devrimci temelde eylem birliklerinden bahsederek bunların devrimci olanaklar büyürken soldaki kuşatmanın nasıl yarılacağına dair ilk adımlar olduğunu ifade etti.
Devrimci odak girişiminden İran, Latin Amerika ve Suriye’deki siyasi gelişmelerin nasıl yorumlanacağına, dünyada ve Türkiye’de komünist bir parti ihtiyacından ABD’nin gerileyişi ve Çin’in yükselişine çok sayıda soru ve görüş katılanlar tarafından dile getirildi.
İstanbul’dan Komünistler










