Konjonktür ve Strateji
Türkiye’de önderlik boşluğunu, komünist parti eksikliğini tespit eden bolca akım, oluşum var. Çoğu bu partiyi kurmayı öncelikli görev olarak da kabul ediyor. Köz’ü bu eksikliğe ve göreve dair tespitleri ayırt etmiyor. Bizim farkımız bu partinin hangi stratejiyle nasıl kurulacağı konusunda ortaya çıkıyor. Parti sorununu kapalı devre çalışmalarla çözmeyi düşünmüyoruz. Dışa dönük bir komünistlerin birliği çağrımız var. “Yaşasın Komünistlerin Birliği!” sloganı bu çağrıyı özetliyor. “Bütün Ülkelerin Komünistleri Birleşin!” broşürümüz ise parti inşa stratejisinin köşe taşlarını sunuyor. Hâlâ da siyasi mücadelemizi bu stratejinin propagandasına tabi olarak yürütüyoruz.
Komünist Enternasyonal’in ilkelerini ve ayrım çizgilerini rehber ediniyoruz ama stratejimizi bu ilkelerden türetmedik. Her zaman ve her yerde doğru olan bir parti inşa stratejinin olduğunu düşünmüyoruz. Böylesine genelgeçer bir yaklaşım çıkmaz sokaklardan başka bir şey vaad etmez. Stratejimizi Türkiye’deki devrimci hareketin içinden geçtiği konjonktürü, onun özgün durumunu göz önünde tutarak oluşturduk. Konjonktür derken de birkaç ayı birkaç yılı değil, SSCB’nin çöküşünün ve eski uluslararası merkezlerin sahneyi terk etmesinin ardından karşımıza çıkan siyasi tabloyu kast ediyorduk. Köprünün altından çok sular akmış olsa da tablonun ana çizgileri bugüne dek değişmemiştir.
Neydi bu konjonktürü tarif eden özellikler? Üzerinde mücadele ettiğimiz topraklarda komünist hareketin en erken partilerinden biri kurulmuştu ama bu parti bir o kadar erken tasfiye oldu. Bu nedenle 70’lerde Türkiye devrimci hareketi tarihinin ikinci yükseliş evresini partisiz yaşadı. 71-72 kopuşunun farklı ve birbiriyle buluşamayan kanallardan ilerlemesi topraklarımızda kitlesel de olsa amatörlüğü aşamayan örgütlere can verdi. Devrimci hareket, güçlü çıkışına rağmen aynı amatörlük nedeniyle daha da parçalandı. İçinden geçtiğimiz yenilgi dönemindeyse hareketimiz içindeki bayraklar karıştı, sol akımları birbirinden ayırt eden çizgiler belirsizleşti, ortak geçmiş ve mücadele pratikleri harç olma vasfını yitirdi. Ama devrimcilikte, örgütlü mücadelede ısrar eden güçler hiç ortadan kalkmadı. Uğradıkları her kırımın ardından, daha köksüz ve daha deneyimsiz olarak da olsa, yeniden boy verdi. Bu güçler her türlü olumsuz koşula inat elindeki sınırlı imkanlarla sınıf kavgası içinde yer aldı. Ama kısmi mücadelenin sınırlarını da hiç aşamadı.
Muhataplar ve Örgüt
Tasfiyeciliğin yaygınlaştığı, örgütsüzlüğün erdem kabul edildiği bu tabloda Köz’ün çağrısı öncelikle bu örgütlü güçlereydi. Onları herkesin kendi örgütsel bağımsızlığını koruduğu ama aynı zamanda ortak bir siyasi merkezin disiplinine girdiği, ortak bir kimlikle yürütülen politik faaliyete davet ettik. Komünist partisinin kuruluş kongresini bu ortak politik faaliyetin içinde birlikte örgütlemeye çağırdık, çağırıyoruz.
Ancak komünistlerin birliği çağrısının başka potansiyel muhatapları da var. Tasfiyecilik ve amatörlük bir dizi devrimciyi örgütlerinin dışına düşürdü. Kimileri çevre kimileri de birey olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Aynı amatörlük devrimci faaliyete yönelen bir dizi diri gücün örgütlenmesini de engelliyor. Her iki kesimin de bugün devrimci bir örgütün disiplini altında bulunmamasının sebebi onların örgüt düşmanı, örgütlenmeye gelemeyen, gevşek unsurlar olması değil devrimci iddiayı taşıyan mevcut örgütlerin içinden geçtiğimiz anaforla baş edemeyen amatör karakteridir. Özellikle Gezi’den sonra bugünkü örgütleri beğenmeyen, örgütlerin durumu böyleyken örgütsüz kalmanın ehven olduğunu savunan kesimler hızla çoğaldı, tablodaki rengini baskınlaştırdı. Pek övülen 19 Mart eylemleri ve Saraçhane ruhu da bu eğilimlerin yeni itkisidir.
Tasfiyecilik derinleşirken Köz hep devrimci mücadelenin ancak örgütlü ve örgütle yürütülebileceğini öne çıkardı. F-tipleri direnişlerinde düşenleri “Örgütlü devrimcilerdi devrim için öldüler” diyerek andık, Nazım Hikmet’i bireysel ve düşünsel bir komünizm varmışçasına, “komünist şair” olarak takdim edenlerin karşısında Şefik Hüsnü TKP’sinin mensuplarını komünist diye anmanın mümkün olmadığını hatırlattık. Örgütsel yazışmaları kamuoyuna açıklayan Garbis Altınoğlu’na karşı, tartışılan konudaki pozisyonundan bağımsız, örgütünü ve örgütün disiplinini savunduk. Sol hareketlerin aydınların peşinden koşmasına, onları “hoca” diye takdim etmesine itiraz ettik. Sorumsuz aydınların yazı çizi faaliyetinin devrimcilik olmadığını vurguladık, bu kesimlerin devrimci iddiası olan kesimlere akıl hocalığı yapmasına karşı çıktık.
Kimileri bizi sekterlikle suçlasa da tasfiyeciliğe karşı bir platform olduğumuzu öne çıkarmamız önemliydi çünkü bağımsız devrimci örgütlenmeler ortadan kalkıyor, etkisizleşiyordu. Dergi çevreleri yaygınlaşırken siyasetle ilgilenen geniş kesimler şu ya da bu yasal partide ya da platformda toplanıyordu. Siyasi kimliğini bir yayının “okuru” olmakla tanımlamak nicedir geçer akçe. Belli bir bölgedeki siyasi faaliyetler o alanın “ağabey”leri, “abla”ları tarafından yönlendiriliyor. Bu yönelimleri reddetmek gerekiyordu. Reddettik.
Örgüt ve Siyaset
Gelgelelim, “Siyasi faaliyet örgütle ve örgütlü yürütülür.” saptaması siyasetin aydınca, bireysel yürütülmesine yönelik bir itiraz, yani eksik bir vurgu olarak kaldıkça, onun yanlış anlaşılması da mümkündü. Bu haliyle “Siyaset madem örgütle yürütülüyor, o halde örgütsüz olanlar sussunlar, siyasi mücadeleden ellerini eteklerini çeksinler.” sonucuna varmak da işten bile değildi.
Halbuki, siyasi tabloyu tarif ederken altını çizdiğimiz üzere, amatörlüğün ve tasfiyeciliğin damgasını vurduğu iklimde hareketimizin önemli bir kısmının örgütlü mücadelenin dışına düşmesi, dinç güçleri oluşturan kesimlerin de örgütlü mücadelenin bir parçası olmaması bu kesimlerin eksikliği değildi. Onların da komünist partinin inşası yolunda politik mücadeleye davet edilmesi gerekirdi. “Siyasi faaliyetin ancak örgütle yürütüleceğini” bilenlerin örgütlerin dışındakileri örgütsüz oldukları için siyasi mücadelenin dışına itmeye çalışması değil, daha fazla içine çekmeye çalışması gerekirdi. Zira siyasi mücadeleye yoğun, etkin ve uzun soluklu bir biçimde katılmak, aynı zamanda bir örgüte daha fazla ihtiyaç duymak, hatta mecburen örgütlü hareket etmek anlamına gelir. Bu bakımdan çevre ve bireyleri siyasi mücadeleye davet etmek aynı zamanda onları örgütlenmeye mecbur kılmak, hatta bu örgütlerde politik olarak yönlendirici bir merkez ihtiyacı yaratmak anlamına gelir. Aslına bakılırsa Köz başından beri bunu hedefliyordu.
Bu hedefi daha iyi anlamak için ortalama bir dergi çevresinin faaliyetini göz önüne getirmek yerinde olur. Dergi çevresi deyince belli bir yayın etrafında kümelenmiş militanlar topluluğunu kast ediyoruz. Bu militanları çekip çeviren, onlarla bir örgüt olarak ilişkiye geçen, yönlendiren bir yapı ya hiçbir zaman olmamıştır ya da internet aracılığıyla arada sırada açıklamalar yapmanın ötesine geçmeyen sembolik bir varlığa dönüşmüştür. Bu çevrenin bileşenleri kendilerini örgütlü sanarlar ama aslında değildirler. Öne çıkmış, deneyimli kimi militanların manevi/pratik otoritesiyle siyasi faaliyet yürütülür. Siyasi kimliği kullanmak da bu kimlikle harekete geçmek de sadece onların tasarrufundadır. Diğer militanlarsa bu doğal liderlere ayak uydurur, onları takip eder. Zira onlar sadece “okur” ya da ne olduğu tam da belli olmayan bir platformun bileşenidirler. Sol içerisinde giderek yayılan bu tarz, zaten sağlıksız olan örgütsel kavrayışı iyiden iyiye çarpıklaştırmaktadır.

Köz’ün iddiası ve çağrısı ise tam tersi yönde. Köz politik kimliğini kullanmayı kimseye yasaklamadığımızı, hatta kısmi mücadelenin sınırlarını aşmak isteyen tüm devrimci güçleri aksi yönde kışkırtacağımızı en baştan belirtmiştik. Köz kimliğini kullananları idari tedbirle değil, politik araçlarla kazanıp dışlayabileceğimizi vurguladık. Bu kimlikle yürütülen tüm siyasi faaliyetlerin de sorumluluğunu üstlendik. Bireyleri, çevreleri bu kimliği kullanmaya, kullanabilmek için örgütlenmeye, yürüttükleri siyasi faaliyetin raporunu Köz gazetesine yazmaya davet ettik. Başka bir deyişle, dergi çevreleri örgütlü olma yanılsaması yayarken, hatta örgütlü güçleri bile bireyleştirip pasifleştirirken biz bir örgüt disiplinine girmemiş kesimleri örgütlendirmek için “Siyasi faaliyet yürütün!” çağrısında bulunuyorduk. Daha doğrusu iddiamız böyleydi.
Gidereceğimiz Eksiklik
Gelgelelim, konu örgütsüz, yarı-örgütlü kesimler olduğunda, 1999’dan beri yürüttüğümüz siyasi faaliyete bakınca karşımızda bu iddiayla uyumlu olmayan bir pratiğin olduğunu görmek zor değildir. Zira söz konusu yirmi yedi yıl aslında örgütlü güçlerle kurulan eylem birliklerinin, onların parti birliğinin sorunlarını tartışmaya çağrılmasının tarihidir. Bu yirmi yedi yıl içinde bu kesimlerin bir kısmıyla komünistlerin parti birliği yolunda ortak bir yürüyüş de başlamıştır. Örgütlü güçlerin Köz’ün parti birliği yahut eylem birliği yolundaki çağrıları hakkında belirsizlik çok daha azdır. Gazeteye gelen yazılardan hangi siyasi akımla ne tür bir ilişkimizin olduğunu anlamak kısmen mümkündür.
Buna karşılık geçen yirmi yedi yıl içinde, son birkaç ayı dışarıda bırakırsak, Köz’ün çağrısını ciddiye alıp kullanan, siyasi faaliyet yürüten çevrelerden, kişilerden söz etmek mümkün değildir. Bu elbette söz konusu kesimlerin kıtlığıyla, toptan liberalizme teslim olmalarıyla açıklanamaz. Zira, eğer çağrımıza verilen olumlu yanıtları bir kıstas olarak kabul edeceksek, aynı zaman diliminde örgütlü güçlerin pek azı Köz’ün platform çağrısına icabet etmiştir, yahut farklı düzlemde önerdiği eylem birlikleri içinde yer almıştır. Ama tüm bu kesimlerin neden bu çağrılara icabet etmediğini gazeteden anlamak mümkündür. Buna karşılık bir örgüt disiplini altında olmayan kesimlerin Köz’ün çağrısını nasıl ve niye reddettiğine dair bir bilgi yoktur. Bu durum aslında onlara yönelik çağrının yetersiz biçimde yapıldığının göstergesidir.
Bu çağrının yetersizce yapıldığı yahut hiç yapılmadığı koşullarda Köz’ün örgütlü mücadele vurgusunun, hiç kast etmek istemediğimiz şekilde, “Örgütsüz olanın siyaset yapmaya hakkı yoktur.” diye anlaşılmasına şaşırmamalı. Bu eksikliğimizin sonucunda Köz’ü “okuyan”, Köz politik kimliğiyle karşılaşan örgütsüz, yarı-örgütlü kesimlerin “Ben yapamam, biz yapamayız.” sonucuna varması sürpriz değildir. Hiç kast etmediğimiz diyoruz, zira gazetesini alan, siyasi propagandasını işiten kesimlerin çoğunluğunu “okur”a indirgemek, onları bir anlamda örgütsüzlüğe mahkum etmek bizim değil dergi çevrelerinin yaklaşımıdır. Bizse gazetemizi kısmi mücadeleleri yürüten kesimlerin mücadelelerini bir inşaat iskelesi misali birbirine bağlamak, onları daha örgütlü kılmak istiyoruz.
Lenin’in Iskrası’ndan ilham alıyoruz derken onun asıl bu işlevini kast ediyoruz. Biz herhangi bir sendikada faaliyet gösteren bir devrimcinin yanına kendi gibi iki devrimci daha bulmasını, yürüttüğü faaliyeti Köz’den destek alarak yürütmesini, bu faaliyeti nasıl yürüttüğünü Köz’e yansıtmasını istiyoruz. Bir emekçi derneği içinde çalışma yürüten bir topluluğun Köz’ün sendikasız, sigortasız emekçilerin örgütlenmesi, siyasi mücadelenin bu örgütlenmeleri yaratmak için bir kaldıraç olduğu derslerinden faydalanarak hareket etmesini, deneyimlerini Köz’e aktarmasını istiyoruz. Bu çalışmaları komünistlerin amaç, ilke ve öncelikleriyle çelişmeyecek, onların parti birliğine hizmet edecek bir siyasi rotada tutmanın, bu deneyimleri ortak bir birikime dönüştürmenin sorumluluğunu üstleniyoruz.
Köz’ün çıkış iddialarına karşın bu konuda önemli bir eksiklik göstermesi elbette sadece ayrı ayrı Köz’ün arkasında duranların, yani Köz’ün çağrısını muhataplarına iletmeyi taahhüt eden örgütlü güçlerin eksikliği değildir. Onlardan daha çok bu kesimlerin siyasi faaliyetine yayınlar aracılığıyla yön verenlerin sorumluluğudur. Gazetemizin bu konuda Köz’ün arkasında duran komünistleri gerekli şekilde yönlendirmediği, onlara gerekli donanımı sunmadığı bizim açımızdan açıktır.
Bugün Alınteri ile birlikte yükselttiğimiz devrimci odak çağrısı bu eksikliğimizi gidermeyi daha da acil kılıyor. Zira devrimci odak çağrımız sadece devrimci güçlerin gündemine girmiyor. Aynı zamanda örgütsüz, yarı-örgütlü topluluklara güven ve umut vererek onların mücadele azmini arttırıyor, toparlanmasının ve siyasi mücadeleye daha etkin bir biçimde katılmasının yolunu döşüyor. Bu toplulukların daha geniş bir kısmıyla ilişkilenmemiz, onlara Köz’ü hem cephane hem de kendilerini örgütleme aracı olarak sunmamız şart.
Önümüzdeki dönemde bu eksikliğimizi gidermek, başlangıçtaki iddialarımıza uygun şekilde bir faaliyet yürütmek için özel bir gayret göstereceğiz. Gazetede örgütsüz, yarı-örgütlü kesimlere “Sorumluluk al! Öne çık!” çağrısını türlü vesilelerle, daha yüksek sesle yapacağız. Bu doğrultuda hareket eden kesimlerin ihtiyaçlarını gidermeye, onları donatmaya özel bir önem vereceğiz. Elbette Köz’ün arkasında duran komünistler de, gazete ve diğer yayınlar aracılığıyla bu eksiklerin giderilmesini beklemeyecekler. Bugünden, söz konusu kesimlerle ilişkilenmeye, onları bizim politik kimliğimizle siyasi faaliyet yürütmeye, bu doğrultuda gazeteyi bir araç olarak kullanmaya daha etkin bir biçimde çağırmaya başlayacaklar.










