Çanakkale’de devrim ve karşı devrim seminerlerimizin sonuncusu olan oturumda, Türkiye’nin 20. yüzyıl tarihini Marksist bir perspektifle ve “devrim-karşı devrim” diyalektiği üzerinden yapısal bir bütünlük içinde ele aldık. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinin 1917 Ekim Devrimi’nin yarattığı radikal dalgaya rastlamasının, emperyalizmin bölgeye dair planlarını doğrudan şekillendirdiğini gözlemledik. ABD, Ekim Devrimi’nin ve sosyalizmin yayılmasını englemek amacıyla bir blokaj hamlesi olarak Wilson İlkeleri temelinde ulus-devlet modelini dayatırken, homojenleştirme odaklı bu projenin en temel kriz dinamiği olarak Kürt meselesinin tarihteki yerini aldığını net bir şekilde saptayabildik. Bu tarihsel arka plan üzerinde yükselen jeopolitik hikayeyi üç ana evrede inceledik: İlk olarak 1908- 1940’larda İngiliz hegemonyası çökerken Amerikancı Türkiye’nin temelleri atılmış; ardından 1945- 1990’larda ABD’nin kalkınmacılık vaadi eşliğinde Türkiye, NATO eksenli antikomünist bir ileri karakol olarak konumlandırılmıştır. 1990’lardan günümüze uzanan üçüncü evrede ise Amerikan vaadinin çöküşüne, küresel kapitalizmin Çin merkezli değişimine ve Wilsoncu ulus-devlet modelinin yapısal krizine tanıklık ediyoruz. Söz konusu jeopolitik dönüşümlerin, içeride hâkim sınıf kompozisyonunun ve sermaye birikim süreçlerinin darbeler yoluyla yeniden yapılandırılmasıyla paralel yürüdüğünü gözlemledik. Özellikle 27 Mayıs ve 12 Mart, sermayenin yeni birikim rejimlerine geçiş hamleleri olurken; Türk ordusunun yalnızca askeri bir güç olarak kalmadığını, OYAK üzerinden bizzat holdingleşerek kapitalist bir blok olarak sisteme eklemlendiğini anladık. 12 Eylül rejimiyle perçinlenen TÜSİAD-OYAK ittifakı devletin omurgasını oluştururken, Soğuk Savaş döneminde antikomünizm dalgası çerçevesinde devlet eliyle beslenen dini yapıların, zamanla kendi bağımsız sermaye güçlerini yaratarak geleneksel bloğa güçlü bir rakip haline gelişini de bu tarihsel akış içinde takip ettik. Bu egemen blok karşısında, sistemin tüm baskı, darbe ve tasfiye operasyonlarına rağmen sürekliliğini koruyan iki ana toplumsal damarımızın öne çıktığını gözlemledik: 1960’larda yükselen, 80’de baskılanan ancak 90’larda yeniden canlanan işçi sınıfı mücadelesi ile sadece ulusal bir talep olmanın ötesine geçerek Türkiye solunu dönüştüren, devlet mekanizmasını zorlayan ve bugünkü rejim krizini tetikleyen en önemli motor güç olan Kürt hareketi. Tüm bu tarihsel, sınıfsal ve toplumsal dinamiklerin kesişiminde Türkiye’nin bugün iç içe geçmiş dört büyük krizin eşiğinde durduğunu tespit ettik. İlk olarak, ABD-Çin rekabeti ve emperyalist paylaşım savaşlarının yarattığı küresel kriz; ikinci olarak, mevcut yapının Kürt meselesini ve bölgesel talepleri karşılayamamasından doğan ulus-devlet krizi; üçüncü olarak, Filistin ve Kürdistan düğümleri üzerinden Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik kriz ve son olarak, 12 Eylül modelinin iktisadi ve siyasi olarak süresini doldurmasıyla derinleşen, Erdoğan sonrası dönemin yeni bir anayasal-toplumsal mutabakat arayışını dayatan rejim kriziyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla önümüzdeki bu yapısal tıkanmayı; yukarıdan aşağıya bir sistem restorasyonuyla mı, yoksa toplumsal hareketlerin aşağıdan yukarıya örgütleyeceği demokratik ve devrimci bir inşayla mı aşacağımız sorusu, bugün önümüzdeki en temel tartışma zeminini oluşturuyor.

Çanakkale’den Komünistler