Zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor ki, Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesi, pek muhtemel Rusya’yı da içeren geniş bir uluslararası planın doğrultusunda gerçekleşti. Elbette bu uluslararası uzlaşmanın belirleyici hakim unsuru başta ABD olmak üzere Batı emperyalizmi ile İsrail’dir, Bölgenin yeniden tasarlanmasında bu aşamada şimdilik kaybeden, başta İran olmak üzere Filistin ve Lübnan’dır. Kayıplarını telafi şansı olsa bile Rusya’nın da kaybeden tarafta olduğunu söyleyebiliriz. Büyük güçlerin belirleyici olduğu bu tablo içerisinde elbette Türkiye, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır gibi ikincil düzeyde önemli bölge ülkelerinin de yeri ve rolü vardır.

Şam’da iktidarı alan HTŞ Türkiye’nin eğitip donattığı bir güç olmasa da (Türkiye’nin hem eğitip donattığı hem de komuta ettiği güç eski ÖSO, şimdiki SMO’dur), İdlib’de 2014’den beri 10 yıldır TSK kontrolündeki bölgede Astana anlaşmasına göre TC tarafından silahsızlandırılması gerektiği halde silahsızlandırılmayan, aksine Cilvegözü hudut kapısından bütün iaşe ihtiyaçları Türkiye tarafından karşılanan, askeri malzemelerini ise yine Cilvegözü’nden Türkiye’nin bilgisi dahilinde İngiltere, ABD, Fransa ve son dönemde Ukrayna’nın karşıladığı, keza İdlib’de yönettiği 2 milyon nüfusun elektriğinin 10 yıldır Türkiye’den temin edildiği bir örgüttür.

27 Kasım’da başlayıp 2 Ekim’de Halep’i, hemen akabinde Aralık’ta Şam’ı düşüren HTŞ harekatı açık ki Batılı büyük güçlerin bir operasyonudur. HTŞ operasyonunda Türkiye’nin rolünün hiç de belirleyici olmadığı geçen zaman içinde yeterince ortaya çıktı. Yaz aylarında HTŞ Türkiye’ye böyle bir operasyon planı olduğunu ilettiğinde Türk yetkililer olumlu karşılamazlar. Çünkü o sıralarda Ankara Şam’ı diyaloga çağırmakla meşguldür. Ancak Eylül ortasında İngiliz MI6 istihbarat başkanı Ankara’ya gayrı resmi gelip büyük güçlerin böyle bir operasyonda kararlı olduğunu bildirdikten sonradır ki Türkiye işin ciddiyetini kavrar, etekleri tutuşur. HTŞ’nin Şam’ı iki günde düşürebileceği hiç kimse gibi onun da aklına gelmemiştir herhalde, ama işin İran’ı hedefleyen kapsamlı bir Ortadoğu dizaynı olduğunu anlamıştır. İki hafta sonra 2 Ekim’de Bahçeli’nin Meclis’te DEM’lilere elini uzattığına şahit oluruz. Anlaşılıyor ki, bu iki hafta içinde devletin önemli merkezleri, bölge haritalarını değiştirecek boyuttaki bu gelişmelerin birleşik, büyük bir Kürdistan doğurması riski barındırdığını gördüler ve buna karşı acil tedbir düşünmeye başladılar.

Kürtler için artık “ulus devlet” önermeyen Öcalan’ın belki de o zamana kadar bir tuzak olarak düşündükleri “demokratik konfederalizm” modelini o zaman hatırladılar. Çare arayışı içinde Öcalan’a koştular.

Madem Kürt Özgürlük Hareketi artık Kürtler için devlet istemiyor, bu çetrefilli süreçte ortak bir yol bulabilir miyiz? Elbette bu süreci yeni bir “çözüm süreci” olarak sunmak işlerine gelmezdi. “Türkiye’nin içinde bir Kürt sorunu yok, biz onu çözdük, dış Kürt sorunu var, bu da bir manda Kürt devleti kurulması ihtimalidir” dediler.

Bu arada HTŞ operasyonu başlayıp kısa sürede Halep’i aldığında hala kimse daha ilerisini düşünmüyordu. Halep’in düşmesinin ertesinde iki gün boyunca AKP TV ve gazeteleri, “Esad’ın aklı başına geldi, Antalya’ya Erdoğan ile görüşmeye gelecek” diye kendi beklentilerini propaganda ediyorlardı hala. Kimsenin ummadığı oldu, savaşmayan 40 bin kişilik Suriye tümeni ve havalanmayan Rus uçakları karşısında HTŞ 350 militanla Halep’e girdi, dört gün sonra da Şam’ı aldı. TC ancak bundan sonradır ki, HTŞ operasyonuna kendi askeri harekâtıymışçasına sahip çıktı, Suriye’nin asıl fatihi havalarına büründü. Aslında herkesin gördüğü gibi Türkiye HTŞ trenine son anda atlamıştı.

Sonuç olarak yeni Şam yönetimi esas itibarıyla ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Suudi ve Körfez ülkelerinin çıkarlarının temsilcisidir. Türkiye belirleyici olmadığı bir operasyondan sonra yeni Suriye’de hem ekonomik olarak hem siyasi yönetimde pay kapma derdindedir. HTŞ “terör örgütü” olmaktan çıkartılıp uluslararası planda daha fazla kabul gördüğü oranda, bugüne kadar karşı karşıya gelmekten kaçındığı Türkiye karşısında daha dik durmaya başlayacaktır. Şu an için Türkiye’nin ondan asıl beklentisi, Rojava’yı ve SDG’yi tasfiye etmesidir. Ancak Şara yönetimi kendisinden çok daha güçlü SDG’yle savaşmak istememekte, pamuk ipliğine bağlı mevcut istikrarın ortadan kalkarak iç savaşın yeniden başlamasını göze alamamakta, aynı zamanda SDG yüzünden ABD ile karşı karşıya gelmek istememektedir.

Suriye’nin iç dengelerinde her geçen gün SDG’nin konumu biraz daha sağlamlaşmaktadır.Elbette TC bunu engellemek için Teşrin’de olduğu gibi masum Kürt kanı dökmekten geri durmayacak. Ancak görünen o ki, bir iki yıl sonra toz duman dağıldığında, Kürtlerin Kuzey Suriye’de şu veya bu ölçüde özerk bir yönetim elde etmekle kalmadığı, Şam’daki yeni yönetimde de belirli mevkiler elde ettiğine şahit olacağız.Bu durum, yıllardır” teröristana izin vermeyeceğiz” diyen Türkiye için açık bir yenilgi anlamına gelecektir. Türkiye ondan sonra ne yapar, ayrı konu. Kendi işgal bölgesinde “biz de burada Türkmeneli özerk bölgesi istiyoruz” diyebilir; Rojava ile barışçı ilişkiler tesis etmeye yönelebilir; Enks’yi yönetime dahil ederek onun üzerinden zamanla Rojava’da Barzaniciliğin nüfuzunu arttırmak için uğraşabilir vb.

Türkiye egemenleri Suriye üzerinden kendi sıkışmışlıklarını aşabilirler mi? Bu sorunu tartışabilmek için önce “Yeni Suriye”nin nasıl bir ülke olacağını öngörebilmemiz lazım.İstikrarlı bir Suriye olacak mı, içeride hangi güçler dışarıda hangi güçler yeni Suriye’de etkili olacak, bunlar zamanla ve kıran kırana bir mücadele içinde netleşecek. Bu belirsizliklere rağmen mevcut dengeleri gözeterek şöyle bir projeksiyon yapabiliriz: Şam’da Batı standartlarına göre ehlileştirilmiş bir HTŞ iktidarı; belki Kürtlerin de dahil olduğu bir koalisyon; Kürt ve Dürzi özerk bölgeleri; yeni yönetimi BM GK’nın tanıması Rusya’nın veto kullanmaması şartına bağlı olduğu için Rusların olumlu oyu karşılığında Rus üslerinin kaldığı bir Suriye (Lavrov bütün Arap ülkelerinin Rus üslerinin devamından yana olduklarını söylüyor); Rojava’da ve Güney Suriye’de bazı ABD üsleri; İsrail’in Şam yakınlarına kadar gelen işgalinin devamı; ABD’ye, Batıya, Suudi Arabistan ve Körfez’e dost İran’a düşman bir Şam yönetimi; Suudi ve Körfez ülkelerinin parasıyla kısmen de Batı’nın mali yardımlarıyla yoğun bir yeniden inşa faaliyeti…

Böyle bir Suriye Türkiye egemenlerinin hangi yarasına merhem olur? Şu an Şam’da Türkiye’den çok daha fazla ABD, genel olarak Batılı emperyalistler, Suudi Arabistan ve İsrail etkili. Bu güçler ise Tc’nin en huylandığı konuda yani Kürt meselesinde özerkliğe, hatta federasyona yatkın ülkeler. Şam’da bundan sonra parası nedeniyle en fazla etki sahibi olacak Suudi Arabistan’ın, Fırat’ın doğusundaki başta ünlü Şammar aşireti olmak üzere Arap aşiretlerini YPG ile birleştirip SDG’nin kurulmasına asıl ön ayak olan ülke olduğunu hiç unutmayalım. Şam üzerinde bundan sonra başlıca iki bölgesel blokun rekabetini göreceğiz. Suudi Arabistan-BAE-İsrail bloku ile TC-Katar bloku.

Türkiye Rojava’da temel tezlerinin yenilgisini yaşamakla kalmayacak, bu yenilginin Türkiye halkları üzerindeki cesaret verici etkisiyle de baş etmek zorunda kalacak. Son haftalarda yurt içinde akıl dışı boyutlara tırmandırılan baskının asıl nedeni de budur. Yeni Suriye, Türk egemenlerinin en hassas olduğu siyasi sorunda yani Kürt meselesinde onların sıkışmışlığına çözüm getirmek şöyle dursun, tam aksine bu konuda onları içeride de taviz vermeye zorlayacaktır. Devletin Suriye politikasındaki bu yenilgi içeride halk muhalefetindeki bir kabarışla birleşirse antifaşist devrimci sonuçlar yaratmaya gebedir.

Buna karşılık, farazi düşünürsek yeni Suriye Türkiye sermayesine kimi nefeslenme imkanları sunabilir. Suriye’nin yeniden inşası için akıtılacak Arap ve Batılı fonlardan nasiplenmek için Türk inşaat ve müteahhitlik şirketlerinin sabırsızlandığı görülüyor. İkinci olarak, hatırlayalım, 2010-11 yıllarında (henüz Çin’in Tek Kuşak Tek Yol, Batı’nın IMEC, TC’nin Kalkınma Yolu projeleri ortada yokken) bir doğal gaz boru hattı projesi vardı. Esad ve Erdoğan ailelerinin tatili beraber geçirdikleri, her iki ülkenin ortak hükümet toplantıları yaptıkları yıllardı. Bu dönemde Türkiye ve Katar Esad’ın önüne bir proje sundular. Bu projeye göre dünyanın en büyük doğal gaz üreticilerinden birisi olan Katar’ın gazı, bir boru hattı ile Suudi Arabistan’ı, Ürdün’ü ve Suriye’yi boydan buya kat edip Türkiye’de Ceyhan üzerinden dünya piyasalarına sunulacaktı. Ne var ki, Esad yönetimi bu projeyi reddetti. Şam’ın alternatif başka gaz projeleri vardı: Rus doğal gazını ve İran doğal gazını Lazkiye’ye aktarmaya dönük projeler. Katar-Türkiye doğal gaz hattı projesinin Şam tarafından reddedilmesi Türkiye ve Katar’ın aniden düşman kesilmesinin ve iç savaş boyunca ısrarla Şam’la savaşmalarının ekonomik temelidir. Şimdi bu projenin yeni Şam yönetiminin önüne tekrar getirildiğine yakında şahit olabiliriz. Ancak ne müteahhitlik işleri ne Ceyhan’a gelecek Katar doğal gazı, bir varsayım olarak geçici nefeslenme imkanı sağlasa bile, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarına çare olamazlar.

Mevcut koşullarda elbette Türkiyeli devrimcilerin önünde sayısız görev var. Görevlerin çokluğu ve büyüklüğü ile devrimci hareketin güçsüzlüğü arasındaki uçurum tabi ki işimizi zorlaştırıyor. Sayısız görev arasında öncelikleri doğru tespit ederek ve doğru işlerde yoğunlaşarak yol almak zorundayız. Bir kere, prensip olarak bir noktada birleşmeliyiz: Birlikte yapılabilecek her işi birlikte yapmak ilkemiz olmalı. Ayrı ayrı yürüttüğümüz mücadelelerde de mümkün olduğunca birbirini gözeten, fikir ve deney alışverişinde bulunan, koordineli bir ilişki içinde bulunmaya gayret etmeliyiz.

Bugün işçi sınıfımız emekçi halkımız iki yönlü ağır bir cendere altında. Bir yandan dayanılmaz boyutta bir geçim sıkıntısı, diğer yandan seçme seçilme hakkının ortadan kaldırıldığı, her laftan nem kapan devletluların vatandaşın en sıradan konuşma hakkını bile ceza konusu yaptığı, hiçbir siyasal özgürlüğün kalmadığı cehennemi bir faşizm. Faşist diktatörlüğün bugün iki büyük korkusundan biri Rojava’nın ayakta kalması, kalıcı bir hukuki zemin kazanarak devletin şimdiye kadarki Kürt politikasını yerle bir etmesi, ve içerideki Kürt sorununun çözümü için zorlayıcı etki yapmasıdır. İkinci büyük korkusu ise geçim sıkıntısı altında patlamak üzere olan halkın barındırdığı yıkıcı enerjidir. Öyleyse bizim için temel görev egemenlerin bu iki büyük korkusunu gerçek kılmak, bu iki büyük dinamiği birleştirmektir.

Bunlardan Kürt meselesi, Türkiye’nin somut koşullarında siyasal üst yapının yıkılmasını icap ettiren devrimsel bir meseledir. Çözümü “demokratikleşme”lere sığmayacak dev bir sorundur. Ama aynı zamanda bu konudaki her tedrici demokratikleşmenin de sorunun gerçek devasa boyutlarını açığa çıkartarak kitleleri devrime yöneltmeye vesile olan bir meseledir. Düzenin derin ekonomik krizinin yükü taşıyan halkın geçim meselesi de üç-beş ücret zammıyla giderilemeyecek boyutlardadır.

Bugün başlıca bu iki kanaldan gelişen halk muhalefetini topyekun- genel bir halk hareketine çevirmenin yol v e yöntemlerine kafa yormalıyız. Bu çerçevede gelişecek her çeşit eylem ve güçbirliği farklı yapılardaki devrimcilerin kuvvetini birleştirmekle kalmayacak, hayatın pratiği içinde birbirlerini ve kendilerini daha iyi tanımalarını sağlayacak, daha ileri birliklerin yolunu hazırlayacaktır.

Komün