2025 Newroz’u, Bahçeli’nin çağrısı ve Öcalan’ın 27 Şubat tarihli mektubunu takiben, çerçevesi henüz çok belirsiz bir “çözüm süreci” ikliminde gelmişti. Bir çözümden bahsediliyordu, fakat ortada belli başlı bir vaat de yoktu, talep de. Yerel seçim sonrası AKP ile CHP arasında büyüyen “normalleşme” havasının ve umudunun Bahçeli tarafından dağıtılıp, çözüm sürecinin bir anda gündeme yerleşmesi, bu belirsizliğin başlıca sebebiydi elbette. Newroz’dan hemen önce İmamoğlu’nun tutuklanması ile normalleşmenin üzerine toprak atılması da sürecin belirsizliğini büyüttü. CHP’ye dönük şiddetli bir saldırı, sokakta ise hükümetin bu saldırılarına karşı dinamik bir kitle hareketi başladı.

Yeni başlayan, çerçevesi belirsiz çözüm süreci, 19 Mart eylemlerine DEM’in dahiliyet derecesini de etkiledi. DEM, CHP’nin yanında dursa da çözüm masasını dağıtacak şekilde hareket etmemeye dikkat etti; DEM’in tabanını oluşturan emekçi kitleler ise eylemlerden uzak durdu. Aradan geçen bir yılda da bu durum değişmedi.

Süreç içerisinde çözümün başlıkları da yavaş yavaş ortaya çıktı. Sürecin akıbeti bunların karşılanmasına bağlı olmamakla beraber, temel talepler şekillendi. Belediyelerdeki kayyumlar, siyasi tutsaklar ve kültürel-demokratik haklar başlıca sorunlar olarak ortaya kondu. Fakat talepler şekillense de, bunların nasıl kazanılacağı konusu aynı berraklıkta ortaya konamadı. Öyle ki, kimse bu taleplere açıkça “hayır” demiyor, hatta Bahçeli bizzat talepçi pozisyonuna geçiyor, yine de bu konuda ne yapılacağı konusunda kimse bir şey söylemiyordu. Demirtaş için uygulanmayan AİHM kararından, “Ahmetler”in görevlerine iadesine kadar tüm talepler sessizlikle geçiştirilegeldi.

Diğer bir taraftan ise Ocak ayında HTŞ’nin Halep’te başlatıp asıl hedefi olan Rojava’ya çevirdiği kuşatma başarılı olamadı, 30 Ocak’ta duyurulan anlaşma ile ülkede Kürtlerin birçok demokratik hakkı ve SDG’nin Haseke ve Kobane üzerindeki statüsü tanındı. Bir demokratik haklar sorunu olarak “Kürt sorunu”nun çözümü konusunda Suriye’de yeni adımlar atılmış oldu. Bu anlamıyla Rojava Devrimi bu aşamada geri çekilmiş olsa da, 14 yıllık savaşımın sonucunda Suriye’deki Kürtler daha önce sahip olmadıkları hakları kazandılar.

Bugüne geldiğimizde ise bir yandan CHP’ye dönük saldırılar ve İmamoğlu sorununda CHP bu sorunu pazarlık konusu yapmayı ve kitle hareketini de bu pazarlıkta elini güçlendirecek bir araç olarak bohçasında tutmayı sürdürüyor. Hükümet pazarlıklarda henüz geri adım atmamış olsa da, seçim gündemi daha da merkeze oturdukça bu pazarlığın daha da canlanacağına şüphe yok. Zira iki taraf da bunu kabul etmiş durumda. Üstelik sınıf karakterleri de böyle sorunları pazarlık konusu olarak ele almaya uygun. CHP’nin kitle hareketlerini pazarlığın destek gücü yapması da yine aynı şekilde CHP’nin sınıf karakteriyle uyumlu bir yönelim. Fakat emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız mücadelesini yükseltmeyi önüne koyanlar için elbette bu durum geçerli olamaz.

Emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesini farklı yerellerde yürüten birçok hareket olmakla birlikte, bu parçalı mücadeleler bütünsel bir mücadele halini alabilmiş değil. Buradaki eksiklik, bu mücadelelere önderlik etmesi gerekenlerin eksikliği; bu eksiklikten doğan sorunlar, bir bütün olarak emekçilerin ve ezilenlerin karşı karşıya kaldığı sorunlardır.

Demokratik Talepler ve Komünistler

Türkiye’de emekçiler ve ezilenlerin bağımsız mücadelesinin parçalı değil birleşik yürütülmesi gerektiğini saptadıktan sonra, Kürtlerin demokratik haklarının alınmasının üzerinden atlayan herhangi bir mücadele programı etrafında emekçi hareketinin birleştirilemeyeceğini de aynı keskinlikte ifade etmek gerekir. Demokrasi hedefinde birleşen işçi, öğrenci, inanç, kadın, çevre mücadeleleri, Kürtlerin demokratik haklarının alınması talebini görmezden gelerek daha fazla alan bulmayı bekleyemez, büyüyen bir demokrasi mücadelesinden söz edemez. Burjuva partilerin de kendi krizlerini çözmek için sarıldığı Kürt sorununun, kitle mobilizasyonu açısından önemi tartışmasızdır. Demokrasi mücadelesini emekçi ve ezilenlerin seferberliği ile vermek isteyenler için bu sorun, burjuva partiler için olduğundan bir kat daha önemlidir. Zira Kürt sorununun üstünden atlayarak emekçi hareketinin birleşmesinin önünü açtığını savunanlar, esas olarak emekçi hareketinin en dinamik bölüğünü dışarıda bırakmakla sonuçlanacak bir yol tuttukları için, emekçi hareketinin parçalı halini en baştan garanti altına alırlar. Birleşik ve güçlü bir emekçi hareketi yaratmak isteyenler, işe Kürtlerin demokratik haklarını savunmakla başlamak zorundadırlar. Belediyelerdeki kayyumların geri çekilmesi, yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi ve Kürtçe’nin resmi dil olarak tanınması, bugün yükseltilmesi gereken hak taleplerinin başında gelmektedir.

Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımının önündeki engellerin kaldırılması, öteden beri yükseltilen bir talep olmuştur. Kürtlerin varlığının inkarı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Kürt kimliğinin ispatı olan Kürtçe’yi de uzun yıllar boyunca yasakladı. 90’larda başlayan Kürt Baharı ise artık Kürtlerin varlığını inkar etmeyi imkansız hale getirdi. Bir “Kürt açılımı” yapmaya mecbur kalan rejim, 90’larda başlattığı bu açılımı AKP ile devam ettirdi. 2001, 2003 ve 2006’da yapılan yasal düzenlemelerle Kürtçe üzerindeki baskılar hafifletildi, fakat Kürtçe resmi bir dil olarak tanınmadı. Halbuki anadilde eğitim hakkının tanınması gibi kısmi düzenlemelerin tam anlamıyla uygulanmaması, okullarda Kürtçe seçmeli derslerin verilmesinin baskı politikaları ile engellenmesi, doğrudan bu eksiklikle alakalıdır. Üstelik bu kültürel değil, siyasal bir taleptir. Bir ulusun varlığının tescili, bu ulusun kendi dilinde görüşlerini ifade edebilme, siyaset yapabilme özgürlüğüne kavuşması demektir. Dolayısıyla Kürtçe’nin resmi dil olarak tanınması talebinin gerisine düşmemek gerekir.

2016’daki KHK ile birlikte önü açılan kayyum uygulaması, o günden bu yana önce HDP’li daha sonra DEM’li belediyelerin normali oldu. Bugün de çözüm sürecinde sözü edilen başlıca “haksızlık”lardan biri, belediyelere atanan kayyumlar. Fakat kayyum politikalarına son verilmesi gibi bir uygulamada da ufukta görünmüyor. Dolayısıyla “kayyum politikalarına son” demek, bugün de önemli bir mücadele başlığı olmaya devam ediyor. Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir husus vardır: kayyumlara karşı durmanın gerekçesi “seçimle gider seçimle gider” gibi liberal bir prensip olamaz. Bu sözde prensip, genel olarak darbe yahut devrim tehlikesini ufukta gören burjuva hükümetlerinin sığınağı olmuş, bu topraklarda da en sık Erdoğan’ın ağzından duyulmuştur. Dolayısıyla devrimciler için böyle bir “ilke”nin savunulması mümkün değildir. Kayyum politikalarına karşı durulmasının sebebi, rejim tarafından bu politikanın emekçilere ve ezilenlere bir saldırı aracı olarak kullanılmasıdır. HDP ve DEM’in Kürdistan kentlerinde kazandığı belediyeler, bir kenti hangi kamu görevlisinin yöneteceğine karar vermek üzere yapılmış seçimlerin sonucu değildir. Geçmişten bugüne yasaklanan siyasi partilerin ve siyasi çizginin halk tarafından rejime karşı savunulması anlamını taşıyan oylarla seçilen belediye başkanları söz konusudur. Rejimin mahalli idarelere dönük saldırısındaki ısrarı da konunun hiç de mahalli idare sınırlarında olmadığının ispatıdır. Kayyum politikalarına karşı eylemli bir hattın, demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olması da bundandır.

Kayyumlarla ilişkili fakat ondan daha köklü bir talep olan “güçlü/özerk yerel yönetimler” de demokrasi mücadelesinin önemli bir parçasını oluşturur. Kayyumlar bahsinde sıraladığımız gerekçeler, bu konuda da geçerlidir. TC sınırlarında bu talep, doğrudan bir ulusun mücadele ısrarıyla bütünleşmiştir. Bir diğer taraftan burjuvazi için ise bu yerellerde üretilen maddi kaynakların bu yerelde kalmayıp merkezi devletin hazinesine ve idaresine geçirilmesi sorunudur. Bu da merkezi devlet aygıtının zayıflamasının yaratacağı farklı sorunlarla bir arada ele alındığında burjuvazi için önemli bir taviz anlamına gelir; bu yüzden vermeye gönüllü olduğu bir hak değildir. Merkezi devletin gücünü zayıflatmasının ve Kürdistanlı emekçilerin mücadele tarihinde önemli bir anlam taşımasının yanı sıra, demokrasi mücadelesinin büyütülmesine hizmet edecek bir kaldıraç özelliği de taşıyan bu talep, bugün de demokrasi mücadelesinin önemli bir parçasıdır.

Demokrasi mücadelesine konu olan bu taleplerin bugün gündemde yerini alması Kürtlerle ilişkili olmakla birlikte, bu demokratik hakları kazanmaya ihtiyaç duyanlar Kürtlerle sınırlı değildir. Anadil, kayyum ve yerel yönetimler sorunları bir bütün olarak ele alındığında, tüm emekçilerin sahip olması gereken haklardır. Bu taleplerin yükseltilmesi, bu anlamıyla da emekçilerin mücadelesini birleştirmeye katkı sunar.

Bu taleplerin emekçileri birleştirebilmesi için, önce birleşik bir mücadele tarif etmek gerekir elbette. Emekçileri birleştirmeye uygun kaç tane talep sıralarsanız sıralayın, bunlar bir talepler manzumesi olarak kaldığı, bir mücadelenin zemini olmadığı müddetçe emekçilerin birleştirilmesinden de söz edilemez. Burada olmazsa olmaz olan, tüm bu taleplerin hükümet karşıtı bir mücadelenin konusu olduğunu en baştan tespit etmektir. Emekçilerin parçalı mücadelelerini birleştirmenin ilk adımı, hükümet karşıtı bu mücadeleyi tarif etmektir. Emekçiler yerel değil birleştirici talepler etrafında, bu taleplerin ancak hükümete karşı, iktidar hedefli bir mücadelenin konusu yapıldığında tek yumruk olabilirler. Bağımsız ve birleşik bir emekçi hareketinin formülü budur: emekçilerin bütünsel çıkarlarını savunduğu ve buna uygun taleplerle yola çıktığı için birleşik, bu taleplerin ancak iktidarı almayı hedefleyen bir mücadele ile mevcut hükümetin karşısına dikilerek kazanılabileceğini savunduğu için düzen partilerinden bağımsız bir emekçi hareketi.

Demokrasi mücadelesinin kazanılması için, demokrasi sorununun muhatabı olan tüm emekçiler ve ezilenler birlikte saf tutmalıdır. Onyılladır Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin motor gücü olan Kürtler, bu saflarda olması gerekenlerin de başını çeker. Türkiye’deki Kürtlerin aktif biçimde yer almadığı bir demokrasi mücadelesi kazanılamaz. Böyle bir mücadele kazanılamadığında da hiçbir kısmi sorunun tek başına çözülmesi beklenemez. Demokrasi mücadelesi parçalı verilemeyeceği gibi, demokrasi de parça parça kazanılamaz. Bugün Bahçeli’sinden Erdoğan’ına, Özgür Özel’inden Davutoğlu’suna kadar tüm burjuva siyasi aktörlerin kendi grup çıkarları için ağızlarına meze ettikleri sorunlar ve haklar, ancak bu haklar için bağımsız, birleşik, eylemli ve kitlesel bir mücadele yükseltildiğinde çözülebilir, kazanılabilir. Bugün de düşman zayıf ve emekçiler güçlü iken, bu gücü bir potansiyel olmaktan çıkarıp bağımsız mücadelenin aracı haline getirmek, emekçiler ve ezilenler için acil ve zorunludur. Bu noktada sorumluluk, emekçi mücadelesine önderlik etmesi gerekenlerden başkasında değildir.

Uzun yıllardır Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin motor gücü olan Kürt emekçileri bugün de mücadelenin parçası kılabilmek, onların taleplerini “kimlik talebi”, mücadelelerini “kimlik mücadelesi” diye yaftalamakla mümkün değildir. Bu yoldan, akıllarınca Kürtlerin demokratik hak sorunlarını ve taleplerini küçümsemeye çalışanlar, sol içinde hiç de az değildir. Fakat işin aslı, bu sorunları ve talepleri sınıf mücadelesinin dışında tanımlayan sol içindeki bu kesimlere, “kimlikçiliğin” bir biçimi olan “uvriyerizm” ile malul olduklarını söylemek gerekir. Bu hastalıktan kurtulamayanları bekleyen kaçınılmaz son ise sınıf mücadelesinden malulen emekli olmaktır. Emekçileri ve ezilenleri demokrasi mücadelesinde buluşturmak üzere tutarlı bir yoldan yürümenin, parçalı mücadeleler bu yolla sınıf mücadelesi hüviyetine sokmanın koşulu, içinde yer aldığımız sınıfı doğru tanımlamaktır. Kürt emekçilerin taleplerini demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak koymak da sebebini burada bulur.