Komünistler ve Devrim
“Vardım, varım, varolacağım!” Rosa Luxemburg, Komünist Enternasyonal’in manifestosunda andığı ilk şehitlerinden. Bu topraklarda sol içinde giderek daha geniş kesimlerce anılıyor. En çok da katledilmeden önce yazdığı son yazının bu son cümlesiyle… Luxemburg’u ananlar onun yazısını hangi bağlamda, ne amaçla bu cümleyle noktaladığını pek bilmeseler de bu üç kelimeyi devrimci mücadelenin bitmeyeceğini anlatma kaygısıyla sık sık tekrarlıyorlar.
Luxemburg son yazısını, 1919 Ocak’ında Berlin Ayaklanması’nın içinde yazıyordu. Rosa Luxemburg verili güç dengelerinin elverişli olmadığını düşündüğü için ayaklanmaya karşıydı. Ayaklanma kararı da, doğru olmayan bir yöntemle, ondan bağımsız bir oldu bittiyle alınmıştı. Tüm bunlara rağmen Luxemburg, ayaklanma bir kez başladıktan sonra, ona ömür biçenlerden olmadı, safları terk etmedi. Sıkça tekrarlanan o cümleyi ise aslında bir yenilgiyi tescillemek için değil ayaklanmayı bastıranların istikrar kazanmış bir yönetim oluşturamayacağını anlatmak için kurmuştu:
“ “Berlin’de düzen egemen!”. Sizi budala zaptiyeler! Sizin “düzen” dediğiniz kum üzerine kurulu. Devrim “zincir şakırtıları içinde yeniden ayağa kalkacak”; boru sesleri ile sizi dehşete düşürerek duyuracak: Vardım, varım, var olacağım!”
Komünistler yaşamlarını proleter devrime adadıkları için bir devrimin başladığını ilk fark edenler genelde onlar olur. Aynı nedenden ötürü bir devrimin bittiğini en son kabul edenler, bütün mümkünleri zorlayanlar da onların arasından çıkar. Luxemburg’un bu son satırları da onun Alman Devrimi’ne bir komünist gibi yaklaştığının kanıtı olsa gerek.
“Yoktu, Yok Oluyor, Hiç Olmayacak!”
Ocak 2026’da, tam da Luxemburg’un bu satırlarla anıldığı ölüm yıldönümü yaklaşırken, Suriye’de HTŞ SDG kuvvetlerine karşı bir taaruza başladı. Önce Halep’i kuşattı, ardından Rakka, Deyre Zor üzerinden Kobâne’ye, Qamışlo’ya doğru ilerlemeye çalıştı.
Türkiye’de Luxemburg’u “Vardım, varım, varolacağım!” diyerek ananların çoğunluğu ise bu saldırı karşısında onun komünist tutumunun tam aksi bir tutum sergiledi. Şüphesiz bu anlık bir refleks değildi; aynı kesimlerin Rojava Devrimi’ne dair önceki yaklaşımlarıyla da uyum içindeydi.
19 Temmuz 2012’de Kobane Halk Meclisi kent yönetimini üstlenmiş, göndere Kürdistan bayrağını çekmişti. Bu gelişmenin bir devrim olarak kabul edilmesi hayli zaman aldı. Rojava’da bir devrimden söz edilmesi için önce PKK’yle ilişkili merkezlerin bu süreci bir devrim olarak tanımlaması gerekti. PKK’nin ardından bir dizi akım bu süreci bir “kadın devrimi” olarak tanımlamaya başlasa da çoğu hala Rojava’da neden bir devrimin yaşanmadığını kanıtlamaya gayret etti. Kimileri Esad güçlerinin çekilmesine devrim denmeyeceğini savundu, kimi üretim ilişkilerinin değişmediğinin altını çizdi, kimileri ise daha da ileri giderek Rojava’daki devrimcileri “Amerikan emperyalizminin petrol kuyusu bekçisi” olmakla suçladı.
Gelgelelim, Rojava’da bir devrimin doğduğunu asla ve kat’a kabul etmeyenler kısa bir süre önce de telaşla onu gömmeye soyundular. Rojava’da bir devrimin başladığını fark etmek için yıllara ihtiyaç duyanlar, tartışma-değerlendirme aşamasında olanlar, bu devrimi asla kabul etmeyenler, Ocak 2026’da Şeyh Maksud’daki çatışmalar başlar başlamaz kendilerinden beklenmeyen bir atiklikle “biz demiştik”, “böyle olacağı belliydi” saptamalarıyla otopsi yapmaya soyundular, mezar başı konuşmaları hazırladılar.
Madem ortalık “ABD’ye yaslanan düşer”, “Emperyalizm böyle kullanıp atar”, “Aşiret yapısını tasfiye etmeyen elbette yenilir” analizlerinden, YPG’ye yönelik “Neden savaşmadınız?”, “Rojava’yı niye teslim ettiniz?” suçlamalarından geçilmiyor o halde Lenin’in siyasi ömrünün sonuna doğru Ekim Devrimi’nin karşılaştığı güçlüklere, başarılarına ve başarısızlıklarına dair yaptığı muhasebeyi anımsatmalı. “Yüksek Bir Dağa Tırmanmak Üzerine” alt başlıklı makalesinde Lenin devrimcilerle onları “dürbünle izleyen” sahte dostları arasındaki ilişkiyi bir tırmanış benzetmesiyle anlatıyordu:
“Çok yüksek, dik ve henüz keşfedilmemiş bir dağa tırmanan bir insan düşünelim. Diyelim ki, bu insan inanılmaz zorlukların ve tehlikelerin üstesinden gelerek, kendisinden önce bu dağa tırmananlardan daha yükseklere çıkmayı başardı, fakat hâlâ zirveye ulaşmış değil. Kendisini öyle bir durumda buluyor ki, seçtiği yönde ve izlediği yolda yürümesi sadece zor ve tehlikeli değil, artık düpedüz olanaksızlaşmış. Bu dağcı, geri dönmek, aşağı inmek, daha uzun da olsa kendisine zirveye ulaşma olanağı sağlayacak başka yollar aramak zorundadır. Hayali dağcımızın kendinden önce kimsenin ulaşmadığı bu yükseklikten aşağıya inişi belki de çıkışından daha tehlikeli ve zorludur: kolayca ayağı kayabilir; aşağıya inerken ayağını koyacak yer bulması kolay değildir; yukarıya hedefe doğru tırmanırken hissettiği coşku ve zindeliğe sahip değildir vs. İnsanın beline bir ip bağlaması ve buz kazmasıyla saatler boyu, ayağını koyacak yerler ya da ipi sağlamca bağlayacak yerler oyması gerekir; kaplumbağa hızıyla, hem de gerisin geriye, varılmak istenen hedeften aşağıya doğru hareket etmek zorundadır ve bu son derece tehlikeli, acı dolu inişin ne zaman sona ereceğini ve yeniden, daha büyük bir cesaretle, daha büyük bir hızla, daha düz bir yoldan ileriye, zirveye doğru tırmanabileceği biraz daha güvenli bir yolun bulunup bulunmadığını hâlâ bilmemektedir.
Böylesine görülmemiş yüksekliklere çıkmış ve kendisini bu durumda bulmuş bir insanda, yılgınlık anlarının baş göstermesi hiç de anormal olmayacaktır. Bu insan, tehlikesiz bir uzaklıktan, dürbünle bu son derece tehlikeli inişi –ki bu iniş, “Smena Vekh’çiler’in dediği gibi “frenlere basarak iniş” bile denemeyecek bir iniştir, zira fren iyi tasarlanmış, önceden denenmiş bir taşıtı, önceden yapılmış bir yolu, daha önce sınanmış mekanizmaları gerektirir; oysa burada ne taşıt, ne cadde, önceden denenmiş hiçbir şey yoktur‒ izleyen aşağıdaki insanların çıkardığı sesleri duyabilecek olsa, büyük ihtimalle bu anlar daha çok, daha sık, daha ağır olacaktır.
Aşağıdan gelen sesler art niyetli bir sevinçle çınlıyor. Hiç gizlemeden kıkır kıkır gülüyor ve acayip sesler çıkarıp bağırıyorlar: “Şimdi aşağı yuvarlanacak, oh olsun! Böyle bir çılgınlık yapmasaydı!” Diğerleri sevinçlerini saklamaya çalışıyor, aynı Yuduşka Golovlev gibi yapıyorlar; gözlerini kederle göğe dikip şunları söylermişçesine inliyorlar: “Ne yazık ki endişelerimiz doğrulanıyor! Bütün ömrümüzü akıllıca bir planla bu dağa tırmanma hazırlığına harcamış olan bizler, tırmanışın planımız tamamen hazır oluncaya kadar ertelenmesini istemedik mi? Şimdi bu çılgının bizzat vazgeçtiği (bakın bakın, geri döndü, iniyor, bir arşın ilerleme olanağı bulabilmek için saatler harcıyor! Biz ölçülü ve tedbirli olunmasını istediğimizde bize ne sözler sarf etmişti!) bu yola karşı biz böylesine hararetle itiraz ettiysek, bu çılgını böylesine şiddetle kınadıysak ve herkesi ona özenmeme ve yardım etmeme konusunda uyardıysak, bütün bunları sadece, bu dağa tırmanma yüce planına duyduğumuz bağlılıktan dolayı, bu yüce planın genel olarak gözden düşmesini sağlamak için yaptık.”
İyi ki hayali dağcımız, tarif ettiğimiz koşullar altında, tırmanış düşüncesinin bu “gerçek dostları”nın seslerini duyamıyor, yoksa büyük ihtimalle midesi bulanabilirdi. Mide bulantısının ise kafanın dinçliğine ve ayakların sağlam basmasına zararlı olduğu söylenir, hele de bu yüksekliklerde.”
Rojava’daki devrim bir proleter devrim değildi, komünler yahut kanton meclisleri tüm egemenliği elinde tutan sovyetler gibi işlemiyorlardı. Rojava Devrimi’nin ölçeği de Ekim Devrimi’yle kıyaslanamayacak denli yereldi. Ekim Devrimi’nden sonra onu aşmamış olsa da Yugoslavya’dan Çin’e, Vietnam’dan Nikaragua’ya onlarca devrim gerçekleşti ve bunların hepsi Ekim Devrimi’ninkine benzer darboğazlarla yüz yüze kaldı. O bakımdan Güneybatı Kürdistan’daki devrimcilerin geçtiği yollar Ekim Devrimi’ni gerçekleştirenlerinki gibi sınanmamış yollar değildi, karşılaştıkları zorluklar Ekim Devrimi ve sonrasındaki devrimlerin yüz yüze kaldığı zorluklardı. Ama tüm bunlar, sermayenin uşaklarının devrimler döneminin kapandığını ilan ettiği bir dönemde, Güneybatı Kürdistan’da bir devrimin gerçekleştiğini değiştirmez. Bu devrimin önemini karartamaz. Burjuva devletini tahkim edip, mükemmelleştiren İran Devrimi’ni bir kenara bırakıp emekçi ve ezilen kitleleri seferber edip onların iktidarını kurma iddiasını taşıyan devrimlere bakarsak, kapsamı, sonuçları ve yaydığı devrimci enerji bakımından Güneybatı Kürdistan’daki devrim Vietnam Devrimi’nden bu yana son elli yıllık tarihin en önemli devrimidir. Aynı zamanda bu dönemin en uzun ömürlü devrimidir. Sandinistlerin Nikaragua’daki iktidarı onbir yıl sürdü, Sankara Burkina Faso’da dört yıl iktidarda kaldı, Nepal’de monarşiyi devirdikten sonra hükümeti kuran Prachanda bir yıl içinde rejimin içindeki iktidar muhalefet döngüsünde yer alan partilerden birine dönüştü. Güneybatı Kürdistan’daki devrim ise birbirinden farklı karakterlere bürünmüş olsa da, ateş hattında onbeş yıla yakın ayakta kaldı.
Üstelik, bugün ortada Ekim Devrimi’nin, yahut onu aşamamış olsa da onun etkisiyle gerçekleşmiş diğer devrimlerin derslerini taşıyan bir komünist partisinin bulunmadığı koşullar altında Güneybatı Kürdistan’daki devrimciler sınanmamış yollardan geçen Lenin’in dağcısından farklı durumda da değiller. Önceki devrimlerin derslerini çıkarmış bir önderlik olmadığı için, neredeyse Ekim Devrimi’nden bu yana diğer devrimci akımlar nasıl davranmışsa onlar da öyle davranıyor, kendi göbeklerini kendileri kesiyorlar.
Daha da önemlisi, Rosa Luxemburg’un yazdığı dönemin aksine Suriye’de düzen hakim değil. Ortada sadece bir ateşkes ve başarıya ulaşacağı meçhul bir entegrasyon girişimi var. Bir içsavaşı doğuran dinamikler, yani tek devlet içinde iki ordunun varlığı sürüyor. Yarın bu iki ordu arasında, yani devrim ile karşı devrim arasında bir çarpışmanın gerçekleşmesi kimse açısından şaşırtıcı olmayacak. Güneybatı Kürdistan’daki devrimin Lenin’in sözünü ettiği “gerçek dostlara” değil Güneybatı Kürdistan’a baktığında kendi sorumluluklarını hatırlayan devrimcilere ihtiyacı var.
Bu topraklardaki devrimcilerin sorumluluğu bilgiçliğin, temennilerin ve hamasetin ötesine geçmek, eylemli bir yol haritası çıkarmaktır. Bu haritayı çıkarmak için ise öncelikle Güneybatı Kürdistan’daki devrimin ve Suriye’deki içsavaşın seyrini, Türkiye’deki sınıf mücadelesi ve devrimcilerin durumuyla birlikte somut olarak değerlendirmemiz gerekir.
Suriye’de Yeni Döneme Girilirken Amerikan Emperyalizmi
8 Ocak taarruzu Suriye’deki içsavaşı yeni bir evreye taşıdı. Bu taaruzu ve ona yol açan güç dengelerindeki değişimi anlamak için ilk önce emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının seyrine bakmalı.
Suriye İçsavaşı’nın yeni evresi esas olarak ABD’nin tercihlerindeki değişimin ürünü. Ancak bu değişim, mevcut devletlerin sınırlarına dair değil, Amerikan müdahalesinin yöntemine ve araçlarına dairdir. Amerikan emperyalizmi hiçbir zaman ulus devletleri parçalayıp daha küçük ve yönetilebilir devletlere bölme eğilimi taşımadı. Amerika’nın parçalama girişiminde bulunduğu devletler Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya gibi “uluslarüstü” olma iddiasını taşıyan devletler ve onun bugünkü mirasçılarıydı. Bu bakımdan ABD’nin Türkiye’yi, Irak’ı, İran’ı bölmek istediği bir hurafedir. Amerika, nüfuzu altındaki ya da altına almak istediği ulus devletlerin sınırlarını değil rejimlerini yahut hükümetlerini değiştirdi. 11 Eylül sonrası Afganistan-Irak çıkartmasında dahi bölgedeki devletleri bölme amacı taşımayan ABD, bugün de aynı şekilde hareket ediyor. Dün Güney Kürdistan’ı tüm silahlı kuvvetleriyle Bağdat’a bağlamak istiyordu, bugün aynı amacı Rojava ve Suriye sahasında taşıyor.
Buna karşılık söz konusu rejim ve ya hükümet değişiklikleri hep aynı şekilde gerçekleşmedi. İlk yöntemi savaş ve işgaldi. Önce Kore’de, Vietnam’da, 11 Eylül’ün ardından Irak ve Afganistan’da ABD mevcut hükümetlere savaş açtı, kara ordusuyla bu ülkeleri işgal etti ve yeni bir rejim kurmaya çalıştı. Fakat dünya üzerindeki ekonomik üstünlüğü gerileyen ABD, kara ordusunu kullanmanın askerî ve siyasi maliyetlerini karşılayamadığını Afganistan ve Irak’ta gördü. Obama dönemi kara ordularının geri çekildiği, bunun yerine söz konusu hükümetleri “renkli devrimler” yoluyla devirme gayretinin ağır bastığı bir dönem oldu. Gelgelelim Ukrayna, Libya ve özellikle de Suriye’de daha ucuz görünen bu yeni yönelimin siyasi riskler nedeniyle daha pahalıya patladığını öğrendi. Ve aslında Mısır’da Sisi örneğinde olduğu üzere Amerika kitleleri devre dışı bırakmaya, devletin içindeki bir kanatla sorunu çözmeye çalıştı. Ancak yarattığı istikrarsızlıklar bir yana tüm bu adımlar da askeri harcamaların gerileyen ABD üzerinde taşınamaz bir yüke dönüşmesini durduramadı. Trump, özellikle de ikinci kez seçildikten sonra, bu gerçekle yüz yüze ve savaşın mâlî yükünü sırtından atmak için çabalıyor. Bu yeni evreye karakterini veren de esas olarak bu girişimler. Bir yandan silahlanmanın ve bitirilemeyen savaşların mâlî yükünü de müttefikler adını verdiği emperyalist rakiplerinin omzuna yıkmak istiyor. Diğer yandan da kendisini mali olarak yoran her savaşı bitirmeye çalışıyor. Bu yönelimi en açık biçimiyle Ukrayna’da görmek mümkün. Suriye ve Filistin’deki barış girişimleri de aynı ihtiyacın sonucu. ABD’nin hızlı bir barışa ihtiyacı var. Bir yandan İsrail’i savaşı durdurmaya zorlarken diğer yandan Suriye’deki barış sürecini ötelediği oranda SDG’den desteğini çekmesi de bundan kaynaklanıyor.
ABD’nin farklı ülkelere müdahalesi de bundan dolayı biçim değiştiriyor. İstikrarsızlık ve dolayısıyla belirsiz süreli bir çatışma riski barındıran “renkli devrim” ve askeri müdahale gibi seçenekler terk edilmiş durumda. Bunun sonucu olarak rejim değişikliğini geçelim, hükümet değişikliği dâhi ABD için ulaşılamaz hedefler halini alıyor. Bunun yerine Venezuela örneğinde gördüğümüz gibi Maduro’ya ihanet eden hükümeti kendi kontrolündeki muhalefete tercih ediyor. İran’daki ayaklanmaya açıktan destek sunmuyor, rejimi tehdit etmekle yetiniyor. Türkiye’de Amerikancı muhalefeti sahipsiz bırakıyor, hükümeti kah şantaj yaparak kah sırtını okşayarak paralı askeri yapmaya gayret ediyor.
Aslına bakılırsa ABD, daha Obama döneminde, Esad’ın hükümette kaldığı bir çözüme razı gelmişti. Suriye’deki içsavaş başladığından bu yana ABD’nin sahadaki dayanağı SDG idaresindeki bölgelerdi. Kurulan pazarlık masasında da ABD’nin bizzat sahip olduğu bir sandalye yoktu ama o dönem Suriye’nin önemli bir kısmını kontrol eden SDG’siz bu masanın kurulması mümkün değildi. Bu bakımdan masaya oturma şansının olmadığını gören Amerika, SDG’yi Suriye’de kontrol ettiği bölgelerde tahkim ederek onu masaya davet ettirip, onun aracılığıyla Suriye üzerinde söz sahibi olmak istiyordu. Ancak kendi içsavaşını Suriye’ye taşıyan Türk hükümetinin pozisyonu böyle bir masanın kurulmasını uzun yıllar boyu engelledi. Suriye çözümsüzlüğü böyle ortaya çıktı. Amerika’yı Erdoğan’dan kurtulmaya iten en önemli neden de zaten bu çözümsüzlüktü.
2024 Kasım’ında, ani bir kılıç darbesi on yıllık bu kördüğümü çözdü: Tam da Erdoğan, ABD ile ilişkilerini düzeltmek için Esad ile barışmaya hazırlanırken, İngiltere’nin desteğini alan HTŞ Şam’a yürüdü, hükümeti teslim aldı. Esad’ın yerini alan hükümetin ABD işbirlikçiliği ile bu pozisyona gelmemiş olması, ABD’nin önceden olduğu gibi SDG idaresindeki bölgelere sıkışacağı ve Şam ile ilişki kurmayacağı anlamına gelmiyordu. Bilakis artık Suriye’nin paylaşımında Amerika yeni seçeneklere sahipti. Suriye’de istikrarın sağlanması için Esad ile çözüme bile ikna olan ABD’nin HTŞli bir hükümeti anlaşmaya zorlamaması için bir sebep yoktu; hatta bir mecburiyet vardı. Zira Colani Esad gibi yalıtılmış değildi. Ukrayna’da ABD ile ters düşen İngiltere ve diğer Avrupalı emperyalistlerin HTŞ’yle ilişkileri normalleştirdiği koşullarda ABD bu sefer pazarlık masasında ancak SDG ile HTŞ arasında bir içsavaşı körüklediği koşullarda yer alabilirdi. Bu da onun Ukrayna’dan Filistin’e izlediği yeni yönelimle aykırı bir tutum olurdu.
Böylelikle ABD, bir yandan HTŞ’yi kendi yanına çekmeye çalışırken, diğer yandan prensipte karşı olmadığı federasyon fikrinden vazgeçti ve SDG ile HTŞ’yi üniter devlet temelinde barıştırmaya karar verdi. Trump’ın Ortadoğu’daki kahyası Barrack, “en başta Irak olmak üzere, geçmiş deneyimlerden çıkardığımız ders, federasyonun işlemediğidir” diye demeçler vermeye başladı. Nitekim 18 Ocak’ta Colani ve Barrack’ın dayattığı anlaşmayla birlikte, ABD’nin Suriye’de istikrar için Şam’daki hükümete tavizler verilmesine razı olduğu, SDG’yi sıkıştırdığı alenileşti. HTŞ de bu ortamı istismar ederek SDG’nin üzerine yürüdü, onun Arap aşiretleriyle olan ittifaklarını bozarak sadece Kürtlerden oluşan YPG’ye dönüştürmeye, ABD’nin dayattığı barışta koşulları kendi lehine çevirmeye çalıştı.
Filistin Örneği ve Tasfiye İhtimali
8 Ocak saldırısıyla ve ona öngelen Paris mutabakatıyla birlikte, solda zaten yaygın olan “ABD’nin Kürtleri kullandığı” tezi bu sefer yerini “ABD’nin Kürtleri kullanıp attığı” değerlendirmesine bıraktı. SDG’nin Hamas gibi imha ve tasfiye edileceği, sonrasında da onun gibi utanç verici bir teslimiyet anlaşmasına imza atacağı genel beklentiydi. Ocak ayında şiddetlenen saldırı ve kuşatma dalgası bir ittifak olarak SDG’nin çökmesine yol açsa da YPG’nin tasfiyesiyle sonuçlanmadı. Tam aksine, neredeyse tüm müttefiklerini yitirmiş olsa da YPG onun Suriye siyasetine yönelik iddialarını anlatan SDG adından vazgeçmedi ve ayakta kalmayı başardı.
Elbette her savaş “kendi yenilgisinin soyut olasılığını” içinde taşır. Savaşa girenler için her zaman yenilgi ve hatta tümüyle imha ihtimali söz konusudur. 14 yıldır ateş hattında olan YPG için de bu geçerli. Yapılan tüm anlaşmalara karşın Filistin’de gerçekleşenin Güneybatı Kürdistan’da da gerçekleşmesi “mümkün”; fakat Suriye sorununu somut biçimde ele aldığımızda, böyle bir beklentinin doğru olmadığı görülecektir. Zira ne Rojava Devrimi’ne önderlik etmiş, Kürt kitlelerini silahlandırmış YPG karşı devrimden beslenip, emperyalistlerin dizayn ettiği Filistin devletinin hükümet koltuğuna oturan Hamas’tır ne de Suriye’de henüz tam anlamıyla hükümet olmayı başaramamış HTŞ Ortadoğu’da emperyalist gericiliğin Türkiye’den sonra en önemli bekçisi İsrail’dir. Dahası, HTŞ ile YPG arasındaki askeri güç dengesi, kısa vadede, Filistin’deki gibi orantısız değildir. Üstelik, ABD’nin YPG ile ilişkisi Hamas ile olan ilişkisinden tümüyle farklı olduğu gibi HTŞ’yle ortaklığı da İsrail’le olan ilişkisinin çok gerisindedir. Aksa Tufanı öncesi İsrail ile ABD’nin ilişkileri zayıflamış, İsrail bölge devletleri ile normalleşirken Çin gibi güçlerle de ilişkilerini ilerletmeye başlamış olsa da 7 Ekim ile birlikte bu tablo değişmiştir. Bugün İsrail yeniden ABD’ye bağımlı hale gelmiştir. HTŞ ise yeni bir güçtür ve kendisini iktidara taşıyan İngiltere’yle bağını korurken Rusya da dahil tüm emperyalistlerle ilişki içindedir. ABD de bu emperyalist devletlerden sadece biridir. İsrail ile arasında zaman içerisinde kök salan bağlar, Suriye ile arasında yoktur. Nihayetinde, konu Suriye olunca emperyalistler arası paylaşım kavgası daha farklı bir boyutta sürmektedir. Grönland, Ukrayna ve genel olarak NATO içinde büyüyen çatışma, içsavaşın Filistin’deki gibi sonuçlanmasını engellemektedir. Emperyalistlerin bu sorunların hiçbirinde ortak bir projesi yoktur. Fakat Ukrayna örneğinde Zelensky, İsrail örneğinde Netenyahu dışında bir aktörle işbirliği yapma olanağına da sahip değiller. Suriye’de ise YPG ise bu kavgayı istismar edebilecek, bağımsız hareket edebilen bir öznedir.
Nitekim tüm afra tafrasına, tek taraflı anlaşma dayatmalarına karşın HTŞ YPG ile onun asıl güçlü olduğu merkezlerde çatışmayı göze alamamıştır. 10 Mart sonrasındaki tüm çatışmaların düğümlendiği konu SDG’nin durumuydu. Haritadaki renk değişikliklerine dair tüm göz boyama girişimlerine karşın anlaşma sonrasında YPG ordusunu dağıtmadı, bütünlüğünü korudu. Bu bakımdan yaratılan yenilgi havasına rağmen asıl istediğini alan HTŞ değil YPG oldu. Ancak sadece HTŞ kuşatmasının püskürtülmesine ve 28 Ocak’taki anlaşmanın maddelerine bakarak Güneybatı Kürdistan’daki devrimde neyin kazanıldığını neyin yitirildiğini anlamak mümkün olmaz. Zira bugünkü süreç boşlukta ortaya çıkmadı. Böyle bir değerlendirme yapmak için öncelikle 28 Ocak ile başlayan yeni dönemin Suriye İçsavaşı’nın içinde nasıl bir evreye denk düştüğünü, devrimin ona önderlik eden YPG’nin tercihlerine ve emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasına bağlı gelişimini de göz önünde tutarak, ayırt etmek gerekir.
İçsavaşın Evrimi ve Güneybatı Kürdistan’daki Devrim
Suriye İçsavaşı’nın birinci evresi 2010-11 döneminde diğer Arap “renkli devrimleriyle” eşzamanlı olarak başladı. Bu aşamada gerek ABD gerekse de ABD’nin stratejik ortağı ve bölgesel güç rolüne hevesli Türkiye bu muhalefet içindeki karşı-devrimci unsurları destekledi. Baas hükümetinin Rusya’nın yönlendirmesiyle yaptığı yeni hamleyle, rejim orduları Kürt bölgelerinden çekildi ve bu aşama son buldu.
İkinci evre, Temmuz 2012’de, rejim güçlerinin çekilmesiyle ortaya çıkan boşluğu YPG’nin doldurmasıyla başladı. Kürdistan bayrağını göndere çeken YPG; Afrin, Kobane ve Cizre kantonlarında yönetimi ele aldı, burayı Rojava olarak tanımladı. Bu noktada artık Suriye içindeki merkezi devlet otoritesinin çökmesi kaynaklı bir içsavaştan değil bir devrimden söz etmek gerekiyordu. Zira artık kendi kendini yöneten, silahlı birlikleri olan yeni bir iktidar organı ortaya çıkmıştı. Dahası bu devrim, göndere çektiği bayraktan ve kendisine verdiği addan da anlaşılacağı üzere, Suriye ile tanımlanabilecek bir devrim değildi. Söz konusu olan, Kürdistan Devrimi’nin bir parçası olarak Rojava Devrimi’ydi.
Kimileri YPG’nin Baas güçleriyle çarpışmamış olmasından yola çıkarak Rojava Devrimi’ni küçümsediler, onu bir danışıklı dövüş olarak ele aldılar. Ama aslına bakılırsa Ekim Devrimi’nin ardından kendini Beyaz Ordu’ya karşı savunmak zorunda bulan sovyet iktidarı gibi Rojava’daki iktidar da ayakta kalmak için Türk hükümetinin desteklediği IŞİD’e karşı kendini savunmak zorunda kaldı. Bu savaş içinde idari yapısını kurdu.
Rojava’da Kürdistan bayrağı ile kurulan devrimci iktidar kendini hiçbir zaman Kürdistan’ın ya da bir parçasının bağımsızlığıyla ilişkilendirmedi. Bilakis daha ilk açıkladığı toplumsal anayasasında özerklik vurgusunu yaptı. Rojava Demokratik Özerk Yönetimi adını aldı.
Rojava’daki devrimci iktidar bu süre zarfında Türk devletine de Esad hükümetine de Amerika’ya da işbirliği çağrısında bulundu. Tüm bu devletlerle farklı ölçeklerde de olsa askeri işbirlikleri yaptı. Kürdistan’ın diğer parçalarından ve Türkiye ve Suriye’deki emekçi hareketinden gelen cılız destek nedeniyle Rojava’daki iktidar özellikle Amerikan emperyalizminden daha fazla askeri destek almaya mecbur kaldı.
Söz konusu iki gelişme Rojava’daki devrimini üçüncü evreye taşıdı. IŞİD’e karşı savaş, Suriye’de YPG aracılığıyla emperyalist barış masasına oturmak isteyen ABD’nin bastırması sonucunda, Rojava sınırlarının dışına çıkıp Arap coğrafyasına taşındı. Benzer şekilde ABD ile Rusya arasına sıkışan YPG, iktidarını Suriye’nin bir parçası olarak tanımladı. Önce YPG’nin yerine Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kuruldu. Sonrasında Rojava Özerk Yönetimi yerini Kuzey ve Doğu Suriye Federasyonu’na bıraktı.
Bu üçüncü evrede YPG iktidarının sürekliliğinden söz etmek adına Rojava Devrimi adını kullanmanın bir anlamı olsa da esasında bir Kürdistan devriminden söz etmek artık mümkün değildi. Devrimci iktidar varlığını hala koruyordu, ama artık amacının demokratik bir Suriye yaratmak olduğunu açıkça ilan etmişti. Devrimci iktidar artık demokratik Suriye’nin şekillenmesinde rol oynamak istiyordu. Bu üçüncü evre Suriye İçsavaşı’nın belki de en uzun evresi oldu. Türkiye bu evrede Kürdistan ve Suriye topraklarını işgal etti. Oluşan parçalı egemenlik alanları içinde sayısız değişik çözüm ve mutabakat girişimi yaşandı. Hepsi sonuçsuz kaldı. Rusya’nın Esad’dan desteğini kesmesi ve İngiltere’nin HTŞ’yi Şam’a yürütmesiyle başlangıçtaki karmaşık tablo sadeleşti ve yeni bir evre başladı.
Bir yıl süren dördüncü evre esas olarak HTŞ kontrolündeki Şam Hükümetiyle SDG denetimindeki kanton idaresi arasındaki görüşmelerle geçti. SDG on yılı aşkın süredir devam eden yapıyı Suriye’deki yeni kurulacak rejimin içinde de sürdürmek isterken HTŞ bunu kabul etmiyor, Kürtlere kültürel hakların verildiği bir üniter yapının kurulmasında ısrar ediyordu. ABD’nin tercihini üniter devletten yana kullanması ve HTŞ’nin hücuma geçmesi, ardından da 28 Ocak’ta SDG ile Suriye hükümeti arasında iki tarafın da benimsediği bir entegrasyon anlaşmasının imzalanmasıyla bu evre de sona eriyor.
Entegrasyonun başarılı bir şekilde sonuçlanıp sonuçlanmayacağı belli değil. 28 Ocak anlaşmasıyla birlikte başlayan entegrasyonun tamamlanması içsavaşta beşinci ve yeni bir evrenin başladığı anlamına gelecek. Bu aşamadan sonra artık Suriye devletinin sınırları içinde egemen ikinci bir idare bulunmayacak, bugüne dek bağımsız ve egemen varlığı olan idare, entegrasyondan sonra Suriye devletinin bir uzantısı haline gelecek. 2016’ya kadar Güneybatı Kürdistan’da bir ulusal devrim vardı, 2016’dan bugüne ise Suriyeli devrimci bir yerel iktidar varlığını korudu. Entegrasyonla birlikte bu yerel iktidar da ortadan kalktığına göre, başlamak üzere olan bu yeni evrede devrim kavramını sulandırmadan Rojava’da ya da Suriye’de bir devrimden, devrimci iktidardan söz etmek mümkün değildir.
Entegrasyondan sonra Güneybatı Kürdistan’da artık bir özerk yönetim değil, diplomatik kaygılarla ve Suriye’den ayrılmayı düşünmediğini vurgulamak için hala SDG adını taşıyan, YPG’nin yönettiği demokratik bir halk hareketi vardır. Bundan sonra savunulup desteklenecek olan şey, Rojava Devrimi yahut Suriye’deki yerel bir devrimci iktidar değil bu demokratik muhalefetin haklı talepleridir. Bu hareket ana gövdesi Suriye’de ulusal baskı altındaki Kürtlerden oluştuğu için bir yönüyle Suriye’nin diğer bölgelerindeki Dürzi ve Alevi muhalefetiyle ortak bir muhteva taşımaktadır.
Ama tüm bu muhalif hareketlerden esaslı iki noktada ayrılmaktadır. Birincisi, çözümü diğerleri gibi Suriye içinde arasa da Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürtlerle yoğun bir temas içindedir ve Ocak ayında gördüğümüz üzere sıkıştığı durumlarda bu kesimlerden destek almaktan çekinmemekte ve hatta onları seferber etmeye gayret etmektedir. Dolayısıyla, Suriye devletine bağlı özerk kurumlar Kürtlerin bağımsızlığı yolunda bir ileri adım olmasa da, buradaki demokratik muhalefetin ve onun kazanımlarının, Kürdistan’daki yeni bir başkaldırın sadece mayalandığı değil aynı zamanda güç biriktirdiği bir zemin olduğunu unutmamak gerekir. Bu kazanımlar sürdükçe Güneybatı Kürdistan’dan esen rüzgarlar sadece Kürdistan’daki değil, başta Türkiye olmak üzere bölgedeki tüm emekçi hareketine umut ve cesaret aşılayacaktır.
Ancak, daha da önemlisi, bu demokratik halk muhalefeti sadece silahlı bir halk muhalefeti değil, Suriye hükümetine dört tugaydan oluşan askeri varlığını ve kendi asayiş kuvvetlerini savaşarak kabul ettirmiş olan bir muhalefettir. Bu gücünden kaynaklı, asayişten valiliğe hukuken Suriye hükümetine bağlı olan bir dizi kurumda söz sahibidir. Üstelik söz sahibi olan örgütün, SDG’nin Suriye anayasası ve hukuki sisteminde bir yeri de yoktur, bu şekliyle de olması mümkün değildir. Bu kuşkusuz özgün bir durumdur ve kısa vadede sürdürülebilir olsa da kalıcı olması mümkün değildir. Söz konusu muhalefetin tam da bu özgün niteliği Suriye’de içbarışın kalıcı bir şekilde tesis edilmesini engellemektedir. Onun bu niteliğinin kavranması Suriye’deki içsavaşın bundan sonraki seyrini anlamak için kilit önem taşımaktadır.
Rojava Devrimi’nin Seyrini Anlamak İçin Onu Güney Kürdistan’daki Devrimle Karşılaştırmak Gerekir
Rojava Devrimi kendi özgün seyrini izlemiş olsa da, aslında onun öyküsü ana çizgileriyle daha önce Kürdistan’ın farklı bir parçasında, Güney Kürdistan’da bir kez daha yaşanmıştı. ABD’nin Irak’ı ilk işgalinin yarıda kalmasının ardından, Saddam Kürtlerin üzerine yürüdü ama ABD’nin koruma kalkanı sonucunda 36. paralelin kuzeyine geçemedi. Böylelikle 1991 yılında, Süleymaniye’yi içerecek şekilde 36. paralelde ve kuzeyinde bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi ortaya çıktı. Bu yönetim 1991-2004 yıllarında Rojava’dan farklı olarak birbiriyle zaman zaman kardeş kavgasına tutuşan iki partiden, YNK ve PDKden oluşsa da, kendini bir Kürdistan Devrimi’nin parçası olarak hiçbir zaman tanımlamamış olsa da, tıpkı Güneybatı Kürdistan’ın 2016-2024 arasındaki dönemi gibi Irak içinde devrimci bir iktidar olarak egemenliğini korudu. Peşmerge ordusu bu egemenliğin en önemli güvencelerinden biriydi. Nitekim, ABD’nin Irak’a yönelik ikinci müdahalesinin amaçlarından biri çoklarının sandığı gibi Irak’ı parçalamak, 36. paralelin kuzeyinde bir ikinci İsrail yaratmak değildi. Amerika asıl olarak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni Irak’a, Peşmerge’yi de Irak ordusuna bağlamak için müdahale etti. Yüz elli bin küsur askerle sürdürülen işgalin sonucunda Irak’ta merkezi bir ordu sıfırdan yaratıldı, varlığını koruyan peşmerge ordusu, bir federasyona dönüşen Irak’ta Kürdistan bölgesinin ordusu oldu. Sonuçta 2004’te federal Irak devletinin inşasıyla birlikte Güney Kürdistan’da bugün Rojava’da olduğu gibi bir geri çekilme yaşandı ve devrimci iktidarın varlığı son buldu. Merkezi Irak devletinin içinde kendine yer açmış bir idari yapı ortaya çıktı. Ancak bugünden farklı olarak Güney Kürdistan’daki güçler, tümüyle mevcut Irak devletinin yapısı tarafından içerildiler.
Güney Kürdistan’daki devrimin bu şekildeki seyri, bir Kürdistan kurulamamış, devrimci iktidar korunamamış olsa bile, Güneyli Kürtler açısından Irak devletinin çerçevesi içinde kazanımlarla sonuçlandı. Bu kazanımlar sadece Irak içindeki Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerini genişletmedi aynı zamanda estirdiği rüzgarlar o dönem Türk devletinin PKK’nin önünü kesmesini engelleyen etmenlerden biri oldu. Güney Kürdistan’dan esen rüzgarlar Kuzeyli Kürtlerin de maneviyatının yükseltti; önce DTP’nin sonrasında da Türkiye’deki demokratik muhalefetin toparlanmasını sağladı.
Bugün de 2011’e kadar kimlik kağıtları olmayan Kürtler demokratik hak ve özgürlükleri bakımından önemli kazanımlar elde ettiler. Yaratılan cenaze havası da yapılan yenilgi edebiyatı da bu kazanımları Kürtlerin elinden alamaz. Ortada artık bir Rojava Devrimi olmasa da Suriye bünyesinde elde edilen bu demokratik kazanımların yaydığı rüzgarların, tıpkı yirmi sene önce olduğu gibi bugün de sadece Kürtlerin değil tüm Ortadoğu halklarının maneviyatını yükselteceğinden şüphe duymamak gerekir.
Güney’deki federasyon ile Batı’daki özerk idareleri birbiriyle kıyaslayanlar, ve Güney’in Kürdistan davasında Güneybatı’ya kıyasla daha ileride olduğunu söyleyenler elbette çıkacaktır. Ancak böyle bir kıyas ancak Kürdistan’ın bağımsızlığı sorununa aşamacı bir yaklaşımla, federasyonu ulusal bağımsızlığın bir ön şartı olarak gören bir kavrayışsızlıkla mümkündür. Ölçüt Kürdistan’ın bağımsızlığı olunca Güney ve Güneybatı arasında niteliksel bir fark yoktur. Her iki örgütlenme de ezen ulus devletlerine eklemlenmeye mecbur kalmışlardır. Bu anlamıyla Kürdistan’ın bağımsızlığına eşit derecede uzaktırlar.
2004’te Irak yeniden inşa edilirken Güney Kürdistan’daki devrimci iktidarın önünde bağımsız bir Kürdistan’ın imkanları duruyordu, bu imkan değerlendirilemedi ve Güney Kürdistan, Irak Federal Devleti’nin bir parçasına dönüştü. 2012’de Suriye bir içsavaşla parçalanmıştı ve yine Rojava’nın önünde bağımsızlık penceresi açılmıştı ama bu imkan da değerlendirilemedi. Bu anlamıyla zaten yedi yıl önce Rojava’dan kendini Suriye ile tarif eden bir bölgesel devrimci iktidara dönüştüren devrim sona erdi. Bu anlamıyla devrim ezilmemiş olsa da bir uzlaşmayla varlığına son verdi. Kürdistan’da komünist bir önderlik yaratmak isteyenlerin, bağımsız birleşik Kürdistan için mücadele eden tüm ulusal devrimcilerin süreci ele alıp muhasebe yapması gerektiği kuşkusuz genel ve somut bir doğrudur. Ama bu genel doğrudan yola çıkarak muhtelif değerlendirme yazıları yazmadan önce iki noktayı akılda tutmak gerekir.
Birincisi, söz konusu muhasebenin doğru bir zeminde doğru tespitlere dayalı verilmesi gerektiğidir. Entegrasyonun devrime son vereceği gerçeğinden yola çıkarak Suriye’deki içsavaşın YPG’nin tasfiyesiyle sonuçlandığı ve bu anlaşmanın Şam için bir zafer olduğu sonucuna varmak sapla samanı birbirine karıştırmak anlamına gelir, daha baştan böyle bir muhasebeyi yapmaya engel olur. Hangi devrimci kaygıyla yapılırsa yapılsın, bu yanlış değerlendirmenin iki kaçınılmaz sonucu olur. Birincisi, bundan sonra ne yaşanırsa yaşansın, içsavaş öncesi ile kıyasladığımızda, Suriye’deki Kürtlerin silah elde savaşarak elde ettiği demokratik ve kültürel hakları, bu mücadelenin içinde yaratılan ve varlığını koruyan ulusal, devrimci, örgütsel ve politik bilinci görmezden gelir. Bu aynı zamanda önümüzdeki dönemin devrimci imkanlarını görmezden gelmektir. İkincisi, Türkiyeli hareketler söz konusu olduğunda, Kürdistan’daki bir hareketi Türkiye’den eleştirerek sosyal şovenizme ve Türk devletine kan taşır. Türk devletine karşı devrimci görevlerin üstünü örter, devrimci sorumluluğun başka topraklarda savaşanlara akıl vermek olduğu yanılgısını besler. Halbuki devrimcilerin işi savaşanlara akıl vermek değil, komünist aklı kullanacak kurmay örgütü yaratmak ve savaşa girmektir. Bu işin yapılacağı yer de savaşın yürüdüğü Kürdistan’dır. Kürdistan mücadelesinin uzaktan da verilebileceği anlayışına hizmet eden bu tutum reddedilmeli, “eleştiri özgürlüğü”ne sığınanlara karşı devrimci ödevler yerine getirilmelidir. Türkiye’deki devrimciler için bu ödev, “Asıl düşman kendi yurdunda!” diyerek Türk devletine karşı savaşmaktır.
İkincisi, devrimci bir muhasebenin soyut değil somut olması gerekir. Rojava Devrimi hakkında somut konuşmak denince sıklıkla akla öznel deneyimleri aktarmak, yahut Rojava’ya dair sayısız olguyu sıralamak anlaşılmamalı. Konu Rojava Devrimi olduğunda, somut konuşmak için öncelikle konunun özünü belirleyen şu iki noktayı tespit etmek gerekir. Birincisi, iktidar ufku Kürdistan’ın bir parçasıyla sınırlı ve verdiği mücadelede Kürdistan’ın sadece bir parçasını seferber eden hiçbir hareket Kürdistan’ın bütününe dair bir sorunu çözemez. İkincisi, ortada bir komünist partisi yahut bağımsız birleşik Kürdistan için mücadele eden bir ulusal devrimci hareket yokken şu ya da bu taktiğin devrimci olup olmadığının değerlendirilebileceğini savunmak, masabaşında da devrimci taktikler üretilebileceği yanılsamasını yayar. Bugün Rojava Devrimi’ne dair yapılabilecek en somut muhasebe Kürdistan’da bayrağına bağımsız birleşik Kürdistan yazmış devrimci bir partiyi yaratmanın en öncelikli görev olmasıdır. Bu tespitin üzerinden atlayan değerlendirmeler sadece bu önceliği karartmakla kalmaz, aynı zamanda politik sonuçlarına götürüldüğünde Kürdistan’da el yordamıyla devrimci bir çözüm arayan güçlerin açmaz ve çıkmazlarını onların aymazlığı, ihaneti ya da tasfiyeciliğiyle açıklamaya mecbur kalır.
Ateşkes Başka İçbarış Başka
ABD Suriye’nin bütünlüğünü savunuyor. Demokratik yerel yönetimin önünde engel olmayacak yasal düzenlemeler isteyen SDG’nin de Suriye’nin birliğine itirazı yok. Esad döneminde atılan adımlar, HTŞ’nin Şam’ı devralması sonrasında kantonlarda üç yıldızlı Suriye bayrağının derhal göndere çekilmesi ve diğer SDG eylemleri de onun resmi açıklamalarıyla uyum içinde. Fakat buna rağmen SDG; HTŞ ve ABD’nin önüne koyduğu 18 Ocak anlaşmasını kabul etmedi ve şiddetlenen saldırıların hedefi oldu. Son tahlilde Türkiye’de SDG’nin Suriye’yi ABD’nin desteğiyle bölmeye çalıştığını savunan sol akımların da dahil olduğu birçokları için anlaşılmaz bir tablo ortaya çıktı. Öyle ya, madem tüm taraflar Suriye’nin bütünlüğünden yana o zaman taraflar niye birbiriyle savaşıyor? Bu soru yanıtlanmadan, Suriye’nin istikbalinde niçin istikrar görünmediği de anlaşılmaz.
YPG, hukuki olarak adını özerklik olarak koymasa da, aslında fiili bir özerklik talep ediyor. Bu tür bir özerkliğin yegane güvencesinin kendi denetiminde bir ordu olduğunu biliyor. YPG’nin, SDG adıyla, kendi yapısını korumaktaki ısrarı da, HTŞ’nin aksini dayatması da bundan dolayı. 28 Ocak anlaşması ile Colani geri adım attı, YPG’nin Suriye ordusuna tümenler halinde katılacağı duyuruldu.
3 Şubat tarihli grup toplantısında Bahçeli de “Askeri ve güvenlik entegrasyonunun tugaylar içinde bireysel bazda gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır.” diyor; “Suriye’de devlet içinde devletin olmayacağı, paralel bir ordunun hayalden ibaret kalacağının netleştiğini” söylüyor. Gerçeklikle uyuşmayan bu sözleriyle Bahçeli, Suriye’de çözülememiş olan sorunu kaşıyor. Öte yandan ise HTŞ gibi Erdoğan da sorunun sürmesi anlamına gelen bu madde üzerinde durmamayı tercih ediyorlar. Hatta, durumu kurtarmaya çalışan Hakan Fidan, “sıranın şimdi de Irak’a geldiği”ni söylüyor. Oysa kazın ayağının hiç de öyle olmadığını belki de en iyi Fidan biliyor. Irak’ı Suriye ile kıyaslamak Suriye’de Türk hükümetinin sineye çektiği çözümün aslında neden bir çözüm olmadığını anlamayı mümkün kılacaktır.
Bu durumun üreteceği istikrarsızlığı anlamak için onu Güney Kürdistan’daki bölgesel yönetimin Irak’la olan ilişkisiyle kıyaslamalı. Güney Kürdistan’da da iki ordu vardı. Ancak bu iki ordunun yarattığı sorun, Irak bir federasyon olduğu için, peşmergenin idari özerkliğini koruyarak ama hiyerarşik olarak onu Irak ordusuna tâbi kılmasıyla çözülebilmişti. Bugünkü Suriye’deki entegrasyon süreci federal bir Suriye yaratmak için değil, bunu engellemek, üniter ulus devleti korumak için başlatıldı. Suriye’de geçelim bir federasyonu özerk bir yapıyı dahi tanımayı reddeden merkeziyetçi hükümet bu yaklaşımı nedeniyle daha güçlü görünse de aslında bu dayatmasıyla çok daha istikrarsız bir rejimin yolunu döşüyor. Zira ikili bir siyasi yapı iki ayrı orduyu kaldırabilir ama tekçi bir yapının bünyesinde iki ordunun at koşturması mümkün değildir.
Dahası, federasyonun olduğu koşullarda peşmergenin sahip olduğu özerkliğin anayasal bir ifadeye kavuşması mümkündür. Zira peşmergeyi yöneten, komutanlarını seçen Irak Anayasası’nda tanımlanmış bir bölgesel yönetimdir. Bununla birlikte her türlü özerkliği hukuki olarak reddeden, ama YPG’yi yenemediği için de pratikte kabul etmek zorunda kalan Suriye hükümetinin kendine muhatap olarak bir idari yapı seçmesi mümkün değildir. Suriye’deki hükümetin muhatabı, başka bir deyişle Suriye’de entegrasyonla yaratılacak muhtemel bir barışın varlığını sürdürmesinin koşulu rejimde kendine hukuki bir yer bulamamış SDG isimli bir partidir. SDG Haseke’de valiyi, dört tugayda komutanları belirlemekte ama rejimin içinde siyasi bir statüye kavuşamamaktadır. Üstelik Suriye’de yeni anayasa tartışmaları dahi başlamamıştır. Bu koşullar altında Suriye’de içsavaşın bugün girdiği ateşkes sürecinin bir patlama ile sonuçlanması çok daha olasıdır. Ateşkes sonrası Suriye’yi bekleyen bir içbarış değil içsavaştır.
Türkiye’nin Suriye İçsavaşı’na, Suriye’nin “Süreç”e Etkisi
HTŞ’nin saldırılarının başlamasıyla birlikte, bu gelişmenin Türkiye’de yürüyen çözüm sürecini sabote ettiği de çoklarınca dillendirildi. 2024 Ekim’inde, çözüm sürecini, İsrail’in saldırganlığı ve Suriye’deki gelişmelerle açıklayanların böyle bir analiz yapması normaldir. Bu kesimler Devlet Bahçeli’nin bir devlet aklına sahip olduğunu, Türkiye’nin de giderek karışan Ortadoğu’da içcepheyi sağlamlaştıracağını ileri sürüyorlardı. Gerçekten de eğer Türkiye’deki çözüm süreci, Suriye’deki savaşa bağlı olarak başlamış olsaydı, Kürtleri hedef alan sıcak çatışmanın yaşandığı Ocak ayı, bölgede Türk-Kürt ittifakını hedefleyen çözüm sürecinin finaline sahne olmalıydı. Zira hem çatışmaların önü kesilemiyordu hem de Paris’teki emperyalist mutabakata katılan İsrail’in Güneybatı Kürdistan’a destek vermediği açığa çıktı. Ama çözüm süreci son bulmadı.
Suriye’de YPG’yi tasfiye operasyonlarının yoğunlaşması, savaşın şiddetlenmesi veya uzun süreli bir ateşkesin sağlanması, Türkiye’deki çözüm sürecinin akıbetini belirleyecek temel etmenler olamaz. Zira çözüm süreci bu ihtimalleri hesaba katan devlet aklının bir hamlesi olarak değil, doğrudan doğruya MHP’nin, yani Türkiye’deki rejim krizinin aktörlerinden birinin hayatta kalma hamlesi olarak başladı, öyle de devam ediyor. Süreci devam ettiren dinamik de bir diğer aktörün, Erdoğan’ın, süreci CHP-DEM ittifakını bozacak bir araç olarak kullanmaya başlamasıdır. Sürece dahil olma motivasyonları ve sürece bakışları tümüyle farklı ve hatta çelişkili karakterde olsa da, gelinen noktada Erdoğan da Bahçeli de sürecin devam etmesi taraftarıdır. Sürece dair ortaklaştıkları ender hususlardan biri budur. Bu yüzden Halep’teki saldırıların başladığı günden anlaşmanın imzalandığı 28 Ocak’a kadar AKP de MHP de süreç ile Suriye’deki gelişmeleri birbirinden ayırmaya özen gösterdi. Devlet Bahçeli Mazlum Abdi’ye parmak sallasa da bunu yaparken sürecin kaderini Abdi’nin hamlelerine bağlamadı; aksine, Öcalan’a ilişkin vurgularıyla bu kapsamda dahi süreç lehine konuşuyor oldu. AKP de Suriye’deki çatışmalar boyunca süreci tehlikeye atacak adımlardan uzak durdu. Komisyon çalışmayı sürdürdü, sürece ilişkin ortak rapor üzerinde çalışmaların pozitif ilerlediğini duyurdu. İmralı görüşmesinin yayınlanmayacak denilen tutanakları tam da çatışmaların ortasında, bir anda yayınlandı.
3 Şubat tarihli grup toplantısında “Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına…” diyen Bahçeli, Suriye’de imzalanan anlaşmanın ardından yapılan bu ilk toplantıda da “çözüm” gündeminden sapmadı. Suriye’deki gelişmeleri değerlendirirken bunu yalnızca Suriye’nin istikrarı kapsamında değerlendirdi. Grup toplantısı çıkışında da, hükümetin ortağı olmadıklarına dair daha evvelki çıkışını yineledi ve “Bundan sonrası hükümette, biz önerimizi yaptık.” dedi. Erdoğan’ın yerine getiremeyeceği talepleri kucağına bırakmaya devam eden Bahçeli için süreç amacına uygun biçimde ilerliyor.
Fakat Suriye’deki gelişmeler AKP ve MHP’nin elini zayıflatan, CHP’nin avantajını arttıran sonuçlar üretti. Erdoğan Şara kardeşini arayıp tebrik edip, Suriye’nin “terör örgütünün uzantılarından temizlendiğinden” söz ederken, Hakan Fidan kanal kanal gezip “terör örgütü YPG’nin başındaki PKK’li siyasi komiserleri” anlatırken, Bahçeli SDG’yi açıktan terör örgütü olarak nitelerken, CHP tam da çatışmaların ortasında DEM eşbaşkanları ile ortak bir basın açıklaması düzenledi ve DEM-CHP ilişkisini kuvvetlendirecek bir tutum sergiledi. En başından beri sürecin dışında kalmamayı önceleyen çizgisine uygun olarak hareket eden, DEM ile ilişkisini korumak için çabalayan CHP, bunun üstüne tam da bu tarihlerde bir Kürt sorunu çalıştayı topladı. Daha da kötüsü, 28 Ocak anlaşmasıyla birlikte Erdoğan’dan Bahçeli’ye tüm Cumhur İttifakı bileşenleri SDG ile Şam arasında yapılan ve her maddesinde SDG’nin hakları sıralanan anlaşmayı sindirmeye, bu anlaşmayı SDG’nin ortadan kalktığına yönelik bir anlaşma olarak sunmaya mecbur kaldı. Böylelikle özellikle Erdoğan’ın tümüyle aleyhine ve CHP’nin pozisyonunu kuvvetlendiren bir durum ortaya çıktı. Suriye’deki gelişmelerin Erdoğan ve Bahçeli’nin aleyhine işlemesine bakarak dahi, bu gelişmeleri tetikleyenin Türk hükümeti olmadığını görmek mümkün.
Kontrollü Eylemlerin Paradoksal Sonucu Artan Kürt Ulusal Bilinci Oldu
Öte yandan DEM de süreci bitirecek hamleler yapmamaya özen gösterdi. Bu açıdan 2014 Kobane kuşatması sırasında, ilk çözüm sürecindekine benzer tutumunu değiştirmedi. Yalnızca 2014’te yaptığı kontrolsüz çağrısının niyetten bağımsız yol açtığı ve güçlükle sönümlendirdiği Kobane Ayaklanması’ndan çıkardığı dersleri bugüne uyarladı ve eylem çağrılarını yaparken buna dikkat etti. Kontrol edemeyeceği kitleleri eylemlerde bir araya getirmeyi hedeflemedi. Türkiye’deki eylemlerin omurgasını da sol hareketin kadroları oluşturdu.
DEM’in bu tutumu Rojava’ya sahip çıkan eylemlerin, sadece Türkiye’de değil Kürdistan’da da, Nusaybin dışında, sınırlı ve sembolik mahiyette kalmasına yol açtı. Fakat, Nusaybin’de gerçekleşen kontrollü eylemin tümüyle farklı sonuçları oldu. Nusaybin, Kürtlerin ulusal öfkelerini ifade ettiği tek ve birleşik zemin olunca, devletin kolluk kuvvetlerinin çözüm süreci nedeniyle tereddütlü bir şiddet uyguladığı koşullarda, sınırda daha evvel gerçekleşmeyenler gerçekleşti. Kürt kitleleri sınırdan akın akın Qamışlo’ya geçti, Türk bayrağını indirdi. Esasında parçacı hareketler olan PDK ve YNK’nin SDG ile birlikte hareket etmesi ve İran’da aktif çatışan Kürt örgütlerinin seferberliği de bu ulusal uyanışı pekiştiren, uluslaşma ateşini harlayan sonuçlar üretti. Eylemlerdeki en popüler slogan, “Kurdistan yeke / Kürdistan birdir” oldu; kitlelerde matem değil öfke hakimdi.
2014 yılında Kobane kuşatmasında Rojava’ya geçiş yapan peşmerge güçlerini selamlarken de Kuzey Kürtleri ulusal hasret ve bilinçlerini yansıtıyorlardı. Ancak, bu sefer Nusaybin’de savaşmaya gidenleri selamlamakla yetinmediler, bizzat Rojava’da savaşmak için harekete geçtiler, sınırları parçaladılar. Kürdistan’ın kuzey ve güneyindeki bu seferberlik bağımsız birleşik Kürdistan mücadelesinin maddi temellerini, Kürdistan’ın parçalarındaki sınıf mücadelesinin ezen ulus devletlerinden farklı ve ortak bir dinamiğe ve tempoya sahip olduğunu bir kez daha, bugüne kadarki en güçlü şekliyle gözler önüne serdi.
Sol İçinde Ayrışma ve Devam Eden Devrimci Sorumluluklar
Sol üzerinden baktığımızda ise bu süreçte iki eğilim ortaya çıktı. Bugüne dek Rojava konusunda sesi çıkmayanların da yer aldığı birinci grup; Kürtlerin katledilmesini ve şeriatçı HTŞ karanlığını merkeze aldı. Amerikan emperyalizmini hedefe koydu. Rojava’nın yenileceği, PKK’nin itibar kaybedeceği beklentisinde buluşanlar hem Kürtleri kendilerine yedekleyebilmek hem HTŞ/şeriat korkusunu istismar edebilmek için Rojava’daki kuşatmayı gündemlerine aldılar. Rojava’nın ve YPG’nin denklemden çıkmasıyla emekçi kitlelere ulaşma yollarının rahatlayacağına inandılar. Fakat YPG’nin yenilmemesi bu hesapları bozdu, oluşturulmaya çalışılan cenaze havasını dağıttı. Hâl böyle olunca da aynı kesimler Rojava’yı görmezden geldikleri geçmiş günlere aynı hızla döndüler.
Diğer yanda da Rojava’ya desteğini devrimci temelde gösterenler vardı. Soyut bir Amerikan emperyalizmi karşıtlığını değil Türk devletine karşı mücadeleyi esas alan, Rojava’daki tabloya dair “Kürtleri katletmeyin” demenin ötesine geçen bir toplam da gördük. Emekçilere rahat gidebilmek için devrimci dinamiklerin tasfiyesini bekleyenlerin aksine, Rojava’ya destek çağrılarını emekçilere taşımak için harekete geçen bir toplam gördük. Bu akımlar, çağrılarını emekçilere kendi imkanları ölçeğinde taşıdılar. Komünist bir partinin olmadığı koşullarda şu ya da bu akımı muhtelif meselelerdeki tutumlarına bakarak nihai olarak devrimci yahut reformist olarak tanımlamak mümkün değildir. Ancak Rojava’daki devrimci iktidara elindeki tüm imkanlarla, bu topraklardaki sınıf mücadelesini yükselterek destek vermeye çalışanlar 71-72 kopuşunun mirasının lekelenmemesini sağlamışlar, bu topraklarda devrimci bir çıkışı yaratacak gücün ve iradenin mevcut olduğunu bir kez daha ortaya koymuşlardır.
Bu topraklarda sadece akıl hocaları değil bir çıkışı başlatacak yeter sayıda devrimci de vardır. Bu umut vericidir ama yeterli değildir. HTŞ kuşatmasının ardından burjuva medyada başlayan propaganda çalışması, emekçi hareketinde bir maneviyat bozukluğu yaratmayı hedefliyordu. 28 Ocak anlaşması ile birlikte ateşkes sağlanmış ve YPG tasfiye edilememiş olsa da aynı propaganda bugün de sürüyor. Emekçileri ve ezilenleri teslim almak isteyenlerin bu yolda ilerlemesi normaldir. Asıl soru, bunun karşısında devrimci güçlerin ne yapacağıdır. Bu süreçte kendini gösteren devrimci tutum, devrimci sorumluluğun yerine getirilmiş olduğu anlamını doğurmamalıdır. Bu tutum ancak devrimci bir çıkış için bir kalkış noktası olabilir. Suriye’de düzen güçleri hakimiyetini kurmamış, Türk hakim sınıfı derin bir krizin içinde debelenirken, yapılması gereken Rojava’ya dair gösterilen devrimci tutumu, sınıf mücadelesinin diğer alanlarına genişletmek için devrimci bir odağı yaratmaktır. Devrimci odak eksikliği, an itibariyle yüzümüze tekrar tekrar çarpan bir gerçektir. Alınması gereken devrimci tutumu netleştirmek ve bir eylem hattı tarif etmek gerekir.
28 Ocak anlaşması ile kabul edilmiş veya edilmemiş olsun, mücadeleye konu olan hakların meşruluğunu savunmak, Rojava’ya dair alınacak devrimci tutumun temelidir. YPG’nin silahlı varlığını koruması, çatışmaya sebebiyet veren konuların başındadır; dolayısıyla bizim için de savunulması gereken ilk hak bu olmalıdır. Bu, bugün de 28 Ocak öncesinde olduğu kadar önemlidir. Zira yapılan anlaşma ile saldırılar son bulmuş ve YPG varlığını korumuş olsa da bu sorun çözülmemiş, ötelenmiştir. Emekçilere Rojava’nın niçin savunulması gerektiğini açıklamak için, saldırıların yeniden başlamasını beklemek olmaz. Gerek Rojava’daki güçler ile devrimci dayanışmayı büyütme olanaklarını arttırabilmek, gerekse de Rojava’nın ezilememiş olmasının yaydığı devrimci enerjiyi koruyabilmek, hele de bu günlerde çok daha önemlidir.
İktidarı Almayı Göze Almak
Rosa Luxemburg’un Rus Devrimi Üzerine başlıklı broşürü, onun Ekim Devrimi’ne dair en hatalı görüşlerini sıraladığı bir değerlendirme metnidir. Ama Luxemburg’u, Lenin’in deyimiyle bir kartal yapan bu hataları değildi. Onun “Alman Sosyal Demokrasisi 4 Ağustos 1914’ten sonra kokuşmuş bir cesettir.” diyen cesaretiydi. Ölene kadar ve ölümü göze alacak kadar devrimin içinde yer alma kararlılığıydı. Rus Devrimi’ne ve bolşevizme dair görüşlerindeki ve örgütsel meselelerde Troçki’nin de malul olduğu merkezci-ortayolcu değerlendirmelerindeki hatalarını, yine Lenin’in deyimiyle, “büyük ölçüde düzeltecek” kadar açık fikirli olması onun proleter devrime bağlılığındandı. Rus Devrimi Üzerine’nin son satırları, önceki bölümlerdeki tüm hatalarına karşın, onun proleter devrime dair derin kavrayışını ve bağlılığını yansıtmaktadır:
“Tek başına bırakılan, Dünya Savaşı’nda bitkin düşen, emperyalizmin ümüğünü sıktığı, uluslararası proletaryanın ihanetine uğrayan bir ülkede, örnek ve hatasız bir proleter devrim ancak mucize olurdu.
Önemli olan, Bolşeviklerin siyasetlerinde temel olan ile olmayanı, öz ile rastlantısal olanı ayırabilmektir. Dünyanın dört bir yanında belirleyici son mücadeleler ile karşı karşıya geldiğimiz şu dönemde, sosyalizmin en önemli sorunu, ikincil önemdeki şu ya da bu taktik değil, proletaryanın eylem yeteneği, eylem gücü ve sosyalizmin iktidarına duyduğu istekti; bu hala da en yakıcı sorundur. Bu bağlamda, Lenin ve Troçki ve arkadaşlan dünyadaki proletaryaya örnek olan ilklerdir; şimdiye kadar Hutten gibi bağırabilecek olan sadece onlardır: “Ben göze aldım!”
Bolşevik siyasetinin temeli ve kalıcı olanı budur. Bu anlamda, siyasal iktidarı fethetmek üzere ve sorunların başına sosyalizmin gerçekleşmesini koyarak uluslararası proletaryanın önüne geçmiş olmaları, sermaye ile emek arasında bütün dünyada süren mücadeleye çok büyük hız kazandırmaları, yaptıkları ölümsüz tarihsel hizmettir. Sorun Rusya’da ancak ortaya konabilirdi; ama Rusya’da çözülemezdi. Ve bu anlamda gelecek her yerde “Bolşevizm”indir.”
Rojava Devrimi bir Ekim Devrimi değildi, önüne koyduğu toplumsal görevler bakımından Tito döneminin Yugoslavya’sından farklı bir konumda değildi, üstelik coğrafi olarak da Yugoslavya’dakinden çok daha sınırlı bir alanda gerçekleşti. Ama tüm bu sınırlarına karşın, Rojava Devrimi tıpkı Başur’daki devrimci iktidar gibi yeniden keskinleşen emperyalistler arası paylaşım kavgasının ürünü olan ilk devrimlerinden oldu. Bu yalnızlığı ve öncülüğü onun tıpkı Ekim Devrimi’nde olduğu gibi tek başına bırakıldığını, uluslararası proletaryadan gerekli desteği alamadığını anlatır. Luxemburg’un Ekim Devrimi’ne ve onun sahte dostlarına dair tespitleri bugün için de geçerlidir.
Aynı bakış açısıyla, Kürdistan’ın bağımsızlığını savunmak, Kürdistan’ın bu en zayıf parçasında bir dizi de hatanın yapıldığını, yapılabileceğini kabul etmek anlamına gelir. Rojava Devrimi’ni önemli kılan onun hatasızlığı değil, Luxemburg’un ifadesinde olduğu gibi iktidarı almayı göze almasıdır.
Kürdistan’ın bağımsızlığı sorunu Kürdistan’ın bir parçasında ancak ortaya konabilirdi. Bu doğrultuda devrimci bir iktidarda ısrar etmek ise en azından Kürdistan’ın tüm parçalarında ortak hareket etmeyi şart koşmaktadır. Komünist bir kılavuzun yokluğunda önce Başur’un, sonra da Rojava’nın devrimcileri yapabildiklerinin azamisini yaptılar. Olayların sonunda dışarıdan, Irak’tan ya da Suriye’den ama özellikle de ABD’den gelen basınca dayanamayıp geri adım atmış olması bu devrimi daha kıymetsiz kılmaz, onun proletaryaya yonelik yol açıcı karakterini, yahut Kürtler için elde ettiği kazanımları unutturmaz. Bu anlamda gelecek, önümüzdeki yakın gelecek içinde Rojava Devrimi’ni aşma kararlılığıyla yola çıkanların olacaktır.










