2003 yılında Köz gazetesinde üç parça halinde yayımlanan “T.C.’nin Tırnak Problemine Deva Arayan Manikürcü Sosyalistler” başlıklı yazı dizisi, sol harekete sirayet eden sosyal şovenizmi TKP şahsında eleştiriyordu. Yazıda, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesine komünistlerin nasıl baktığını da referanslarımız ışığında ele alınıyordu. Bu yazı dizisinden bir bölümü, sosyal şovenlerin gemi azıya aldığı, ellerinden Türk bayrağını düşürmediği, Mustafa Kemal’in önünde diz çöktüğü bu dönemde yeniden yayımlıyoruz.
TKP sol akımlar arasında antiemperyalizm kılıfı altında süregiden devletçilik-milliyetçilik yarışında birinciliği açık ara elinde tutuyor. TKP’nin yayın organı olan Komünist dergisinin “Etle Tırnağı Ayıramayacaklar; İzin Vermeyeceğiz!” başlıklı yüz otuz ikinci sayısında yer alan yazılar söz konusu milliyetçilik oldu mu TKP’nin birinciliği bileğinin hakkıyla kazandığını kanıtlıyor.
Komünist dergisi söz konusu yazıda şunları söylüyor:
“Komünistler bugün de genel olarak geniş devletlerden yanadırlar. İşçi sınıfının milliyetçi önyargılara teslim olması ve bölünerek sermaye tarafından tutsak edilmesine karşı bu ilke geçerlidir. Komünistler mevcut devletlerin parçalanmasını değil, işçi sınıfının birliğini savunurlar.”
Bir kere, komünistler ne eskiden ne de genel olarak geniş devletlerden yana değildir. Onların genişleyen ufku, devletlerin ve ulusal sınırların ortadan kalkacağı bir dünya toplumudur. Buraya gitmek üzere de Komünist Enternasyonal tüzüğü geniş bir devlet değil, uluslararası sovyet cumhuriyetleri birliği hedefi tarif etmiştir.
TKP’nin oportünist tutumu geniş bir devlet istemesinden çok bir sonraki cümlede kendini göstermektedir. “Komünistler mevcut devletlerin parçalanmasını değil, işçi sınıfının birliğini savunurlar.” Komünistler açısından en son söylenebilecek olan şeyi TKP fütursuzca söylemekten çekinmiyor. Hâlbuki söylediğinin tam tersi doğrudur: İşçi sınıfının birliğinin sağlanması için mevcut devletlerin un ufak parçalanması zorunlu bir koşuldur.
Açıktır ki TKP mevcut devletin parçalanmasından yana olmadığını yasal kaygılarla söylemiyor. Aksine bu fikre tamamen inandığı için bu kadar açık ve fütursuzca bunu savunabiliyor. Zaten “KİT’ler bizimdir, sattırmayız!” diyen TKP’nin “Bu memleket bizimdir, parçalatmayız!” demiş olması da yadırgatıcı değildir. TKP, Türkiye’yi, devleti ve milleti ile bölünmez bir bütün olarak görmekte ve bu devlete hükümet olmayı düşlemektedir.
Bir Ulusun Yerine Bir Siyasi Akımı Koyma Kurnazlığı
TKP’nin sosyal şoven tutumunun teorik zeminini döşemek üzere leninizmin temel kavramlarını eğip bükerken, kesip biçerken yaptığı temel bir çarpıtma daha var. Bu maksatla TKP, “ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınması” kavramının yerine, başkalarının da yaptığı gibi, “ulusların kendi kaderini tayin hakkının desteklenmesi” diye bir çarpıtma da yapıyor.
Aslında bu sık sık yapılan bir kaydırmacadır ve hangi maksatla yapılırsa yapılsın aynı kapıya çıkar: ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına kayıt ve şartlar koymaya varır. Bu madalyonun öbür yüzünde ise çoğu kez bazı ulusal akımların kuyruğunda sürüklenmek vardır.
Hâlbuki ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı kayıtsız şartsız tanınması gereken bir haktır; desteklenecek bir şey değildir, öznesi yoktur. Bir ulusun varlığından söz edildiği noktadan itibaren bu hakkın doğduğunu da söylemiş olursunuz ve bu nedenle bu hakka kayıt ve şart konamaz.
Temsili demokrasiyi esas alan burjuva akımları ise, bir sınıfın, bir topluluğun, bir ulusun kendi kendini doğrudan doğruya temsil etmesini tasavvur dahi etmezler. Bunun için ulusları, kendini onların yerine geçiren bir siyasi akımla birlikte anma eğilimindedirler. Asıl olarak bu akımlardan beslenen burjuva sosyalistleri de öyle yaparlar. TKP ise ikameciliği bir erdem olarak savunanların başında gelenlerdendir. Bu nedenle, TKP’nin ulus olgusu ile kendini onun yerine geçiren siyasi akımlar arasında bir ayrım yapmamakta ısrarlı olması anlaşılmaz değildir.
Buna karşılık, kendilerini önderlik etmeyi hedefledikleri proletaryanın geniş yığınlarından dahi özenle ayırt eden komünistler, elbette bir ulus ile herhangi bir ulusal akımı birbirlerinden ayırt etmeyi de bilmelidirler ve buna özen gösterirler.
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınması ile herhangi bir ulusal akıma karşı alınacak tutumu birbirinden ayırt etme konusunu ilk kez ifadeye kavuşturanların da bolşevikler olması tesadüf değildir.
Ulusu bir siyasi akıma, ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını da bu hareketin desteklenip desteklenmemesine indirgeyenler ise ulusların kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını kayıt ve şartlara bağlama manevrasını kitaba uydurma gayretindedirler.
Nitekim, önce ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıma kavramının yerine “destekleme”yi koyup, sonra ulus ile herhangi bir siyasi hareketi özdeş gibi kabul eden ve nihayet, “bu ulusun kendi kaderini tayin etmesini destekleyebilmemiz için bazı şartlara uyması gerekir” sonucuna varanlar az değildir.
Bu ikameci çarpıtmanın ne kadar sahici olduğunu PKK örneğinde görmek zor değil. Birçokları PKK’yi Kürt halkının yerine koyup, PKK’nin desteklenmesini de ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemek diye sunmuşlardır; böylece bu ikameciliği PKK kuyrukçuluğu yapmanın mazereti haline getirmişlerdir.
Ama gelinen noktada aynı mantıkla, PKK’nin ilan ettiği çizgiye bakıp, “Kürt halkı ayrılmak istemiyor, Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkından söz etmek saçmalıktır.” sonucuna varmak işten bile değildir. Nitekim bunlara da rastlamak zor değil.
Ama TKP daha ileri gidiyor:
“Türkiye Kürtlerini temsil iddiasındaki siyasal çizgi bugün rotasını emperyalizmle ilişkilere göre tayin etmektedir. Bu noktaya gelinmesi, (…)üzüntü vericidir ve bir gerilemedir. Ancak bu durum bir veridir. (…) Bu koşullarda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesine, soyut bir özgürlükçülüğe yaslanan ve marksistlik iddiasını sürdüren çevrelerin ve Kürt siyasetinin içinde veya çevresindeki marksistlerin akıllarını başlarına devşirmeleri gerekir. Çünkü bugün emperyalizm (…) bölge politikasında Türk ve Kürt milliyetçiliklerini birbirlerine karşı oynatmak istemektedir. Bu nedenle, bu tabloda Kürtlerin ulusal talepleri ve hak arayışlarının temsil edildiğini düşünmemizi gerektirecek tek bir gerekçe kalmamıştır.”
Görülebileceği gibi, TKP “Kürtleri temsil iddiasındaki siyasal çizgi” ile Kürt ulusunu özdeş kabul ederek akıl yürütmektedir. Bu özdeşleştirme manevrasının ardından da artık “Kürtlerin ulusal taleplerinin temsil edildiğini düşünmeyi gerektirecek bir gerekçe kalmadığını” ilan etmektedir.
Hâlbuki bu bahaneleri aramasına hacet olmamalıydı. Çünkü en baştan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının marksizmin dışında olduğuna hüküm vermişti.
TKP’nin yaptığı çarpıtmayı açığa çıkarmak için ulusların kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız kabul edilmesi gereken bir hak olmasından ne anlaşılması gerektiğini açmak gerekiyor.
Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkını Kayıtsız Şartsız Kabul Etmek Ne Demektir?
Herşeyden önce bir hakkın hak olarak kayıtsız şartsız kabul edilmesi, bu hakkın nasıl ve kimin tarafından kullanılacağına bakmaksızın kabul edilmesi demektir. Bu nedenle, “eğer sosyalizmin çıkarlarına uyuyorsa veyahut öyle ya da böyle bir ilerlemeyi temsil ediyorsa bu hakkı tanımak gerekir, aksi takdirde bu hakkı tanımak uygun değildir” gibi bir akıl yürütme peşinen bir hakkın kayıtsız şartsız tanınması ifadesine aykırıdır. Zaten kayıtsız şartsız vurgusu bunu önlemek için söylenmiştir.
Komünistler en başta ulusların kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınmasında ısrar ederken hem emperyalist aldatmacaların karşısına çıkmaktadır, hem de onların dümen suyunda giden sosyal şovenlerin iç yüzünü göstermek istemektedir. Kayıtsız şartsız vurgusu bu ayrımı çizme isteğinin bir ifadesidir.
Bu çerçevede söz konusu ezilen ulusun hangi hareketin peşinden gittiği, bu hareketin siyasi hattı, sınıfsal bileşimi ve hatta hangi devletten ayrılmak istediği bu tutumun benimsenmesinde bir rol oynamaz. Çünkü komünistler açısından asıl sorun uluslara eşitlik ve adalet dağıtma ihtiyacından çok, ezen ulus devletlerinin başkalarını sömürge veya ilhak ederek köleleştirmesine kayıtsız şartsız karşı çıkmaktır. Dolayısıyla ezen-ezilen ulus ilişkisinin bulunduğu her durumda komünistler, ezilen ulusun ayrı devlet kurma hakkı dahil bütün ulusal taleplerine sahip çıkarlar. Bu taleplerin kabul edilmesi ve ezen ulus devletinin parçalanması doğrultusunda hem ezen ulus devletine karşı, hem de ezen ulusun emekçi yığınları arasında amasız fakatsız mücadele etmekle yükümlüdürler. TKP’nin kayıt ve şarta bağladığı ise budur. Onu sosyal şoven yapan da bu tutumudur.
Komünistler Ne Zaman ve Neye Kayıt ve Şart Koyarlar?
Komünistler sadece ulus ile herhangi bir ulusal akımı birbirlerinden ayırt etmekle yetinmezler. Ulusal kurtuluş hareketleri arasında da ayrım yapmaya özen gösterirler. En azından Komünist Enternasyonal’in İkinci Dünya Kongresi’nden beri burjuva demokratik ulusal akımlar ile ulusal devrimci akımların birbirine karıştırılmamasına özen gösterirler. Oysa bu, o kongrenin başlangıcına kadar Lenin dahil komünistlerin üzerinde durmadığı bir sorundu. Nitekim Lenin ulusal sorun komisyonunun raporunu bizzat sunarken bu konuya parmak bastı:
“(…) Geri kalmış ülkelerde demokratik burjuva hareketi sorununun önemine özellikle parmak basmak isterim. Aramızda bazı görüş ayrılıkları doğuran bir sorundur bu. Komünist Enternasyonal’in ve komünist partilerinin geri kalmış ülkelerde demokratik burjuva hareketi desteklemeleri gerektiğini söylemenin ilke olarak ve teoride doğru olup olmadığını tartıştık. Tartışmalarımız sonunda oy birliğiyle ‘burjuva demokratik’ hareket yerine ulusal devrimci hareketten söz etme kararına vardık. Hiç şüphe yok ki her ulusal hareket ancak bir demokratik burjuva hareketi olabilir. (…)
Bununla birlikte şöyle karşı görüşler ileri sürülmüştür: Burjuva demokratik hareketten söz edersek reformcu hareket ile devrimci hareket arasındaki bütün ayrımı silip atmış oluruz. Oysa o ayrım son zamanlarda geri kalmış ve sömürge ülkelerde ayan beyan ortaya çıkmıştır. Çünkü emperyalist burjuvazi, reformcu hareketi ezilen milletlere de sokmak için elinden geleni yapmaktadır. Sömürücü ülkelerin burjuvazisi ile sömürge ülkelerin burjuvazisi arasında belli bir yakınlaşma olmuştur. Öyle ki, birçok kere belki de çoğunluk hallerde ezilen ülkelerin burjuvazisi bir yandan ulusal hareketi desteklerken öte yandan emperyalist burjuvazi ile tam bir anlaşma içerisindedir. Bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı onunla güç birliği yapmaktadır. Bu, komisyonda tartışma götürmez bir biçimde kanıtlandı ve tek doğru tutumun, bu ayrımı dikkate almak ve ‘ulusal devrimci’ terimini kullanmak olduğu kararlaştırıldı. Bu değişikliğin anlamı şudur: Biz komünistler olarak sömürgelerde burjuva kurtuluş hareketlerini ancak gerçekten devrimci bir ruhla eğitip örgütlememize engel olmadıkları takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz. Bu şartlar yoksa komünistler İkinci Enternasyonal kahramanlarının da saflarında yer aldıkları reformist burjuvazi ile mücadele etmelidirler.”
İşte bu saptamalar komünistlerin hangi ulusal kurtuluş hareketini destekleyip hangilerini desteklemeyeceğinin ölçüsünü ve bu ayrımın gerekçesini ortaya koymaktadır. Apaçıktır ki, bu saptamalar bu nedenle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kayıt ve şarta bağlama konusunda en ufak bir ima dahi içermez.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız bir hak olarak tanıyan komünistler, herhangi bir ulusal kurtuluş hareketini destekleyip desteklemeyeceklerini bazı şartlara göre belirlerler. Bunlar özetle şu koşullardır:
1. Emekçi yığınları örgütleyip silahlandırmak,
2. Diğer ulusal azınlıklar üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmamak,
3. Komünistlerin bağımsız örgütlenmesine ve propaganda yapmasına engel olmamak.
Komünistler sadece ve sadece bu koşulları yerine getiren ulusal devrimci hareketleri desteklerler. Nasıl desteklerler? Bu sorunun cevabı da koşulların içinde mevcuttur:
Komünistlerin ulusal hareketin başını çeken ulusal devrimci akımdan da bağımsız olan örgütlenme ve propaganda faaliyetleri yoluyla,
Emekçi yığınların emperyalizme karşı silahlandırılıp ayaklanmasına destek olarak, hatta öncülük ederek,
Başka ulusal azınlıklar üzerinde hâkimiyet kurulmasına karşı hassasiyet göstererek, yani ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını bütün uluslar için kayıtsız şartsız tanıyarak.
İşte TKP’nin el çabukluğu ile üstünü örtmek istediği ilkesel tutum böyle özetlenebilir. Komünistler kendi bağımsız siyasal çalışmalarının önünü açarak ulusal kurtuluş hareketlerine müdahale etmenin ve bu hareketlerin önderliğini kazanmanın yolunu çizerken, TKP’nin oportünistleri kendi pasif tutumlarının sonucunda ortaya çıkan gerçekliği sosyal şoven tutumlarının ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini rafa kaldırmanın mazereti haline getirme gayretindedirler.
Böylelikle örneğin Çeçenistan’ın bağımsızlığı için mücadele edenler gericidirler; o hâlde Çeçenlerin kendi kaderini tayin etme hakkını “desteklemek doğru ve mümkün değildir”, “Kürtlerin siyasal temsilcisi olma iddiasındaki akım yanlış bir çizgidedir; o hâlde Kürtlerin ayrılma hakkına saygı göstermek gerekmez” ve benzeri oportünist manevraların zemini döşenmiş olmaktadır. Bu ince akıl yürütmelerin dolambaçları arasında birkaç tane basit soruyu sormaya yer kalmadığı da gözden kaçmaktadır:
Peki neden Çeçenlerin bağımsızlık mücadelesini yürütenler komünistler değil de gericilerdir? Neden Kürtler Şeyh Mahmut Berzenci’den beri yüzlerini komünistlere dönmüş oldukları halde, onların özgürlük mücadelesinin başını çekenler hâlâ komünistler değildir? Neden Güney Kürdistan’daki Kürt örgütleri BAAS diktatörlüğüne karşı ABD’nin sunduğu tuzaklı değnekten başka tutunacak dal bulamamaktadır? Neden Kuzey Kürdistan’daki yığınlar, uğruna nice fedakarlıklara katlandıkları özgürlüklerine ulaşmalarına engel olan bir önderliğin peşinden hâlâ ve ısrarla sürüklenmektedir?
Bu soruları sonsuza kadar çoğaltmak zor değildir. Ama hepsinin bir tane yanıtı vardır: Çünkü uğruna savaşılacak Komünist Enternasyonal gibi bir dünya partisi ve altında ölmeye değer bolşeviklerinki gibi bir bayrak çoktan beri yoktur. (…)










