Komünist bir dünya partisi olarak kurulan Komintern’in tasfiyesi ile birlikte başlayan ve dünyadaki komünist hareketi pençesine alan tasfiye sürecine rağmen Ekim Devrimi’nin yarattığı devrim dalgası hız kesmedi, dünyanın her yanında ulusal devrimci akımların doğup geliştiği bir siyasal iklimi beslemeye devam etti. SSCB’nin varolduğu ve akabinde Çin Devrimi’nin de gerçekleştiği söz konusu dönemde Küba’dan Vietnam’a pek çok farklı devrim yaşandı. Bu devrimler ve onlara önderlik eden ulusal devrimci akımlar da başkaları için başlı başına birer ilham kaynağı haline geldi.

Bu topraklarda da Ekim Devrimi’nin etkisiyle ve doğrudan Komünist Enternasyonal’in bağrında doğup gelişen TKP’nin tasfiyesi tamamlanmış ve üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen bu ulusal devrimci mücadelelerden ilham alanlar da 71-72 Kopuşu ile Türkiye’de yeni bir devrimci sıçrama yarattı. Ancak bu devrimci kopuş ve yükseliş Ekim Devrimi’nin dersleri ve bolşevizmle buluşamadığı oranda yeni bir tasfiye dalgasının önüne geçen bir set olamadı.

Yola Çıkarken Soldaki Akımları Tasnife Gerek Duymadık

Köz’ün siyasi sahneye çıktığı dönem SSCB’nin çöküşünün ardından bu çöküşün de etkisiyle dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da tasfiye sürecinin tüm hızıyla devam ettiği bir dönemdi. Türkiye’de 90’ların ortalarında, 71 Kopuşu’nun etkisiyle 80 öncesinde kurulan belli başlı devrimci örgütler legal liberal işçi/kitle partilerine dönüşmüş, 99’da Öcalan ABD-İsrail eliyle Türkiye’ye teslim edilmişti. Bir diğer yandan da Türk devletinin, tarihindeki en büyük silahlı başkaldırıyla baş etmek üzere, hayata geçirmeye çalıştığı gerici reformlar hız kazanarak sürüyordu.

Bu koşullar altında sol tabloyu mevcut sol akımları tek tek yahut birer blok olarak bir kategorizasyona tabi tutup değerlendirmeye ilişkin bir çaba içerisine girmedik. Bu ihmal edilen bir konu olmaktan ziyade o günkü hedeflerimiz ile ilgilidir. Tasfiyeciliğin hakim olduğu, ortada devrimci bir kutbun bulunmadığı bir siyasal iklimde soldaki muhtelif örgütlenmeleri devrimciler ve liberaller gibi bir ayrımla tasnif etmenin koşulları ve anlamı ortadan kalkmıştı. Köz’ün arkasında duran komünistlerin siyasi faaliyetinin içeriğini belirleyen esas unsurlar kendisi ile diğer tasfiyeci akımlar arasındaki farkları belirginleştirmek ve ayrım çizgilerini kalınlaştırmaktı. Bunu da soyut teorik bir faaliyet olarak değil amaç ilke ve referanslarımız çerçevesinde politik pratik bir mücadele ile yaptık.

Tasfiye Süreci

71-72 kopuşunu taşıyan üç örgütün yenilip merkezi anlamda dağıtılmasının ardından, Türkiye’de demokrasi sorununu güncel bir devrim sorunu olarak gören ve bu bakış açısına uygun iddialarla siyaset yapan, Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmayı hedefleyen bir siyasal pratiğin öznesi devrimci bir akım kalmadı. 1974’ten itibaren, bu akımları tüm iddialarıyla aynen tekrar etmeye çalışan az sayıda girişim hızla darmadağın edildi. Muhtelif özeleştirilerle bu akımları aştığını iddia eden çoğunluk ise bu akımların gerisine düşmeye, onların tam aksi yönde ilerlemeye başladı. Söz konusu yön, onları kopanların varmak istediği hedefe değil, koptukları liberal-reformist-legal işçi partilerine yakınlaştırdı. Bu nedenle Türkiye’de bizi etkisi altına alan tasfiye sürecini 1974 yılıyla başlatıyoruz. 12 Eylül sonrasında yahut doksanlarda değişen tasfiyeci sürecin niteliği değil, şiddetidir.

Bununla birlikte 71-72 kopuşunun tasfiyesi hiçbir şekilde Mustafa Suphi TKP’sinin tasfiyesine benzetilemez. Bu durum sadece 71-72 kopuşunun en ileri aşamasının dahi Komintern’in şekillendirdiği TKP’nin gerisinde olmasından kaynaklanmaz. Aynı zamanda, 71-72 kopuşunun ve bir parçası olduğu dalganın, hiçbir şekilde Mustafa Suphi TKP’si ve bir parçası olduğu dalga gibi ortadan kalkmadığı anlamına gelir. Bu durum şüphesiz Kürdistan dinamiği ile ilgili. Dünyanın diğer yerlerinden farklı olarak Türkiye 1980’leri ve 90’ları bir geri çekilme dinamiği içinde değil Kürdistan merkezli bir yükselişle karşıladı, dahası “Kürt Baharı” hala sürmekte.

Mustafa Suphi TKP’si bu anlamda tarihin konusu. Zira ondan geriye sadece programı ve kimi örgütsel belgeleri kaldı. Buna karşılık, tarihçiler 71-72 kopuşunun ve sonrasında ortaya çıkan sol akımların tarihini hala yazamıyor. Zira 71-72 kopuşunu üreten siyasal yapı, siyasal sorunlar, kavgalar hala bizimle beraber. Kaypakkaya’nın flamalarının hala eylemlerde polis aramasına takılması bu beraberliğin bir göstergesiyse en pespaye, liberal işçi partisinin dahi THKO-THKP-TKP/ML’nin mirasını açıktan ve kökten reddedememesi bunun bir diğer göstergesi. Böylelikle karşımıza şöyle çelişkili bir tablo çıkıyor: 71-72 kopuşunu gerçekleştiren akımları takip etme iddiasındaki örgüt ve hareketler onlara en iyi ihtimalle bir şekilsel bir kabuk olarak sahip çıkarken, bu akımları üreten devrimci dinamikler varlığını koruyor, üstelik yeni devrimci dinamiklerin varlığıyla daha da şiddetli hale geliyor. Türkiye’deki sol hareketin seyrini işte bu çelişkili belirliyor.

Bugünkü Kutupsuz Tabloda Reformist/Merkezci Tanımlamalarının Anlamsızlığı

Türkiye’de yasal zeminde, kendisini muhalif bir hareket olarak konumlandırmış, şu ya da bu ölçüde emekçi kesimlerle ve ezilenlerle bağ kurmuş çok sayıda sol parti, akım ve örgüt mevcut. Üstelik solun kendisi hakkındaki, hâkim karamsar görüşlerin aksine, bu sol akım ve güçlerin Türkiye’deki siyasette bir ağırlığı ve belirleyiciliği de var. Türkiye’de sol güçlü derken kastettiğimiz budur. Güçlü olan devrimci hareket değil, sol harekettir ve Köz de bu tablodan azade değildir.

Bolşevik tipte komünist bir partinin olmadığı koşullarda sol tabloyu tarif yahut tasnif ederken ya da kimi sol akımları tek tek değerlendirirken devrimci-demokrat, merkezci-melez, reformist, revizyonist vs. tanımlarını kullanmamak icap eder. Bu nitelemeleri, anlamlı bir biçimde ideolojik birer tahlil ögesi olmanın ötesinde, politik-pratik bir faaliyetin içinde kullanmak ancak komünist bir partinin varlığında söz konusu ve anlamlı olabilir. Köz’ün sol tabloyu bu kavramlarla tarif etmesi henüz kurulmamış bir komünist partiyi ikame etmesi anlamına gelir.

Üstelik bu kavramların bir kısmı (modern revizyonizm, goşizm, fokoculuk vs.) birer odak olarak SSCB ve ÇKP’nin, sonrasında da AEP’nin varlığı koşullarında, bu akımlar arasında bir ayrımı tarif etmek için kullanılırken, bugün bu türden ayrımların da bir anlamı kalmamıştır.

Komünist partiyi yaratma hedefi ile yola çıkan Köz’ün komünist bir odak olması, hedeflediğimiz böyle bir partinin henüz varolmadığı koşullarda, kendini böyle bir partinin yerine koyarak adeta böyle bir parti varmış gibi davranamayacağını da anlatır.

Tam da bu nedenle bugün sol hareket içindeki akımları konumlandırırken bunu devrimci ve reformist iki kutup arasında dağılmış akımlardan söz ederek yapmak mümkün olmaz. Bugün sol akımların hiçbiri diğeriyle özdeş değil. Siyasi haritada elbette hepsi birbirinden farklı konumları işgal ediyor ama onların konumlarını belirleyen devrimci, komünist bir merkez bulunmuyor.

Köz’ü Devrimci Kılan Nedir?

Bugün solda Köz dışında devrimci bir akım yok. Devrimin güncel siyasal bir sorun ve olasılık olarak kavranması devrimci bir partinin yaratılması ödevini öncelikli kılar. Böyle bir hedef, bu hedefe yönelik somut bir çağrı ve bu çağrı doğrultusunda politik-pratik bir faaliyet olmaksızın devrimcilik iddiası geçersizdir. Devrimcilik iddiası soyut bir tanımlama, kendinden menkul bir kimlik yahut bir ruh hali değil bugünün yegane devrimci ödevi olan devrimci önderlik boşluğunu dolduracak devrimci partinin yaratılması sorumluluğu doğrultusunda politik-pratik bir tutumu gerektirir. Bu nedenle devrimci kaygılarla hareket etmek yahut devrimci kaygılar taşımak gibi soyut kavramlar anlamsızdır. Herhangi bir arayışa devrimcilik katabilecek yegane ölçüt devrimci bir örgütün yaratılması konusundaki tutumdur.

Buradan hareketle günümüzde sol içerisinde yaşanan ayrışma ve kopuşları olumlamak ancak Köz’ün bu ayrışmalarda devrimci bir temelde müdahil olması ile mümkündür. Bu tespit Köz’ün müdahalesinden bağımsız herhangi bir devrimci ayrışma ya da kopuş gerçekleşmesinin kesinlikle yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Elbette Köz’den, onun doğrudan müdahalelerinden yahut politik etkisinden bağımsız devrimci çıkışların olması da, devrimci siyaset açısından oldum olası verimli bu topraklarda en azından teorik olarak her dönem için mümkündür. Ancak bugün devrimci ayrışma ya da kopuş olarak tarif edebileceğimiz bir ileri çıkışın solda yaşanmaması da bir tesadüf ya da ayrıntı değil. Solda sıklıkla görülen ve artması beklenebilecek ayrışmalar devrimci bir temelde yaşanmıyor. Solun tasfiyeci yöneliminin sonucu olarak farklı pek çok akım ve örgütlenmede sıklıkla ayrışmalar, bölünmeler yaşansa da çoğu zaman bu ayrışmalar yahut ayrı parti-örgüt kurma girişimleri var olandan daha geri bir noktaya düşülmesi ile sonuçlanıyor.

İleri Çıkışların Olmaması Bizden Bağımsız Bir Sorun Değil

Ardı ardına iflas eden ve kadükleşen, çetelesi bile tutulamayacak sol projelerin cirit attığı, ama işlevsizliklerinin de eskiye oranla daha kısa sürede açığa çıktığı bu dönemde soldaki bölünme ve arayışların devrimci bir temelde olmaması konusunda kendisine pay çıkarıyoruz. Soldaki tasfiyeciliğin yarattığı hüsranın tetiklediği ayrışmaların ve kopuşların devrimci bir rotaya oturması için pusula rolü oynayabilecek yegane odak Köz’dür. Köz’ün tarihsel rolünü oynayarak soldaki arayışların gündemine komünistlerin birliği çağrısı ve fikrini taşıyıp taşıyamaması ise soldaki tasfiyeci rüzgarların, reformist ya da liberal bir havanın hakim olmasından ziyade kendi hazırlık ve planlarının eksikliği ile açıklanmalı.

25 yıllık politik-pratik bir mücadeleyi geride bırakan Köz, sağlam tarihsel referanslara sahip olmasının avantajı ve Ekim Devrimi’nin derslerinden süzülen bu tarihsel referanslara uygun pratik politik bir mücadele ile Türkiye’deki sol hareketin tasfiyecilikten malul olduğu koşullarda tasfiyeciliğe karşı ısrarlı bir mücadele yürütmüştür. Ancak bu mücadelenin amacına ulaşması solda “Yaşasın Komünistlerin Birliği!” çağrısını yükselten bir çekim merkezi olmamıza bağlı.

Bu nedenle halihazırda komünist bir partinin yokluğunu hissedenler başta ve öncelikli olmak üzere, Köz’ün çağrısını solun en geniş kesimleri ile buluşturmak acil ve öncelikli ödevimizdir. Alalede, benzerleri ile kıyaslanabilir “herhangi bir örgüt” olmadığımızı, bir parti inşa stratejisine tabi olduğumuzu, bolşevik tipte komünist bir parti kurma çağrısını yükselttiğimizi anlatmamız gerekli. Ancak bu şekilde çağrımızın ne anlama geldiği solun muhtelif kesimlerinde bilince çıkarılabilir. Bu ödev büyüyerek önümüzde duruyor. Ancak bu ödev yerine getirildiği takdirde, devrimci bir önderliği yakıcı bir ihtiyaç olarak duyumsayıp harekete geçen devrimciler ile bu görevlerden her fırsatta yan çizen isteksizler-gönülsüzler arasındaki ayrım kimsenin inkar edemeyeceği biçimde açığa çıkacaktır.