Kürt Baharı Sürüyor
Mitingler gücünü emekçilerin, ezilenlerin seferberliğinden alan hareketlerin barometresidir. Kürtlerin ulusal bayramları Newroz’u dört parçada kutlayışı da böyle bir ölçüt olarak kullanılabilir. “Amerika’ya güvenerek kaybetti”, “yenildi”, “bitti” denilen Kürtler, Newroz’u vatanlarının dört parçasında tören ve mitinglerle coşkuyla kutladı. Onlarca yıllık tablo 2026’da da değişmedi. Newroz bu sene de özgürlüğünü arayanların buluştuğu görkemli bir bayram günü olarak kayda geçti. Kürtlerin yenilgi psikolojisi içinde olduğunu, hayal kırıklığına uğradığını, protestocu bir hatta kaydığını savunanları yalanlarcasına, Newroz mitingleri daha yaygın ve kitleseldi. Hatta farklı parçalarda, farklı mecra ve tempolarda seyreden hareketlerin birbirine daha fazla ses verdiğini söylemek mümkün. Kürdistan’ın sınırlarının dışındaki, özellikle Türkiye’nin metropollerindeki, en çok da İstanbul’daki Newroz mitinglerinde son on yılı aşan bir kalabalık vardı.
2024 ve 2025 yıllarındaki eğilimle uyumlu bu tablo, bir yönüyle, Kürtlerin kazanımlarını, artan güçlerini fark etmeleriyle ve büyüyen ulusal bilinciyle ilişkili şüphesiz. Suriye’de, ulusal egemenlik yolunu açan adımlar atamasalar da, demokratik ve kültürel haklarını genişlettiler. Entegrasyon dayatmalarına karşın, SDG’nin askeri ve siyasi varlığını korumayı başardılar. Daha da önemlisi, önce HTŞ-YPG çarpışmaları, sonra da İran savaşı dört parçanın Kürtleri’ne Ortadoğu’daki güç dengelerinde daha belirleyici olduklarını gösteriyor. Kızışan paylaşım kavgası içinde, gerici bölge devletlerinin büyüyen açmazları ve kirli hesapları aynı zamanda onları birlik olmaya daha fazla zorluyor. Ortadoğu’da kurulu dengeler çözülürken, savaşlar Kürtlerin ulusal bilincini perçinleniyor.
İkinci Çözüm Süreci
Gelgelelim hem Kürdistan’ın kuzeyinde hem de Türkiye’de, Newrozların kitleselliği bir başka etmenle çok daha yakından ilişkili: Çözüm süreci.
Kürtlerin ulusal başkaldırısı en başından itibaren emekçi bir karakterdeydi ama mücadeleleri özellikle 90’lı yıllardan itibaren, Kürdistan’la sınırlı kalmadı. Kendi vatanlarından göçtüklerinde Türkiye’deki sınıf mücadelesinin toparlanmasına da en büyük katkıyı yaptılar. Göçmen Kürt emekçiler Türkiye işçi sınıfının asli bir bileşeni olmakla kalmadılar, onun en politik ve militan bölüğünü oluşturdular. Türkiye’nin en kalabalık işçi mitingleri bu nedenle son otuz senedir 1 Mayıslar değil Newrozlar. O halde Türkiye metropollerindeki eylemlerin vazgeçilmezleri arasına girmiş Newrozları aynı zamanda Türkiye’deki sınıf mücadelesinin barometresi olarak görmek, çözüm sürecinin ona yönelik etkisi üzerinde ise özellikle durmak gerekir. Zira Türkiye’deki Newrozların aynasında yansıyanlar aynı zamanda yaklaşan 1 Mayıs’ın ana hatlarını sunuyor.
Soldaki hakim anlayışa göre ikinci çözüm süreci Kürtler açısından bir teslimiyet süreci. Devlet açısındansa, tıpkı Devlet Bahçeli’nin takdim ettiği gibi, Ortadoğu karışırken iç cepheyi sağlama alma hamlesi. Köz ise, Bahçeli’nin açıklamalarından bir yıl önce, 2023 seçimlerinin ardından yaptığı değerlendirmede, yeni bir Kürt açılımın başlayacağını öngörmüş, bu sürecin Türkiye’nin jeopolitik hamleleriyle değil hakim sınıfın içinde debelendiği rejim kriziyle ilgili olduğunun altını çizmişti. O zaman ifade ettiğimiz gibi, tüm siyasal ve toplumsal sorunların Erdoğan’ın siyasi akıbetinde düğümlendiği Türkiye’de, Cumhur İttifakı’nın birbirine rakip bileşenleri, PKK’nin silahlı varlığından değil, onun ve DEM’in tabanını oluşturan Kürt emekçilerin siyasal eyleminden iki farklı açıdan çekiniyorlar. Birincisi, düz bir parlamenter hesapla bu kesimlerin CHP’yi 2024’te olduğu gibi desteklemesinin önüne geçmek istiyorlar. İkincisi, bu kesimlerin oy kullanmanın ötesine geçtikleri, ve on yıllardır alışageldikleri gibi eylemli hareket ettiklerinde hükûmetin bu gücün karşısında duramayacağını 2013-16 deneyiminden çok iyi biliyorlar. Talihsizlik olarak gördükleri çelişkileri ise, bir ihtimali düşürmeye çalışırken diğerini yükseltmeleridir.
2015 yılında içsavaşı başlatan hükûmet hedef tahtasına o zamanki HDP’yi oturturken, hedeflerinden biri de olası bir emekçi seferberliğinin önünü kesmekti. Ama sekiz yıl boyunca sürdürdüğü bu politika, HDP’nin kendini geriye çektiği koşullarda, onun tabanının seçimlerde CHP’yi giderek daha açıktan desteklemesine, Cumhur İttifakı’nın her seçim daha da gerilemesine yol açtı. İkinci gelişmenin önünü keseyim derken birinci sorunu büyüten Cumhur İttifakı, bugünse DEM’in üzerindeki baskıları bir nebze gevşeterek seçim düzleminde DEM ile CHP’nin arasını açmaya çabalıyor. Bugün artık, Kürtleri yahut DEM’i, 2015’te olduğu gibi hedef gösteren yok. Hatta tersine herkes Kürtlerle ve DEM’le ne kadar yakın ilişki içinde gösterme gayretinde. İmamoğlu’nun çözüm sürecine yaklaşımı, Özgür Özel’in Newroz mitingine yolladığı mesajlar bu bağlamda değerlendirilmeli. İYİP yahut Zafer Partisi dahi çözüm sürecine yekten cephe alan eylemli bir çizgiyi benimseyemiyorlar. Bu yeni yönelim içsavaşın bittiği anlamına gelmese de, içsavaş politikalarının iflası anlamına geliyor. O bakımdan bu süreçte “teslim olan” Cumhur İttifakı, toparlanıp etkinleşense DEM’dir.
Başta İstanbul olmak üzere Newroz’un Türkiye’de ve Kürdistan’ın kuzeyinde kitlesel gerçekleşmesi de esas olarak Cumhur İttifakı’nın çözüm süreci çırpınışlarıyla ortaya çıkan yeni güç dengesiyle ilişkilidir. Süreci ilerletmek için DEM’e ve tabanına yönelik devlet terörünü hafifletmek zorunda kalan hükûmetin aczinin açığa çıkması, DEM’in parlamenter zeminde artan siyasi önemi, Kürt emekçilerinin özgüvenini arttıran, Newroz’un kitlesel geçmesine yol açan en önemli faktör olmuştur.
Büyüyen Açmazlar
Bu durumsa Erdoğan’ın en büyük kabusudur. Zira DEM’in üzerindeki baskıların gevşemesi onun tabanını seçimlerde CHP’den uzaklaştırmamış ama aynı tabanın bu gevşemeyi istismar edecek şekilde harekete geçmesinin önünü açmıştır. Tam da bu nedenle DEM’e yönelik seçici ve sınırlı gevşeme işçi emekçi örgütlerinin üzerindeki baskıyı hafifletmiyor. Newroz öncesi gözaltılar, ESP’yi tasfiyeyi amaçlayan operasyon, sendikacıların tutuklanması sadece söz konusu yumuşamanın kırılganlığını değil aynı zamanda Erdoğan’ın açmazlarını da gözler önüne seriyor. Hükûmetin 1 Mayıs’taki tutumu da onun bu tedirginliğiyle uyumlu olacaktır.
Gelgelelim çözüm süreci DEM’in güçlenmesini sağlasa da, onun açmazlarını da, tıpkı Cumhur İttifakı bileşenlerininkini büyüttüğü gibi büyütüyor. DEM’in bir Kürt partisi yahut Kuzey Kürdistan’ın özerkliği için mücadele eden bir partiye dönüşme imkanı yok çünkü Öcalan, daha ilk açıklamasında, “Kürt sorunu yoktur demokratik Türkiye sorunu vardır.” diyerek bu kapıyı kapattı. Ama DEM’in, “ortak vatan üzerinde” demokratik cumhuriyet mücadelesi vermeye başlaması da sorunu çözmüyor. Zira DEM demokratik Türkiye mücadelesini bağımsız bir zeminde yürüttüğü zaman hükümete karşı eylemli bir şekilde harekete geçmek zorundadır, en geniş demokrasi cephesini örmeyi tercih ettiğinde ise kendini Özgür Özel ve İmamoğlu’nun yörüngesine bulacak. Her iki durum da Erdoğan için kabul edilemezdir. Nitekim 2015’te içsavaş HDP’nin Davutoğlu-CHP koalisyonuna verdiği sessiz destek nedeniyle başlamıştı.
DEM güçleniyor, etkisi artıyor ama aynı zamanda manevra yapma kabiliyeti düşüyor. DEM muhalefet yapamayan bir muhalefet partisine dönüşüyor. Siyasi bakımdan güçlenmesinin siyasi olarak hareket etmemesine bağlı olduğu bile söylenebilir. Bu bakımdan DEM, tarafsız kalmaya, güçlenirken eylemsizlik ve siyasetsizlik cenderesinde sıkışmaya mahkum. Dünyada emperyalistler arası paylaşım kavgası keskinleşir, Türkiye’de rejim krizi derinleşirken hem güçlenmek hem de tarafsızlık politikasını sürdürmek mümkün olmasa gerek.
Siyasetsiz Newroz
Kürdistan’ın kuzeyinde ve Türkiye’de Newroz’lara bu nedenle sadece kitlesel katılım değil, aynı zamanda siyasetsizlik de damgasını vurdu. 2026’da son on yılların en apolitik Newrozları’na tanık olduk. Kürsüde konuşanlar, kitleden sürece güven talep ederken ne demokrasi savaşının rotasını çizdiler ne de herhangi bir demokratik mücadele talebi dahi yükselttiler. Newroz’daki kitleleri yönlendirmek isteyenler bunu politik bir hedefle yapamayınca gündeme haliyle idari bir tedbir olmanın ötesine geçmeyen “kaya gibi irade” hatırlatması damgasını vurdu. Bu siyasetsiz ortamda Newroz’a akan Kürtlere kalan elbette kendi artan özgüvenini halaylarla yahut Kürdistan bayrağıyla ifade etmek oldu.
Kürdistan’ın bağımsızlığını savunan, Türkiye’nin Kürdistan’daki haksız varlığına karşı çıkan bir partinin, kitlesel bir akımın bulunduğu koşullarda herhangi bir eylemde açılan Kürdistan bayraklarını ezen ulus devletine savaş ilanı olarak görmek gerekirdi. Gelgelelim bugün bağımsız, birleşik Kürdistan’ı savunan bir parti yoktur. Dahası kuzeyde, güneyde, batıda Kürtler adına konuşan belli başlı partilerin entegrasyon süreçlerini coşkuyla desteklemektedir. Bu koşullarda Kürdistan bayrağının sallanmasını egemenlik talep eden politik bir eylem olarak değil, kendi kimliğini ifade eden sembolik bir tutum olsa gerekir. Bugünkü koşullarda ise Türkiye metropollerinde Kürdistan bayrağı yükseltmek ise siyasi mücadeleden uzaklığın başlı başına bir göstergesidir.
Yitirilen Mevziler, Elverişli Koşullar
Bugün emekçi hareketi 2007-2015 arasındaki dönemde özellikle DEM’in öncellerinin bağımsız olmasa da tarafsız bir tutum sergilemesiyle kazanılan mevzilere sahip değil. Önce 2015 sonrasında başlayan içsavaşla muhalefet rolünün anlamsızlaşarak yerini bir iktidar boşluğuna bırakması, 2015’ten 2019’a uzanan dönemde HDP’nin başını çektiği kitlesel eylemlerin sembolik eylemlere indirgenmesi ve emekçi kitlelerin yavaş yavaş geri çekilmesi, en nihayetinde 2023 seçimlerine giden süreçte HDP’nin meclisteki rolünü TİP’e bırakarak tamamen CHP çizgisine yedeklenmesiyle bu mevziler kaybedilmiş oldu.
Türkiye’de demokrasi mücadelesinin motor gücü olması gereken Kürt emekçiler, bugün tümüyle siyasi mücadelenin dışına çıkarılmış durumda ve hapsedildikleri siyasetsiz alanda kendilerini ifade etme gayretindeler. Bu durum kuşkusuz 1 Mayıs’ı da, şekillendirecek, Taksim yasağını geçersiz kılmaya yönelik mücadelenin koşullarını da belirleyecektir. 2010 yılında Taksim’in açılmasında belirleyici olan ne Erdoğan’ın referandum hesapları ne de 2007-2009 arasındaki şiddeti ve kitleselliği giderek düşen DİSK merkezli Taksim ısrarıydı. Kapıları açtıran, Erdoğan’ı Taksim’in anahtarını sendikalara vermeye mecbur eden, o dönem muhalefet boşluğunu doldurmaya aday BDP’nin Taksim’e çıkma, 1 Mayıs mitingini örgütleme yönelimiydi. Bugün ise BDP’nin ardılı DEM’in tabanı sınıf mücadelesinin dışına atılmak istenmektedir. Daha da kötüsü sol içinde herhangi bir kesimin de bu tabanı tekrardan siyasi mücadelenin içine çekmeye yönelik bir planı da yoktur. Bu koşullarda ne 2025’te olduğu gibi Saraçhane’den esen rüzgarlar, ne Özgür Özel’in seçim mitingleri ne de şu ya da bu mücadeleci sendikanın girişimi 1 Mayıs’ta politik özgürlükleri kazanmanın kapısını aralayabilir.
Ancak bugün bağımsız bir emekçi hareketinin önünü açabilecek nesnel dinamikler fazlasıyla mevcut. Rejim krizi çözülmedi, daha da derinleşerek devam ediyor. Hükümet başlattığı içsavaşı bitiremedi ama hem yeni anayasa ihtiyacı hem de çözüm süreci şiddeti tereddütlü bir şekilde kullanmasına yol açıyor. Bugün bağımsız birleşik Kürdistan’ı savunan bir parti olmasa da Rojava’daki direniş Kürdistan’ın tüm parçalarında ulusal birlik arzusunu kamçıladı. Tüm bu gelişmelerin emekçilere cesaret ve özgüven aşıladığı aşikar olsa da emekçi hareketi ellerini basıp doğrulabileceği mevzilere sahip değil. Tam da bu sebeple, bugün herhangi bir kısmi kazanım ve bunun sonucunda ortaya çıkan özgüven de, başlayan kitlesel bir eylem dalgası da emekçilerin bağımsız mücadelesinin yükselişiyle değil, kendi içinde sürekli kavga halinde olan burjuvazinin o ya da bu kanadının politik planına yedeklenmesiyle sonlanıyor. 19 Mart sonrası başlayan eylemlerin akıbeti bunun en iyi örneği oldu. Buradan yola çıkarak, geçen sene olduğu gibi bu sene de Türkiye sathındaki 1 Mayıs mitinglerinin çerçevesini ve rotasını CHP’nin çizdiğini görmek için 2 Mayıs gününü beklemeye gerek yoktur.
Devrimci Çıkış
Bu tabloya bakarak, işçiler ve Kürtler diye bölünmüş iki kompartımanı tekrardan birleştirmek için, aynı filmi geri sarararak tekrar oynatmayı, DEM’den 2010’da BDP’nin oynadığı rolü tekrardan oynamasını istemek doğru da mümkün de değildir. Doğru değildir çünkü devrimcilerin görevi kendi dışındaki akımlara, hele de açıktan reformizmin bayraktarlığını yapanlara, akıl fikir önermek, devrimci bir çizgiye geçmeleri için onlara basınç yapmak değildir; komünistlerin hiç değildir. Mümkün de değildir, zira 2026’nın tüm siyasal sorunlarının çözümünün bir iktidar sorununa dönüştüğü, bir içsavaşın yaşandığı dönemin koşulları, iktidarı talep etmeden muhalefet yapmanın mümkün olduğu 2010’ların başındaki dönemin koşullarından farklıdır. Bugünün DEM de bugünkü çizgisine durup dururken değil, o dönemki muhalefet hamlelerinin kendisini soktuğu açmazların sonunda gelmiştir.
Reformizmin, liberalizmin bayraktarlığını yapan akımlar elbette açıktan ortak mücadeleye, eylem birliğine çağrılmalı. Ancak bu çağrının maksadı bu kesimleri ileri çekmek değil, onları teşhir ederek, emekçi hareketi içindeki etkilerini azaltmaktır. Bu tür girişimlerin hariçten gazel okumanın ötesine geçmesi ise öncelikle çağrı sahiplerinin yaptığını söylemesi söylediğini yapmasına bağlıdır. Bağımsız bir sınıf tavrını kendi harekete geçiremeyenlerin başkalarını harekete geçirmesi mümkün değildir. Bu ilk adımın ötesine geçmek için ise söz konusu bağımsız çizgi sahiplerinin bir odak olmayı başarmaları gerekir.
Devrimci bir çıkış, bu çıkışı yaratmak isteyen güçlerin bir araya gelip sorumluluk almasıyla mümkündür. Siyaseti şekillendiren temel kavganın tarafı olmak istemeyen DEM Parti, yahut halihazırda bu kavganın bir tarafının hizmetine girmiş olan sendika konfederasyonları, çıkışsızlıktan muzdarip güçlerdir. Türkiye’deki siyasi kriz, burjuva partileri olduğu gibi, bu güçleri de kilitlemiş durumdadır. Bu güçleri sorumluluk almaya itme hedefli bir çalışma devrimci bir çıkışın koşulu olarak görülemez. Bu yöndeki girişimler her daim burjuva siyasetini işçi sınıfına zerk eden güçlere yedeklenmekle sonuçlanır. Bugün devrimci bir çıkış sadece böyle bir çıkışı mümkün ve zorunlu gören güçlerin bağımsız tutumuna ve eylemine bağlıdır.
Geçen Seneden Bugüne Tablodaki Aykırılık: Taksim Çağrısı
Düzen güçlerinden bağımsız bir eylem hattı bir temenni olarak kalmaya mahkum değildir. Bu doğrultuda atılması gereken ilk adımı somutlamak mümkündür. Bu nedenle CHP’nin çizdiği çerçeveyi reddeden devrimci bir eylem birliğinin zeminini oluşturduğu için İstanbul 1 Mayısı’nın, özelde de 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi’nin üzerinde ayrıca durmalı.
Geçtiğimiz sene 20251 Mayısı’nı değerlendirirken, Taksim çağrısının CHP’nin seçim mitingleri çizgisiyle uyumlu olmadığı ve CHP tarafından da desteklenmediği için genel tablo içerisinde bir istisna olduğunu söylemiştik. Her ne kadar kitle hareketine ve onun CHP ile ilişkisine dair siyasi beklentilerden ötürü son anda ortaya çıkmış da olsa, 1 Mayıs günü Şişli Camii önünde yapılan buluşmanın burjuva muhalefetinin gölgesinde kutlanan 1 Mayıslardan kendisini sembolik bir biçimde ayırt ettiğini gazete sayfalarımızda yazmıştık. Köz’ün arkasında duran komünistlerin de bu sembolik eyleme sembolik bir biçimde olsa da katılması gerektiğini ifade ederek özeleştiri vermiştik.
Geçen sene atılan bu sembolik adım, bu sene 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi’nin oluşturulmasıyla ileri taşındı. İnisiyatifi oluşturan güçler, 1 Mayıs’ı CHP’nin ve yörüngesindeki sendikal bürokrasinin belirlediği sınırlara da, son ana kadar bilinçli bir şekilde yarattığı belirsizliğe de teslim etmemeye kararlı biçimde hareket ediyor. Nisan ayının başında, doktrinerliğe düşmeden tüm sol akımlara ve kitle örgütlerine 1 Mayıs’ı düzen partilerinden bağımsız bir iddiayla Taksim’de örgütleme çağrısında bulundu. Sonrasında bu çağrının gereğini yerine getirerek Taksim’de 1 Mayıs mitingi örgütlemek üzere bir başvuru yaptı. İnisiyatif, Maltepe’de ortak bir 1 Mayıs etkinliği düzenledi; etkinliğin niteliği ve niceliğinden bağımsız olarak, emekçileri ve diğer sol akımları bizzat devrimci güçlerin sorumluluk aldığı Taksim’deki 1 Mayıs’a davet etti.
1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi’nin özgün yönü Taksim’e çağrı yapması değildi. Taksim’de 1 Mayıs kutlanması son yirmi yıldır neredeyse kesintisiz bir biçimde hareketimizin gündeminde. Her seferinde de kimileri bir beyanın ötesine geçmeyen kimileri de cılız ya da kalabalık kadro eylemlerinin ötesine geçmeyen en az bir Taksim çağrısı yapıldı. 2026’daki girişimi öncekilerden ayırt eden, bu sene Taksim’deki zincirin kırılacak olması ya da önceki senelere göre daha geniş bir kesimin barikatları zorlayacak olması değildir. Asıl önemli olan emekçi hareketini toparlamaya aday güçlerin, düzen partilerinden bağımsız bir eylem birliği zeminini sola en geniş çağrıyı yaparak ortaklaşa oluşturabilmesidir. Bu senenin farkı Taksim çağrısında bulunanların düzen güçlerinden bağımsız, buluşma yeri belli bir eylem örgütleme kararlılığıdır. Şikayet etmenin, basınç yapmakla yetinmenin ötesine geçen ilk adımın nasıl somutlanabileceğine bir örnektir Taksim İnisiyatifi. Bu eylemin mekanı, verili güç dengelerinde devrimci kadroların ötesine geçen kesimlerin katılmasını mümkün kılıp kılmadığı, bugün için daha tali ve sonrasında, eylemi örgütleyenler tarafından tartışılması gereken konulardır.
Bu bakımdan, sonucu ne olursa olsun, Taksim İnisiyatifi’nin örgütlediği 1 Mayıs’ın, sadece İstanbul özelinde değil tüm 1 Mayıslar için bir kazanım olduğunu tespit etmek gerekir. Nitekim Türkiye’deki bağımsız, devrimci bir 1 Mayıs’ı örgütleyen, bu anlamıyla 1 Mayıs tablosunda aykırı bir duruş sergileyen tek yer Taksim İnisiyatifi’dir. Bağımsız bir emekçi hareketi için mevziler yaratmak isteyen devrimci güçler elbette bununla yetinmemeli, önümüzdeki dönemde bu kazanımı bir kalkış noktası olarak kullanarak bunu ileriye taşımanın yollarını bulmalıdır.
Güç Birliğimizi Aynı Kararlılıkla 1 Mayıs’a Taşıyoruz
Alınteri ile birlikte 2025 yılının sonuna doğru ilan ettiğimiz güç birliğinde, devrimci bir odağın yaratılması yolunda bir adım attığımızı ifade ettik. O günden bu yana da, yapılması gerekeni eylemli biçimde gösterdik. Ücret sorununu iktidar sorununa bağlayan, şovenizmi ve ekonomizmi karşısına alan bir çerçeve ile asgari ücret kampanyamızı yürüttük. Ardından Rojava’ya dönük saldırıların ancak emekçi seferberliğiyle bertaraf edilebileceğini savunan bir çalışma başlattık. ESP’ye dönük tutuklama saldırılarının hemen ardından, emekçileri ESP’yi savunmaya çağıran bir çalışmayla devrimci dayanışmayı somutladık. Newroz’da, Kürtlerin esaretinin işçilerin esareti olduğunu yalnızca miting alanında değil, miting öncesi çalışmalarımızda da en başa yazdık. Dört ayı aşan bu süre zarfında yürüttüğümüz tüm çalışmalarda, emekçileri kendi dar sorunlarıyla sınırlı kalmayacak şekilde mücadeleye çağıran, bunu yaparken siyasi gerçekleri eğip bükmeksizin açıklayan, devrimci odağı sınıfla buluşturmayı hedefleyen bir hattı takip ettik. Bundan sonra da bunu yapacağız.
Devrimci odağı inşa etmek için yola koyulanların, Türkiye siyasetinin sorunlarına düzen partilerinden bağımsız yanıtlar üretmesi ve bu yanıtları sınıf içindeki çalışmalarıyla somutlaması gerektiğini biliyorduk. Devrimci şiarların ve mücadele taleplerinin ancak devrimcilerin güç birliği içinde yükseldiği takdirde emekçilere ve devrimci mücadelenin yörüngesinde dolanan tüm kesimlere umut ve cesaret verdiğini göstermek niyetiyle yola çıkmıştık. 2026 1 Mayısı’ndaki hareket tarzımızı da güç birliğimiz boyunca ifade ettiğimiz bu kaygı ve hedefler belirledi.
İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da işçi havzalarında, emekçi mahallelerinde, atölyelerde yürüttüğümüz ortak 1 Mayıs çalışmalarımızın temel politik çerçevesini üç ana nokta oluşturdu. Kızışan emperyalistler arası kavgayla uzun bir süredir el ele giden uluslararası bir komünist merkezin eksikliğinin sol içerisinde yarattığı kafa karışıklıklarının damgasını vurduğu bir tabloda, ilk olarak, emekçilerin emperyalistler arası çatışmalarda taraf olmaması ve kendi burjuva devletine karşı sınıf mücadelesini yükseltmesi gerektiğini vurguladık. Bu kavganın en sert cereyan ettiği coğrafyalardan biri olan Ortadoğu’da barışın koşulunun Filistin ve Kürdistan’ın özgürlüğü olduğunun altını çizdik, başkasını ezen ulusun işçilerinin de özgür olamayacağını belirttik. NATO’nun ileri karakolu olan Türkiye’de Temmuz ayında düzenlenecek NATO zirvesine doğru yaklaşırken, ABD üslerinin ancak emekçilerin birleşik mücadelesiyle sökülüp atılabileceğini ifade ettik. İşçileri ekmek, onur ve özgürlük için sınıf mücadelesine ve 1 Mayıs alanlarına çağırdık. Bu devrimci şiarları 1 Mayıs öncesi çalışmalara olduğu kadar 1 Mayıs alanlarına da yansıtacağımıza şüphe yok.
Aynı zamanda, Alınteri ile beraber 1 Mayıs’ta bağımsız bir tutumu tereddütsüz bir şekilde ilan ederek en geniş eylem birliğiyle 1 Mayıs’ı örgütlemeliyiz, dedik. Bunun işçi sınıfına yasaklanan meydanlarda, özelde ise Taksim’de kutlanılmasının anlamlı olduğuna değindik. Nitekim Taksim yasağına karşı düzen güçlerini beklemeden ve onlara yedeklenmeden bir eylem örgütleme iradesini göstermenin, politik özgürlükler mücadelesinin bir kaldıracı olacağının bilincindeydik.
Bu sene, bizim müdahalemizden bağımsız olarak İstanbul’da bu siyasi hat doğrultusunda somut bir hamle yapmak mümkün oldu. Alınteri ile beraber başlattığımız güç birliğinin 1 Mayıs 2026 Taksim İnisiyatifi’ne katılımını da, inisiyatif içerisindeki tutumlarını da bu çerçeve belirledi. Bu bağımsız tutumun ve eylem birliğinin anlam ve önemini emekçilere taşımayı önümüze koyuyoruz.
İleriye Taşınması Gereken Bir Kazanım
Ancak emekçi hareketinin düzen güçlerinden kopma sorunu ne 2026 1 Mayısı’yla ne de Taksim tartışmasıyla sınırlı. Bugün Türkiye’deki bütün illerde 1 Mayıslar DİSK’in öncülüğünde, onun belirlediği kürsüyle ve programla, onun getirdiği siyasi yasaklara boyun eğerek düzenleniyor. İşçi sınıfının gerçek temsilcilerinin 1 Mayısların düzenlenmesinde söz ve sorumluluk sahibi olmasından 1 Mayıs kürsüsünün devrimci siyasete açılmasına, 1 Mayıs öncesinde işçi havzalarına devrimci siyasetin taşınmasından alanlarla havzalar arasında köprülerin kurulmasına bir dizi görev düzene yedeklenmeyi reddeden bu bağımsız hattı tüm Türkiye’ye mal etmeden mümkün olmayacaktır. Bu bağımsız hattı örenler, elbette sendika bürokrasisinin, liberal siyasi akımların etkisindeki işçilere, özellikle de 1 Mayıs’ta ulaşmanın yollarını da bulmalıdırlar. Dolayısıyla, Taksim İnisiyatifi’nin attığı adıma benzer girişimlerin yalnızca İstanbul’da değil, başka illerde yapılmasına dair de adımlar atmak gerekir. 1 Mayıstaki eylem birliğini başka illere taşımak, farklı siyasetlerle ortak hareket etmenin yollarını aramak gerekir.
Kuşkusuz, hedefine devrimci bir odağı yaratmayı koyan bir güç birliğinin parçası olarak, 1 Mayıs’taki çizgimizi sürdürmek için 1 Mayıs’tan sonra da ısrar edeceğiz. Bu eylem birliğinin önemini ve orada bulunma maksadımızı faaliyet yürüttüğümüz alanlardaki emekçilere türlü etkinlik ve araçlarla anlatacağız. 1 Mayıs’ta eylem birliği içinde yer aldığımız tüm güçleri bu doğrultuda birlikte hareket etmeye çağıracağız. Zira önümüzdeki 1 Mayıslarda düzen güçlerinden bağımsız ve sol akımların kadrolarını aşan bir kitlesellikte hareket etmek isteyenlerin politik özgürlükler sorununu emekçilerin gündelik mücadelesinin içinde onlara güven veren bir çalışmaya gündem etmesi gerekir. İlk adım atıldığına göre, bu sebatkar çalışmayı yürütmek için ileri!










