I- Suriye Savaşı ve AKP’nin Planları
Suriye’de emperyalist paylaşım savaşı, 27 Kasım’da başlayan HTŞ saldırısı ve 8 Aralık’ta Esad hükümetinin düşmesi ile yeni bir evreye girdi. Bölgedeki dengeler bozuldu; ancak yeni dengeler henüz kurulmuş değil.
2017-18’de Suriye’de IŞİD yenildikten sonra savaş uzunca bir süre durmuş ve yeni bir paylaşım düzeni oluşturmuştu. SDG, Rojava’nın sınırlarını genişletmiş, Suriye’nin kuzeyinde Menbiç’ten doğusunda Deyr-ez Zor ve Rakka’ya kadar uzanan bir alana yayılmıştı. ABD emperyalizminin bu topraklara kurduğu askeri üsler, Rojava üzerinden bölgede kalıcı olmak hedefinin ifadesiydi. Yenilen ama teslim olmayan cihatçı çeteler İdlib’e sürülmüş, burada cihatçıların kontrolünde bir yönetim oluşturulmuştu. Türkiye ise Afrin, Cerablus, Tel Abyad gibi bölgelerden Suriye topraklarına girmiş, kendisine bağlı cihatçı çeteler üzerinden bu alanlarda kontrolü ele geçirmişti. Sahil şeridinin tamamını içeren orta ve batı Suriye ise Esad yönetimine kalmıştı. Rus emperyalizminin Tartus ve Lazkiye’deki liman ve askeri üssü ise Esad’ın Rusya “himayesinde” olduğunu gösteriyordu. İran, Halep başta olmak üzere Esad’a bağlı toprakların çeşitli alanlarına yerleşmişti. Hizbullah güçleri ise, Lübnan-İsrail savaşı nedeniyle yaz aylarından itibaren Suriye topraklarını terketmişti.
8 Aralık öncesinde, bölgedeki güç dengesi bu şekildeydi.
27 Kasım’da HTŞ’nin İdlib’den başlattığı saldırısının, bu kadar hızlı biçimde sonuçlanacağını kimse beklemiyordu. 7 Aralık günü Rusya, Türkiye, İran temsilcileri Katar’da buluştu; bu toplantıda Rusya, Ukrayna’ya karşılık Suriye’den çekileceğini açıkladı. Lazkiye ve Tartus’taki askeri üslerini koruma garantisi alarak Suriye’den çekildi. Bu arada, HTŞ ile ilişki kurmaya açık olduğunu da ortaya koydu.
Esad yönetiminin düşmesinin ardından, Suriye’de önemli değişiklikler oldu. En başta Alevi halka ve Alevilerin yoğun olduğu kentlere dönük saldırılar başladı. Bunların bir kısmını HTŞ resmi olarak “Suriye ordusu-askeri” kimliği ile yapıyordu; bir kısmını da, kitlelerin tepkisini azaltmak için, resmi olarak üstlenmeden, kontra saldırıları biçiminde gerçekleştirdi. Sonuçta Alevi kitleler, cihatçı-şeriatçı çetelerin yönetimindeki yeni Suriye’de yoğun bir baskı altında alındılar. Bu baskı çeşitli düzeylerde (kimi zaman silahlı çatışma, kimi zaman onbinlerce kişinin katıldığı eylemler biçiminde) direnişler de yarattı.
Suriye’de bir başka gelişme, İsrail bombardımanı ve işgali oldu. İsrail, Suriye’nin bütün askeri varlığını yoketti; böylece kendisine tehdit oluşturabilecek bir Suriye’ye izin vermeyeceğini gösterdi. Ayrıca Suriye’nin tapu daireleri başta olmak üzere devlet kurumlarını da sistematik biçimde bombaladı. Bu da, Suriye’nin yeni yönetiminin tapu kaydı ve nüfus kaydı gibi son derece önemli konularda kendi vatandaşının sorunlarını çözemeyen, büyük bir kargaşaya boğulmuş bir Suriye hedefini gösteriyordu. Bu arada HTŞ ve yandaşlarına Suriye halkının malına-mülküne el koyma zemini de yaratmış oldu. Ayrıca Golan Tepeleri’nde işgali süren İsrail, daha da ileri gitti; başkent Şam’a çok yakın bir noktaya kadar olan köy ve kasabaları ele geçirdi.
AKP Suriye’de Pay İstiyor
HTŞ’nin Suriye’de elde ettiği zafer, AKP’yi de harekete geçirdi. Hem Suriye’ye dönük, hem de Türkiye’ye dönük çok yönlü planlar yapmaya başladı.
Suriye’ye ilişkin öncelikli hedefi, kendi kontrolü altında bulunan SMO’ya iktidardan pay verilmesini sağlamaktır. Bu pay, aynı zamanda Erdoğan’ın Suriye’deki eli olacaktır.
HTŞ, İdlib’e sıkışıp kalmışken, Erdoğan’ın desteğine muhtaç haldeydi. Elektrikten gıdaya kadar tüm ihtiyaçlarını Türkiye üzerinden karşılıyordu. Ancak bu durum, HTŞ’nin Erdoğan’ın yönetimi altında olduğu anlamına gelmiyor. HTŞ, başından itibaren ABD’nin denetimindeydi; AKP ise gereken irtibatı kuruyordu. Hatta zaman zaman HTŞ ile SMO arasında çatışmalar da yaşandı.
Şimdi HTŞ iktidara gelince, Erdoğan’a ihtiyacı kalmadı. Buna karşın Erdoğan yönetimi, ABD’nin yönlendirmesiyle, uluslararası kamuoyunda HTŞ’nin kabul görmesini sağlayacak adımlar attı. HTŞ lideri Colani takım elbise giyerek kameralar karşısına geçti, barışçıl açıklamalar yaptı, adını değiştirdi, birkaç yıl içinde seçim yapacağını, Alevilere saldırmadığını vb. söyledi. Onun bu tutumu, ABD ile İsrail’in doğrudan desteğinin yanısıra Rusya’nın bile Colani ile işbirliği yapmaya hazır olması, Türkiye’nin Suriye’deki rolünü azalttı.
Bu koşullarda Türkiye, bir taraftan HTŞ ile yakın görüntü vermek için uğraşıyor; herkesten önce Suriye’ye çeşitli düzeyde temsilciler göndererek Colani ile fotoğraf veriyor, böylece gerici-cihatçı yönetimi ilk meşrulaştıranlardan oluyordu. Sonrasında da bu ilişkiyi güçlendirmeye, SMO’yu öne çıkarmak için uğraşmaya devam etti. Çünkü eğer SMO, Suriye yönetiminde somut-etkili bir görev alamazsa, Türkiye’nin Suriye’de işgal ettiği bölgeler zaman içinde tartışmaya açılacaktır.
Erdoğan’ın Suriye’deki bir başka hedefi ise, SDG’nin kontrolü altındaki Kuzey ve Doğu Suriye toprakları. Bugün Türkiye’de adı bile konamayan “çözüm” sürecinin ana unsuru, Suriye’deki Kürt güçleri. Öncelikle Öcalan üzerinden Suriye’deki Kürt hareketinin “hamisi” olmayı hedefliyor. Bunu başaramadığı koşulda ise, PYD’nin Suriye yönetiminde alacağı yerin sınırlandırılması, YPG’nin silahsızlandırılması, “Suriyeli olmayan”ların (Burada asıl hedef PKK’dir, ancak 10 yıldan uzun süredir orada YPG ile birlikte savaşmakta olan Türkiye Devrimci Hareketi’nden örgütleri de kapsıyor) Suriye dışına çıkartılması gibi somut talepleri var. İlk elde, SDG’nin “Fırat’ın doğusu”na itilmesi talebi ABD tarafından kabul edildi ve yerine getirildi. Diğer taleplere ilişkin pazarlıklar ve görüşmeler sürüyor.
İçerideki Sıkışmaya Dışarıda Çözüm Arayışı
AKP yönetimi Türkiye içinde ekonomik ve siyasi açıdan epeyce ciddi bir sıkışma yaşıyor. Muhalif her kesim üzerinde baskı ve terörün artmasının temel sebebi bu. Belediyelere kayyum atanıyor; Kürt gazetecilerden CHP’lilere, oyuncu menajerinden devrimci örgütlere kadar çok geniş bir kesim üzerinde tutuklama terörü estiriliyor. Aynı anda, Suriye üzerinden bir “başarı hikayesi” oluşturarak, kendi kitlesini maniple etmeye uğraşıyor.
Ancak onun bu çabası, giderek yükselmekte olan kitle öfkesini bastırmaya yetmeyecek. Ekonomik kriz, kitleleri çok daha derinden etkiliyor. Yoksullaşma, orta kesimleri bile pençesine almış durumda. Asgari ücret, daha yılın ilk ayında açlık sınırının altına düştü. Toplumun bütün emekçi kesimleri, barınmadan gıdaya kadar her alanda yoksullaşmanın sorunlarını yaşıyor. Tarımsal üretim düşüyor, gıdada bile ithalata bağımlı hale gelmek, önümüzdeki dönemde daha kitlesel bir açlık sorunu tehlikesini de ortaya koyuyor. İşsizlik ise, gençlik başta olmak üzere bir cendere gibi kitlelerin boğazını sıkıyor.
Bu koşullarda, AKP nasıl bir “başarı hikayesi” yazarsa yazsın, işçi ve emekçileri ikna edemiyor. Özellikle işçiler, yaşadıkları hak gasplarına karşı mücadele ediyorlar. Bu tablo güçlendirilmelidir. AKP’nin içeride ve dışarıda her türden saldırganlığına karşı, sınıf mücadelesini yükseltmekten başka bir “çözüm” yoktur.
II- Bize Düşen Görevler
Emperyalistler ve işbirlikçileri, kendi hegemonyalarını güçlendirebilmek için, dünya halklarını savaş ve yıkımla karşı karşıya bırakıyorlar. Suriye’de 27 Kasım’da başlayan süreç, Suriye’yi ABD emperyalizmine bağlamayı ve Suriye halkını dinci gericiliğin karanlık çukuruna itmeyi hedefliyor.
Suriye’de bugün yaşanan süreç, oldukça karmaşık ilerlemektedir. Bizi doğrudan ilgilendiren iki temel konu vardır. Birincisi, Alevilere dönük katliamlar, Alevi bölgelerine dönük pervasız saldırılardır. İkincisi ise SDG’nin kontrolü altındaki Kuzey ve Doğu Suriye bölgesindeki ilerici kazanımların korunmasıdır. Bu iki konuya ilişkin, oradaki halklarla dayanışma ilişkisi içinde olmak önemli bir görevdir. Yapılan saldırıların teşhiri, kimi zaman burada destek eylemleri vb. yöntemlerle, Suriye’de yaşayan işçi ve emekçilerle, ezilen halklarla dayanışma içinde olmak ve onların sorunlarına, taleplerine sahip çıkmak önemlidir.
Benzer bir durum, Filistin halkı için de geçerlidir. Ateşkes ilan edilmiş olsa da, Siyonist İsrail’in saldırıları bitmeyecektir. Bu saldırılar sadece savaş biçiminde olmayacak, Gazze topraklarının Filistinlilerden gaspı da gündeme gelecektir. Trump açıkça Gazze topraklarına el koymaktan sözetmektedir. İsrail’in de benzer bir planı olduğu biliniyor. Yerle bir edilen Gazze’yi, “yeniden inşa” adı altında Filistinlilerden çalmak, Filistinlileri ise Türkiye de dahil olmak üzere bölge ülkelerine dağıtmak gibi planlar yapılıyor. Bugüne kadar, kimi zaman İşçi Emekçi Birliği üzerinden, kimi zaman başka eylem birlikleri ile Filistin halkıyla dayanışma eylemleri yapıldı. Bu eylemlere ilişkin iki temel eleştirimiz oldu: Birincisi, kendi devrimci kimliğimizi yok sayan ve tamamen Filistin sembollerini kullanan eylemleri doğru bulmuyoruz. Filistin halkının direnişine, kendi devrimci değerlerimiz üzerinden sahip çıktığımızı açıkça ortaya koymayı bir zorunluluk olarak görüyoruz. Aksi durumda kitleler nezdinde, dinci gericilerle devrimciler arasındaki fark ortadan kalkıyor. İkincisi, “solcu” olduğu iddiasında olan dinci örgütlerle eylem birliklerini doğru bulmuyoruz. Dinci örgütler devrimcilerin ittifak gücü değildir; tarih boyunca da ittifak gücü olmamıştır.
Yeni “Süreç” Belirsizliği
Suriye’deki gelişmelerin ülke içindeki yansıması, Kürt hareketinin AKP ile yürütmekte olduğu, adı bile konamayan “süreç” biçiminde yürütülmektedir. Ancak bu süreç, 2013-2015 döneminde yürütülen “çözüm süreci”nden farklı olarak, Kürt hareketi içinde bile tam bir destek göremiyor. O yıllarda yaşanan heyecan ve coşku, yerini temkinliliğe bırakmış görünüyor.
Bunun çeşitli nedenleri var elbette. En önemli sorun, bir taraftan bir süreç yürütülüyor gibi görünürken, Kürt halkına ve Kürt siyasetçilerine dönük saldırıların hız kesmemiş olması. Belediyelere kayyumlar atanıyor; DEM Partililer, Kürt basınından gazeteciler tutuklanmaya devam ediyor. Bütün bu saldırılar, devletin herhangi bir soruna dönük “çözüm” niyeti olmadığını gösteriyor bir kez daha.
Yeni sürecin asıl olarak Suriye’deki Kürt halkını ilgilendiriyor olması, sürecin sönük geçmesinin bir başka nedenidir. “Öcalan’ın durumunda iyileştirme” (tecritin kaldırılması ya da ev hapsi bekleniyor) dışında, Kürt kitlelerini kapsayacak vaatler (anadilde eğitim, belli özerklikler vb) sözkonusu değildir.
Bunlara ek olarak, bir “süreç” yaşanıp yaşanmadığı bile belirsizken, Kürt hareketi de bu belirsizliklerin sıkıntısını yaşıyor. Gizli görüşmeler aylardır sürüyor olsa bile (Eylül 2024’te Meclis açılışında Bahçeli DEM Partililerle tokalaştığında, muhtemelen aylardır görüşmeler sürüyordu), kamuoyuna açıklanan somut bir bilgi yoktur. 2013’teki “süreç”, doğrudan AKP’nin yetkili isimleri ile yürütülürken, hatta “Dolmabahçe Mutabakatı” ile resmiyet kazandırılırken, şimdi sadece DEM Partililerin İmralı ile ve siyasi partilerle yaptıkları görüşmeler vardır. AKP’nin hiçbir sorumluluk almadığı, DEM heyetinin kendi başında yorumlar yaptığı bir tablo görülmektedir.
Aslında ortada Kürt halkının, Kürt işçi ve emekçilerinin sorunlarına dönük “çözüm” içeren bir “süreç” olmadığı bellidir. Bu nedenle, ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu’ya dönük planlarından bir beklentiye girmemek, bu doğrultuda AKP ile işbirliği yapmamak gerekir.
Ne olduğu belirsiz bir “süreç” uğruna AKP ile işbirliği yapmak, 2013-2015 döneminde de büyük bir hata idi. Bugün yeniden AKP ile işbirliği halinde boş umutların yayılması, kitlelerin bu umutlara endekslenmesi, işçi ve emekçi hareketine çok daha büyük zarar verecektir.
Kürt emekçileri asıl “çözüm”ü, kendi mücadeleleri içinde bulacaktır.
Aslolan Sınıf Mücadelesidir
Yaşanan sorunlar çok yönlü ve kapsamlıdır. Bir taraftan Ortadoğu’da savaş yükselirken, bir taraftan ülke içinde çok yönlü sorunlar kitleleri kuşatmış durumda. Okullarda dinci-gerici eğitim çocukların bilinçlerini karartıyor; maden şirketleri, santraller doğayı tahrip ediyor; AKP her tür muhalif sesi susturmak için dört bir yandan saldırıyor; deprem ülkesinde kendi tabutlarımızın içinde yaşıyoruz; ahlaki yozlaşma artık yakın çevremize kadar uzanıyor; adaletsizlik, daha doğrusu “ikili adalet sistemi” yaşam alanlarımızı ve haklarımızı güvensiz hale getiriyor; evde, toplu taşımada, işyerinde can güvenliğimiz bulunmuyor…
Tüm bu sorunlar, yaşamlarımızı çekilmez kılıyor. Buna karşın düzen muhalefeti kitlelerin önüne çözüm olarak tek bir seçenek sunuyor: Seçimlerde oy kullanmak! Bu da bir işe yaramıyor. Kim ne oy kullanırsa kullansın, seçimleri AKP kazanıyor. Ama her defasında bir sonraki seçimi beklemek tavsiye ediliyor. İki seçim arasına yaşamlarımız sıkıştırılıyor.
Oysa tüm bu sorunların çözümü, genel olarak toplumsal mücadeleyi, özelde sınıf mücadelesini yükseltmekten geçiyor. En devrimci sınıf olan işçi sınıfı harekete geçtiği zaman, toplumun bütün katmanları hareketlenir ve genel olarak mücadele yükselir. Sınıfın kazanımları arttıkça, toplumsal kazanımlar da güçlenir. Hatta Lenin’in “Ya savaşlar devrimlere yol açar, ya devrimler savaşları durdurur” sözünde olduğu gibi, savaşları bile durduracak olan unsur, sınıf mücadelesinin gücüdür.
Grev yasağına rağmen grevi sürdüren metal işçileri, hakları için yürüyüş yapan maden işçileri, taleplerini kabul ettirmek için üretimden gelen gücü kullanan işçiler, kazanmanın yolunu göstermektedir.
Bugün de odaklanılması gereken asıl nokta, sınıf mücadelesidir; sınıf mücadelesi temelinde biraraya gelmek, eylem birliklerini sınıf mücadelesini merkeze koyacak biçimde oluşturmaktır. Diğer toplumsal sorun ve talepler, sınıf mücadelesi merkezli bir hareketin içinde çözüm bulacaktır.
Proleter Devrimci Duruş








