Burjuvazinin eseri olan bir dünyada yaşıyor, mücadele ediyoruz. Bugünkü dünyada hüküm süren, toplumun bir parçası olarak faaliyet gösteren tüm örgüt ve kurumlar da bundan dolayı burjuvazinin eseridir. Burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder, en proleter görüneni dahi hakim burjuva ideolojisine uygun işler. Silahlı kuvvetler de, bir işçi örgütü olarak görünen sendikalar da özleri itibariyle böyledir.
Kendi silahlarına sahip olmayanlar, kendi kurallarını koyamazlar, kendi yasalarını yapamazlar. Silahları elinde tutanların yasalarına, kurallarına tabi olurlar. Sendikalar ve kooperatifler için de durum böyledir. Burjuva toplumu içinde, burjuvazinin yasalarına uygun işleyen herhangi bir kitle örgütü bir sivil toplum örgütü olmaktan kurtulamaz.
İşçi sınıfının kendi eserini yaratabilmesi için her şeyden önce bunun için gereken güce sahip olması gerekir. Bu da hiç şüphesiz işçi sınıfının önce iktidar olmasını, kendi iktidar organlarını kurmasını şart koşar. İşçi sınıfının eseri olan dünya, devletten sendikalara tüm kurumların bu iktidar organı tarafından yeniden örgütlenmesiyle mümkündür. Bu iktidar organları olmaksızın işçi sınıfının ürettiği herhangi bir şeyden, işçiler bizzat üretim sürecine katılıyor olsa da, onun eseri olarak söz etmek mümkün değildir. İşçi sınıfının kurtuluşundan söz etmek hiç mümkün değildir.
Reformizm Her Surette Burjuvazinin Mantığını Yansıtır
Reformistler ve komünistler arasındaki temel fark tam da bu noktada ortaya çıkar. Reformistler, en kaba şekilde özetlemek gerekirse, burjuvazinin hakim olduğu bir toplumda yapılan reformları işçi sınıfı açısından sosyalizm, komünizm yolunda bir mevzi olarak görürler.
Reformistlerin en arlanmazları olan sosyal-emperyalistler. Yani sosyalizm adına emperyalist politikaların savunuculuğunu yapanlar, emperyalizmin ulusal sınırları kaldırdığını, toplumları birbiriyle kaynaştırdığını böylelikle büyük bir dünya devletini kurmayı mümkün kıldığını savunduğu için desteklerler.
Türkiye’de sık karşılaştığımız bir başka akım, Kürdistan’ı da ilhak eden merkeziyetçi bir devletin kurulmuş olmasını sosyalizm yolunda işleri kolaylaştıracağı düşüncesiyle desteklemektedirler. Kürdistan’ın Türkiye’den ayrılmasına bu büyük merkeziyetçi yapı bozulacağı ve sosyalizmi kurmak güçleşeceği için karşı çıkmaktadırlar. Benzer bir tutumu konu Suriye ya da İran’ın parçalanması olduğu zaman da sergilemektedirler.
Bu reformizmin daha sinsi bir biçimi, sözümona demokratikleşme içeren muhtelif anayasa reformlarını yahut ekonomi alanında “Kamu İktisadi Teşebbüsleri”nin kurulmasını sosyalizm yolunda bir mevzi olarak görüp destekler. 1960’larda TİP, 27 Mayıs Anayasası’nı bu mantıkla savunuyordu. Önümüzdeki dönemdeki anayasa tartışmalarında benzer kaygılarla pozisyon alanlar da çıkacaktır. 1990’lardaki ve 2000’lerdeki özelleştirme karşıtlığının arkasında da genelde bu mantık vardı.
Reformizmin genelde daha örtülü bir biçimi ise sendikaları, kooperatifleri birer işçi örgütü olarak burjuva toplumundaki diğer örgütlerden ayrı tutar. Kimileri yerel yönetimleri de bu örgütlenmelere dahil eder. Bunları sosyalizm yolunda mevziler olarak gösterir. Onlara göre bu tür örgütler güçlendiği ve yaygınlaştığı oranda toplumun sosyalist örgütlenmesinin önü açılacaktır. Bu anlayışı savunanların elbette bir devrimi savunmasına gerek yoktur.
Komünistler işçi sınıfının kurtuluşu yolunda bu anlayışlara karşı mücadele eder. Mücadelelerin merkezine işçi sınıfının kurtuluşu yolunda atılması gereken ilk adımın iktidarı almak ve tüm toplumu yeniden kurmak olduğunun propagandasını ve işçi sınıfının bu temelde seferber edilmesini koyarlar. Burjuva toplumundaki tüm kurumların da bu kurtuluş yolunda engel olduğunu, onların sınırlarını gösterirler.
Siyaset işçi sınıfını ikame ederek, onun üstlenmesi gereken görevleri üstlenerek yapılmadığı gibi, işçi sınıfına vaaz vererek de yapılmaz. İşçilerin emekçilerin kendi deneyimleriyle, hareketin içinde öğrenmeleri esastır. Kitle çalışması ve kitle örgütleri tam da bu nedenle komünistler açısından can alıcı önem taşır. Zira işçi yığınlarının buluştuğu, buluşturulduğu, bir oranda seferber edildiği bu kurumlar işçi sınıfının bu kurumların sınırlarını görmesi için en önemli zemindir.
Bu zemin aynı zamanda kitle içindeki çalışmada komünistlerle reformistler ve liberaller arasındaki farkların sergilendiği bir zemindir. Burjuvazinin örgütlenme anlayışı ile proletaryanın örgütlenme ve siyaset anlayışını karşı karşıya getirir
Burjuvazi, sermayenin gücüne yaslanır. Bu nedenle kendine yeterli olmayı, kendi gücünü (sermayesini) arttırmayı amaçlar. İşçi sınıfı ise tek tek işçilerin yetersiz olduğu gerçeğini kalkış noktası yapar.
Burjuvazi, kapitalist ekonominin mantığı nedeniyle rekabetçidir. İşçi sınıfı ise birliği ve dayanışmayı esas almak zorundadır.
Burjuvazi bu rekabet nedeniyle birleşemediği ve üretim sürecinde gereksiz bir yer işgal ettiği için emir komuta zincirine ve bürokrasiye ihtiyaç duyar. Devlet bu örgütlenmenin en üst düzeydeki biçimidir. İşçi sınıfı ise demokrasiye, rotasyona, herkesin yönettiği bir işleyişe ihtiyaç duyar. Burjuvazi için yönetmek, yönetim mekanizmalarını elinde tutmak, tüzükleri mevzuatları belirlemek her şeydir. İşçiler açısından tam tersi geçerlidir.
Burjuvazi, hakim siyaset kendi siyaseti olduğu için kurumlar sanki siyasetsizmiş, siyasetler üstüymüş gibi davranır. Siyaseti yasaklar. İşçi sınıfının ihtiyaç duyduğu şey ise tam tersidir. İşleyişteki her halkanın siyasi karakterinin görülmesini ve düzenin koyduğu sınırların fark edilmesini ister. O nedenle kitle örgütlerinin kapısını siyasete, özellikle de devrimci siyasete açar.
“İşçilerin Birliğinden Önce Komünistlerin Birliği”
Mevcut dünyanın burjuvazinin suretinde, burjuva ideolojisinin hakim olduğu bir dünya olmasının bir başka sonucu daha vardır. O da devrime kadar, hatta devrimden sonra dahi burjuva ideolojisinin hakim olacağı, işçi yığınlarını etkisi altında tutacağı gerçeğidir.
Bu nedenle devrimin örgütlenmesi, devrime önderlik etmesi için kendini işçi yığınlarından ayırmış bir profesyonel devrimciler örgütüne, komünist bir partiye ihtiyaç vardır. Bu parti olmaksızın işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesinin önü açılamaz.
Tam da bu nedenle, komünist siyaset teorisinin temelinde, örneğin hem Manifesto’da hem de Ne Yapmalı’da (özellikle ve belirgin olarak Ne Yapmalı’da) devrimciler örgütü ve işçiler örgütü işleyiş ve mücadele tarzı bakımından birbirinden net bir biçimde ayrılır.
İşçi yığınlarının burjuva ideolojisinin etkisi altında olduğu, henüz çıkmadığı bir dönemde bu iki örgütün birbirine karıştırılmasının sonuçları kritik önemdedir.
Devrimcilerin kendilerini kitlelerden ayırt eden bir partisinin olmadığı, bu parti aracılığıyla işçi kitlelerinin kendi deneyimleriyle devrimci siyasete kazanılmasının yollarının tıkalı olduğu koşullarda, devrimciler bu kitleleri harekete geçirmek için mevcut “kitle örgütlerinin” mekanizmalarına başvuracaklardır. Bu durumda başvurulacak iki yolları vardır. İlk yolun sonucu olarak, söz konusu örgütlerin yönetimlerini her daim ellerinde tutmaya, bu kurumlara kendi kararlarını aldırmaya, bu kurumları hotzotçu, demir disiplinle çalışan kurumlara çevirmeye çalışacaklardır. Kitle örgütlerinin bileşenlerinin buna hazır olmadığı durumda bu kurumları burjuva ideolojisine uygun olarak bürokratik bir şekilde yönetmeye çalışacak, istedikleri pozisyonun tam tersi bir konuma savrulacaklardır. İşçi kitlelerine ültimatomcu bir şekilde yaklaştığı oranda bu kitleleri ya yitirecek ya da onlara hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Yaşadığımız topraklarda görülen bir dizi irili ufaklı sendika, dernek ve kitle partisinin durumu bunun örneğidir.
Yahut, işçi kitlelerinin geri bilincine “işçiler henüz hazır olmadığı için” teslim olacak, siyaseten de kendini ifade edecek başka aracı olmadığı için, düzen sınırlarına çekilmiş uyumlu bir muhalefet partisine dönüşecektir. Kitleselleşme adına sendikalarda mevzi tutan ya da partilerini büyük bir sendikaya çeviren oluşumların özellikle savaş, ulusal sorun gibi gündemler karşısında düştükleri durum tam da budur.
Genelde iki seçenekten ya biri ya öbürü gerçekleşmez. İkisi birlikte dönüşümlü olarak, muhatabını bir uçtan öbür uca yalpalatarak gerçekleşir. Topraklarımızda büyük umutlarla kurulan yasal kitle partilerinin dönüp dolaşıp hep aynı yere varması da tam da bu durumdan kaynaklanır.
Bu durum aynı zamanda “işçilerin birliğinden önce komünistlerin birliği” sloganının sadece zamanlamaya ilişkin, kronolojik bir saptama olmadığını da anlatır. Komünistlerin birliği sağlamadan, komünist parti kurulmadan önce işçi hareketine müdahale etmeye çalışmak sadece bir zamanlama sorunu değildir. Yukarıdaki nedenlerden ötürü her daim tasfiyecilikle biten bir hikayedir. Aynı nedenden ötürü “partiyi ve devrimi birlikte örgütleme” şiarları kulağı ne kadar hoş ve bütünlüklü gelirse gelsin, bu iki örgütü birbirine karıştırdığı için eninden sonunda yukarıdaki açmazla karşılaşır ve tasfiyeci dinamiklerin etkisi altına gelir.
Kitleler Arasında Komünist Çalışmanın Esasları
Komünistlerin kitle içindeki çalışmalarının bir parti tarafından yürütülüp yönetilmesi, bu çalışmaların nasıl yürütüleceği sorusunu doğurur.
Kitle içinde yürütülen çalışma belirli ilkelere dayanır ama ilkeleri tekrarlayarak yürütülmez. Somut durumun değerlendirilmesine ilişkin taktiklerle, bu taktiklere uygun eylemle yürütülür. Tüm eylemli çalışmalar gibi bu çalışmalar da bir hiyerarşi temelinde işleyen örgütü ve iş bölümünü şart koşar. Komünistler kitle örgütlerinde bireysel plan ve önceliklerine göre değil bağlı bulundukları örgütün kararlarına göre hareket ederler.
Kitle örgütleriyle devrimciler örgütünün birbirinden ayrılması, kitle örgütlerinin bir parti disiplini ve bağlayıcılığı ile işlemiyor olması, kitle örgütlerinde her türlü siyasi fikirden işçinin bulunması, bu örgütleri komünistlerin farklı fikir ve tutumlara sahip oldukları bir tür özel alan haline getirmez. Bilakis tam da bu nedenlerle komünistlerin söz konusu zeminde, taktikleri kendi içlerinde tartışıyor bile olsalar (ki bunlar taktik olduğuna göre bir dizi görüş ayrılığı ve tartışma olması doğaldır), tek ses olarak hareket etmeleri esastır.
Komünistlerin Birliğini Savunanlar Kitleler Arasında Hangi Hedeflerle Çalışır?
Öncelikli görevin komünistlerin parti birliği olması, işçi kitlelerine müdahale etmek için öncelikle komünist bir partinin yaratılmasının gerekli olması, komünistlerin kitleler içinde yürüttükleri çalışmaların ne olacağını belirler.
Her şeyden önce, komünistlerin yürüttüğü siyasi çalışmaların seslendiği kesimler emekçiler değil, komünist bir partiyi yaratacak devrimci güçlerdir. Bu kesimlerin ezici çoğunluğu elbette işçilerden oluşacaktır. Ancak bu kesimler tam da bir işçi olmanın ötesine geçtikleri için komünist olmuşlardır.
Kitle örgütleri içinde, kitleler arasında çalıştıklarına göre komünistler tek tek işçilere, işçi yığınlarına elbette seslenirler. Ancak onlara seslenişleri dolaylıdır. Mensubu bulundukları, örgütlenmesine katkıda bulundukları kitle örgütlerinin aracılığıyla, onun örgütlenmesini genişletmek ve işler kılmak maksadıyla işçilere seslenirler. Burada sesi duyulan komünistler olsa da, söz komünistlerin değil kitle örgütlerinin sözüdür.
Komünistlerin kitle çalışması içinde temas ettikleri devrimci kesimlere anlatmaya çalıştıkları şeylerle kitle örgütlerinin muhatabı olan işçilere anlatmaya çalıştığı şeyler aynı olamaz. Komünistler, kendi dışlarındaki devrimci güçlere yalnızca şu ya da bu politikanın oportünist karakterini göstermeye çalışmazlar. Komünistlerin seslendiği kesimler zaten oportünizme ve reformizme, bunların kitle örgütlerindeki yansımalarına karşı mücadele eden kesimlerdir. Komünistlerin göstermeye çalıştıkları şey; oportünizme karşı mücadelenin kısmi, sektörel, tek boyutlu bir mücadele olduğu takdirde başarı kazanamayacağı, oportünizme ve reformizme karşı mücadele etmek için önce işçi sınıfının iktidar mücadelesine önderlik edecek devrimci bir partiyi yaratmanın gerekli olduğudur.
Ekonomizmin Farklı Biçimlerine Karşı Mücadele
Tam da bu noktada ekonomizm kavramı ve ekonomizme karşı mücadele önem kazanır.
Ekonomizm sadece ekonomik sorunlarla ilgilenmek anlamına gelmez. Böyle bir anlamı elbette vardır ama bu ekonomizmin en dar tanımıdır. Bugün en ilkel işçici/uvriyerist akım bile böyle bir ekonomizmi savunmaz. Ekonomizmi, bugün siyasi bir işlevi olabilmesi için, sözcüğün geniş anlamıyla tanımlamak gerekir. Bu tanıma göre de ekonomizm esas olarak temel siyasi görevin üzerinden atlayarak, kısmi mücadelelerin yüceltilmesi anlamına gelir.
Bizim durumumuzda, yani işçi sınıfının iktidarı için mücadele eden bir partinin olmadığı koşullarda, temel siyasi görev işçi iktidarının alınması değil bu mücadeleye önderlik edecek devrimci partinin yaratılmasıdır. Ekonomizm kendini bu temel göreve dair bir şey söylemeyen, bunu hasır altı eden yaklaşımlarla belli eder. Ekonomist akımlar ve onların etkisi altında olanlar, oportünizme karşı devrimci parti yaratılmadan da, böyle bir partinin yaratılmasına dair politik bir mücadele vermeksizin de mücadele edilebileceğine inanırlar.
Türkiye’de oportünizme, reformizme, revizyonizme karşı mücadele etme iddiasını taşıyan ve bu doğrultuda var gücüyle çalışan sayısız akım ve çevre söz konusudur. Kimileri programatik düzlemde marksizmi liberalizme, leninist emperyalizm teorisini emperyalizmin kaustskist kavranışına karşı savunmaya çalışıyor; kimileri ulusal sorun ve savaş söz konusu olduğu zaman sosyal şovenizme karşı kararlı bir şekilde mücadele ediyor; kimisi seçimlerde sınıf işbirlikçiliğine karşı tavır alıyor; kimileri işçileri emekçileri eylemsizliğe mahkum eden teslimiyetçi anlayışa karşı mücadele ediyor.
Ama elbette siyasi konularda ve eylem çizgisinde genel olarak burjuva anlayış hakim olduğu ve buna karşı devrimci çizgiyi savunmak çok daha zor olduğu için ekonomizmin bu biçimlerine görece daha seyrek rastlıyoruz. Ekonomizmin en yaygın biçimine, sendikalarda ve genel olarak emekçiler arasında oportünizme karşı sendikal boyutta verilen mücadelede görüyoruz. Bu çizgi emekçi kesimleri örgütleme, örgütlendirme iddiasıyla, kapitalistlere karşı uzlaşmaz bir mücadele azmiyle, emekçiler arasında dayanışmayı örmeye yönelik tükenmeyen bir dayanışma gayretiyle kendini belli eder. Topraklarımızdaki en yaygın ekonomizm biçimi budur.
İşçi sınıfı içindeki oportünist eğilimlere karşı mücadele nasıl oportünizmin ve reformizmin kötü olduğunu söyleyerek kazanılmıyorsa, aynı şekilde devrimci güçleri etkisi altına almış oportünizme karşı mücadele de sadece ve esasen doğruları anlatarak verilmez. İşçilerin kendi deneyimleriyle öğrenmesi nasıl esas ise devrimci güçlerin kendi deneyimleriyle, canlı bir siyasi mücadele içinde devrimci parti ihtiyacının farkına varması da aynı şekilde esastır. İşçileri kazanmak için onların mücadelesi içinde olmak nasıl gerekliyse, devrimci güçleri parti davasına kazanabilmek için de aynı şekilde onların oportünizme karşı vermeye gayret ettiği mücadelenin, bu mücadelenin tüm kısmi karakterine karşın, içinde olmak gerekir.
Komünistlerin, komünist partiyi yaratma mücadelesinde, kitleler içinde çalışmasının anlamı tam da bu noktada gizlidir. Yaşadığımız topraklarda oportünizme karşı mücadele vermeye gayret eden devrimcilerin ezici çoğunluğu sendikal mücadelede yer alıyorsa; o halde onlara seslenmek, onlara ekonomizmin sınırlarını göstermek isteyen komünistler de elbette bu mücadelenin bir parçası olacaktır.
Komünist Parti Eksikliğinin Hareketin Yükseliş Dönemindeki Sonuçları
Sınıf mücadelesinin evreleri göz önünde tutulduğu zaman partisizlik ve onun sonucunda yaygınlaşan ekonomizm asıl zararını sanılanın aksine geri çekilme dönemlerinde değil yükseliş dönemlerinde verir.
Zira hareketin geri çekildiği, sınıf mücadelesinin temposunun düştüğü dönemlerde zaten yapılabilecekler sınırlıdır. Düşmanın saldırdığı ve hareketin genel olarak savunma eğiliminde olduğu dönemlerde zaten mecburen dayanışma, işbirliği, “zayıfların birliği” girişimleri yaygınlaşır. En azından düşmanın saldırılarına ortak yanıt verme kaygısı ağır basar.
Hareketin yükseldiği, kısmi mücadelelerin birbiri ardına patlak verdiği, kimi zaman kısmi başarılar elde ettiği, muhtelif dar örgütlenme girişimlerinin sonuç aldığı bir dönemde ekonomizme kapılan akımların kısmi mücadelenin başarılarının sarhoşluğuna kapılmaları çok daha sık rastlanan bir durumdur. Bu dönemlerde “biz yapıyoruz”, “mücadelemiz sonuç alıyor” fikri yaygınlaşır. Daha güçlü bir merkezi irade yaratma çağrılarına kulaklar daha fazla tıkanır. Daha da kötüsü hareketimiz içindeki rekabet artar, hatta kimi zaman yıkıcı boyutlara ulaşır.
Bu durumun en tipik örneklerinden biri 72 sonrası Türkiye sol hareketinin durumudur. THKP-C ve THKO ile Kızıldere’de, Kaypakkaya ile Kürecik’te somutlanan devrimci dayanışma, 72 sonrasında bir yükseliş dönemi içinde solda ekonomizmin hakimiyetini arttırmasıyla birlikte yerini giderek keskinleşen bir sol içi rekabete hatta şiddete bırakmıştır.
Bugün de Türkiye’de geri çekilme dönemini geride bırakmış durumdayız. Sınıf hareketi uzunca bir süredir bir yükseliş evresinde.
Bu durumun ana nedeni elbette Ekim Devrimi’nin rüzgarıyla ortaya çıkmış ve emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının çelişkili niteliği ve kendi özgün niteliği nedeniyle bir türlü son bulmamış Kürdistan’daki devrimci dinamiklerin estirdiği rüzgarlardır.
İkincisi mevcut rejim krizi, yine emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının etkisi altında, derinleşmekte ve devleti işlevsiz bırakmakta, tüm toplumu ve elbette sınıf hareketini politikleştirmektedir. Öyle ki, 2015’ten bu yana süren içsavaş artık yeni bir merhaleye gelmiştir. Düne kadar özellikle Kürtlerin üzerine yürüyen, yürümeyeni lanetleyen hükümet bugün Öcalan’ın elini tutmaya, onun otuz yıldır tekrarladığı barış çağrısından medet ummaya başlamıştır. Kürtlere ve ezilenlere tümden saldırmaya cesaret edememektedir. O kadar ki DEM’i Cumhur İttifakı’nın bir parçası gibi göstermeye gayret edecek kadar çaresizleşmiştir. Burjuva muhalefetinin durumu farksızdır. Milliyetçi CHP, “vatanı sattınız!” kartını oynamaya, DEM ile köprüleri atmaya cesaret edememektedir.
Bu siyasi iklim besbelli ki sadece demokrasi, barış ve anayasa tartışmalarının tüm toplumu bir kez daha ve bu sefer daha şiddetli bir biçimde etkisi altına almasına yol açmayacak, aynı zamanda emekçi ve ezilen hareketinde yeni mücadelelerin, başkaldırıların önünü açacak.
Tam da bu nedenle sol güçlerin, gerek barış yahut demokrasi sorununu kısmi bir biçimde ele alanları olsun gerek siyasi sorunlar karşısında kifayetsiz kaldıkları oranda sendikal mücadeleye kaçanları olsun, birbiriyle rekabetçi bir ilişkiye gireceğini öngörmek zor değildir. Bu durum sadece sol akımların birbirlerine ve bir bütün olarak hareketimize zarar veren bir ilişkiye girmesine yol açmaz; aynı zamanda emekçi hareketinin burjuva bloklarından birine takılmasının yahut parçalanmasının da önünü açar.
Tam da bu nedenle ekonomizme, onun kısmi sorunlara gömülmüş, emekçi hareketinin örgütlenme mücadelesini demokrasi mücadelesinden tecrit eden haline karşı mücadele etmek esastır. Kitle içindeki çalışmada, emekçilerin örgütlenmesi mücadelesinde bulunanların en geniş koordinasyonunu sağlamak, bu koordinasyonun kapıları siyasal sorunlara kapamasını değil açmasını sağlamak, anayasa, barış ve demokrasi sorunlarını birbiriyle en sıkı ve yaygın şekilde irtibatlanan emekçi örgütlenmelerinin gündemine sokmak için devrimcilerle temas etmeye çalışmak gerekir. Bu mücadelenin ancak devrimci bir parti tarafından verilebileceğini göstermek gerekir.










