Köz ve Alınteri olarak 1 Mayıs’ın ardından farklı illerde değerlendirme söyleşileri düzenliyoruz. Bunun ilk ayağı İstanbul’da gerçekleşti. Köz Gazetesi bürosunda “1 Mayıs’ın Ardından” başlığı ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide Alınteri ve Köz adına yapılan konuşmalarda dünyadaki siyasal-toplumsal gelişmeler, emperyalistler arasındaki çatışmalar ve Türkiye’deki ekonomik-siyasal tablo bağlamında özelde 1 Mayıs’ın oturduğu zemin genelde sınıf mücadelesinin görünümü ortak bir devrimci bir perspektifle ele alındı.
Köz adına yapılan konuşmada şu vurgular öne çıktı:
Alınteri ve Köz’ün devrimci odak yaratma çağrısının gündem edildiği ocak ayındaki söyleşiden bu yana geçen süreç hem uluslararası hem de Türkiye siyaseti açısından değerlendirildi. Uluslararası düzlemde ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi, İran’a yönelik saldırıları ve Rojava’ya dönük kuşatma girişimleri üzerinden emperyalist paylaşım kavgalarının sürdüğü; ancak emperyalist güçlerin saldırılarının her zaman sonuç alamadığı vurgulandı. Rojava’nın tümüyle tasfiye edilememesi ve İran savaşında ABD’nin istediği sonucu elde edememesi, emperyalistlerin kriz ve sıkışmışlık içinde olduğunun göstergeleri olarak ele alındı.
Türkiye’de ise AKP-MHP iktidarının hem baskıyı hem de “yumuşama/açılım” arayışlarını aynı anda yürüttüğü bir dönemden geçildiği belirtildi. CHP’ye yönelik operasyonlar, sendikacılara dönük gözaltılar ve baskılar bir tarafta dururken; kitlesel Newrozlar, işçi direnişleri ve Doruk Maden işçilerinin kazanımları diğer tarafta emekçi hareketinin tamamen bastırılamadığını gösteren örnekler olarak vurgulandı.
Konuşmada, bu tablo uluslararası ve ulusal açıdan emperyalistler ve uzantıları için işlerin iyi gitmediği, sıkışmışlık yaşandığı bir dönem olarak tarif edilirken, yumuşamayı da şiddeti de bu denklemde ele almak gerektiğine değinildi.
Bu çerçevede devrimciler açısından temel görev “bağımsız sınıf tutumu” olarak tanımlandı. Yani ne emperyalist bloklardan birinin ne de düzen içi muhalefetin yedeğine düşmeden hareket etmek gerektiği öne çıkarıldı. Örneğin İran’a yönelik saldırılara karşı çıkarken İran rejiminin yanında hizalanmamak; AKP’ye karşı olurken CHP’nin parlamentarist çizgisine de eklemlenmemek gerektiği ifade edildi. Ancak bağımsızlığın yalnızca tarafsız kalmak anlamına gelmediği, tersine kendi siyasal hattını aktif biçimde kurmayı ve fırsatları değerlendirecek cesur müdahalelerde bulunmayı gerektirdiği vurgulandı.
2026 1 Mayısı’na gelindiğinde ise önceki yıllardaki rutin ve etkisiz 1 Mayıs anlayışının aşılmaya başlandığı, bağımsız emek hareketi yaratma iddiasındaki güçlerin sendika bürokrasisinden ve CHP çizgisinden ayrışarak kendi inisiyatiflerini geliştirdiği belirtildi. Bu doğrultuda ortaya çıkan “Taksim İnisiyatifi”nin, Taksim’de miting yapma iradesi göstermesi ve farklı kesimleri ortaklaştırması önemli bir eşik olarak değerlendirildi. İzmir’de ise belediye başkanının konuşturulmaması ve bağımsız emek güçlerinin ortak deklarasyon yayımlaması da aynı çizginin örnekleri olarak öne çıkarıldı.
Bu gelişmelerin kendiliğinden değil, bağımsız bir siyasal irade sayesinde ortaya çıktığı özellikle vurgulandı. Nesnel koşulların elverişli olmasının tek başına yeterli olmayacağı; sekter olmayan, emekçileri birleştirmeyi hedefleyen bilinçli bir politik yaklaşımın belirleyici olduğu ifade edildi. Böylece 1 Mayıs’ın yıllardır süren makus talihinin kırıldığı ve emek hareketine moral veren yeni bir çizginin ortaya çıktığı vurgulandı.
Konuşmanın son bölümünde ise önümüzdeki döneme dair görevler sıralandı. NATO zirvesi başta olmak üzere emekçileri bu sürece katarak, onların çalışma alanlarına giderek kararlı bir sınıf çalışmasını yürütmekle 1 Mayıs çalışmalarını ileri taşımak mümkün olacağı belirtildi. Devrimci odak çağrısını konuşmak için de Ocak ayında yaptığımız söyleşide yaptığımız çağrı hatırlatılarak, kalıcı devrimci güç birliği ihtiyacını dile getireceğimizi ve bu yüzden eylem birliklerine dahil olacağımızı, emekçiler içindeki çalışmalarda bunu yapacağımızı, söylemiştik. 1 Mayıs’tan Newroz’a 8 Martlardan asgari ücret kampanyasına tüm tutumlarımız bunların örnekleri olarak sıralandı. Çalışmalarımızın kesişmediği veya kesiştiği tüm yerlerde bu güçbirliği çağrısını yükselttiğimiz belirtildi. Önümüzdeki dönemde 1 Mayıs’ta somutladığımız tutumu NATO eylemlerinde ve daha sonrasında da göstermeye devam edeceğimiz vurgulandı.
Alınteri adına yapılan konuşmada ise şu vurgular öne çıktı:
Ortak bir emek ve çalışmanın olgunlaşan belirli sonuçları, bunun yarattığı coşku ve güvene dayalı bir yoldaşlaşma sürecinin ardından bir araya gelindiği vurgulandı.
Uluslararası planda emperyalistler arası çelişkilerin derinleştiği, ABD’nin saldırgan politikalarının Trump’un deyimiyle korsanca bir nitelik kazandığı, savaşların, güvencesizleştirmenin ve işçi sınıfına dönük saldırıların yoğunlaştığı bir dönemden geçildiği belirtildi. Türkiye gibi ülkelerin emperyalist pazarlıklarda ucuz işgücü, ucuz asker ve askeri üs alanı olarak konumlandırıldığı ifade edilirken, buna rağmen dünya genelinde teslimiyet değil direniş eğilimlerinin de geliştiği vurgulandı. Ancak bu mücadelelerin önündeki temel sorunun “önderlik eksikliği” olduğu söylendi.
Türkiye’ye dair de benzer bir tablo çizildi. Sefalet politikalarının derinleştirildiği, işçi direnişlerinin ortaya çıktığı, Kürt hareketinin yaşadığı dönüşümle birlikte ulusal mücadelenin siyasal yönünün zayıflayıp daha kültürel bir zemine kaydığı ifade edildi. Aynı zamanda hem sistem içi muhalefete hem de devrimci güçlere yönelik baskıların sürdüğü; özellikle ESP operasyonlarının “makbul sol” yaratma çabasının açık bir göstergesi olduğu belirtildi. Tüm bunların düzenin çelişkilerini daha görünür hale getirdiği savunuldu.
Konuşmanın önemli başlıklarından biri, Türkiye solunun uzun yıllardır parlamentarizmin etkisi altında şekillenmiş olmasıydı. CHP’nin ve gene olarak parlamenter alanın, kısacası parlamentarizmin sol üzerindeki hegemonik etkisinin, işçi sınıfının örgütsüzleşmesiyle paralel geliştiği; bunun devrimci kadro anlayışından eylem tarzına kadar geniş bir alana yayıldığı söylendi. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şeyin, 1971-72 kopuşuna benzer bir devrimci kopuş olduğu ifade edildi.
Parlamentarizmden, CHP etkisinden ve sendikal bürokrasiden ayrışmanın, işçi sınıfının öncü kesimlerine güven verecek yeni bir mücadele hattı yaratmak açısından zorunlu olduğu öne çıkarıldı.
Bu anlayış doğrultusunda Alınteri’nin Köz ile birlikte geliştirdiği 1 Mayıs yaklaşımı anlatıldı. Amaçlarının, bağımsız işçi sınıfı tutumunu öne çıkaran birleşik bir hareket yaratmak olduğu belirtildi. Taksim 1 Mayıs’ının örgütlenmesinde de bu perspektifle yer aldıkları; mevcut sol tablodan rahatsız olan ve çıkış arayan kesimleri ortaklaştırmaya çalışan bir inisiyatifin örgütleyicisi ve ısrarcısı oldukları ifade edildi. Pikniklerden çeşitli pratik çalışmalara kadar uzanan süreçte, kitle çalışmasıyla iç içe geçen bir 1 Mayıs örgütlenmesi yürüttükleri anlatıldı.
1 Mayıs günü ortaya çıkan tablonun da bu hazırlığın sonucu olduğu savunuldu. İşçi sınıfının geniş gövdesinin henüz alanlarda olmadığı kabul edilirken, tarihsel olarak oluşmuş öncü birikimin harekete geçirilebilmesinin önemli olduğu belirtildi. Nesnel koşulların elverişli olmasının tek başına yeterli olmadığı; esas belirleyici olanın, değişim arayışı içindeki kesimleri görebilmek ve onları örgütleyebilmek olduğu vurgulandı. Ekonomik ve siyasi baskıların yarattığı toplumsal öfke ve arayışın da 1 Mayıs’a yansıdığı ifade edildi.
Konuşmanın sonunda, “1 Mayıs’ı 2 Mayıs’a bağlamak” fikri öne çıkarıldı. Yani 1 Mayıs’ta ortaya çıkan moral, enerji ve ortaklaşmanın NATO karşıtı mücadeleye, asgari ücret kampanyalarına ve daha sürekli örgütlenmelere taşınması gerektiği savunuldu. Böylece 1 Mayıs’ın sonuçlarının devrim mücadelesinin hizmetine sunulabileceği belirtildi.
Odak olma halinin bu açıdan da bu aylar içinde sergilenen pratikle beraber devrimci güçlerin de çeşitli bölüklerinin gündemine girdiği ifade edildi. Dar grupçu kaygılar ötesinde mücadelenin kolektif ihtiyaçlarıyla hareket edildiğinde, samimi devrimci duygularla bir araya gelindiğinde, bunun siyasi ilkeleri oluştuğunda anlamlı bir sonucun yakalanabileceğini kanıtlayan bir yürüyüş olduğu vurgulandı. 1 Mayıs çalışmamızın bu yönüyle de devrimci güçlerin gündemine girdiğine değinilerek, bunun odaklaşma sürecini büyütecek, diğer güçlerle birleştirecek ve devrimin sorunlarına ortak kafa yorup ortak hareket edeceğimiz motivasyona dönüşmesi dileğiyle konuşma sona erdi.

Sorular ve görüşler ağırlıklı olarak 1 Mayıs’ın son dönemde değişen siyasal atmosferini, Taksim tartışmasının ötesinde bağımsız ve devrimci bir sınıf hattının nasıl kurulabileceğini ve sendikal bürokrasi ile düzen partileri karşısında nasıl bir tutum alınması gerektiğini tartıştı. Ayrıca Newroz ile 1 Mayıs dinamiklerinin birleştirilmesi, Taksim 1 Mayıs İnisiyatifi’nin anlamı, Kadıköy’deki devrimci kortej deneyimi, krizin yarattığı imkanlar ve 71 kopuşuna benzer bir devrimci ayrışmanın bugün nasıl gerçekleşebileceği üzerine sorular yöneltildi.
Alınteri adına sorulara verilen yanıtlarda değinilen noktalar:
71 kopuşuyla bugünkü süreç arasında tarihsel koşullar açısından farklılıklar olsa da reformist ve parlamenter siyasal çizgiye karşı bağımsız devrimci bir hattın gerekliliği bakımından benzerlik bulunduğu ifade edildi. 71’de devrimci önderlerin önce pratik müdahalelerle yeni bir yön açtığı, bunun sonradan örgütsel ve teorik bir bütünlüğe dönüştüğü hatırlatılarak, bugünkü 1 Mayıs tutumunun da aynı ölçekte bir kopuş iddiası taşımadığı, ancak daha bağımsız bir sınıf siyaseti arayışını temsil eden mütevazı bir başlangıç olduğu belirtildi.
Bu yılki 1 Mayıs’ın farklılaşmasının, kitlelerde biriken öfke, düzen siyasetinden ve sendikal bürokrasiden duyulan rahatsızlık ile başka bir mücadele hattı arayışının güçlenmesinden kaynaklandığı vurgulandı. Taksim tartışmasında esas meselenin yalnızca bir alan kazanımı değil, CHP ve sendikal bürokrasinin belirleyiciliğinden çıkmış bağımsız bir işçi sınıfı tutumunun ortaya konulması olduğu ifade edildi. Bu yaklaşımın, farklı siyasal eğilimler arasında tam bir birlikten ziyade, mevcut düzene karşı ortak bir rahatsızlık ve bağımsız eylem ihtiyacında kesiştiği söylendi.
Önümüzdeki dönemde bu biriken enerjinin özellikle NATO karşıtı mücadele gibi başlıklara taşınması gerektiği, emekçi mahallelerinde ve işçi havzalarında anti-emperyalist bir çalışma yürütmenin önem taşıdığı belirtildi. Ayrıca devrimci güçler arasında son dönemde oluşan daha çeşitli ve kalıcı birliklerin, mevcut tarihsel koşulların yarattığı ihtiyaç ve arayışlarla ilişkili olduğu ifade edildi. Son olarak, asıl ihtiyacın dağınık girişimlerden ziyade, sınıf içinde kök salan ve bu kopuş yönelimini örgütsel bir bütünlüğe taşıyabilecek daha kalıcı bir devrimci odak inşası olduğu vurgulandı.
Köz adına verilen yanıtlarda öne çıkan noktalar:
1 Mayıs ve Taksim tartışmasının merkezinde alan meselesinden çok sınıfın bağımsız hareketini kurma sorununun bulunduğu ifade edildi. Taksim İnisiyatifi’nin bu yıl ortaya koyduğu kolektif bir mücadele sonucunda oluşmuş bir mevzi olduğu ve bu nedenle ortak bir kazanım olarak görülmesi gerektiği belirtildi. Kadıköy ve Taksim etrafındaki ayrışmanın ise devrimci–reformist karşıtlık üzerinden değil, tarihsel koşulları ve görevleri farklı okuma biçimlerinden kaynaklandığı, bu yüzden tek bir şablonla açıklanamayacağı söylendi. Elbette kimi zamanlarda böyle bir ayrışmanın yaşanabileceğine de değinerek Gazi Ayaklanması’nın, ’96 1 Mayısı’nın bunun örnekleri olduğunu vurguladı. Ortada komünist bir parti veya devrimci bir odağın olmadığı koşullarda devrimci/reformist ayrımını yapmanın da güçleştiğini ifade etti. Genel anlamıyla şu ya da bu şekilde 71-72 kopuşuna kendini dayandıran devrimcilik kavramının bu coğrafyada kullanımına baktığımızda, düzene parlamenter anlamıyla teslim olmamış akımlar nerede diye bakarsak, tablonun bu tür bölmeye de müsait olmadığını belirtti. Bugünkü 1 Mayıs tablosunda ortaya çıkan temel ayrımın, sol siyasetlerin aldıkları doğru ya da yanlış tutumlarla emekçilerin bağımsız hareketinin önünü açma girişiminde bulunma ya da bu girişimde bulunmama ayrımı olduğunu belirtti.
Taksim meselesinde önemli olanın, her koşulda aynı yöntemi uygulamak değil, somut durumun somut analizine dayanarak sınıfın bağımsız tutumunu güçlendirmek olduğu vurgulandı. Taksim meselesinin farklı dönemlerde farklı anlamlar taşıdığı, bu yüzden tek bir doğru tutumla açıklanamayacağı belirtildi. 1977’den 2025’e kadar çeşitli örnekler verilerek her dönemin kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Bu çerçevede Taksim’in, özellikle İstanbul’da, hem tarihsel bir sembol hem de kitleler açısından meşru bir talep olduğu; ancak bunun nasıl ve hangi güç dengeleriyle örgütleneceğinin belirleyici olduğu ifade edildi. Aynı zamanda devrimci siyasetin sadece ayrışma değil, farklı mücadele güçlerini belli hedeflerde birleştirme kapasitesine de sahip olması gerektiği dile getirildi.
Mevcut devrimci hareketin temel sorunlarından birinin eylem ve taktik farklılıklar üzerinden kendini tanımlama eğilimi olduğu, bunun yerine daha kalıcı ve örgütsel bir bağımsızlık yaratma ihtiyacının öne çıktığı belirtildi. Bu bağlamda, Leninist anlamda bağımsız bir devrimci odağın inşasının esas hedef olması gerektiği; devrimci güçler bağımsız bir odak olabildiklerinde Kadıköy’e de müdahale edebileceklerinin, kendileri ayrı mitinglerini de örgütleyebileceklerinin altı çizildi. Bugün önümüzde duran en acil halkanın o yüzden bu odağı yaratabilmek, bu çağrıyı yükseltebilmek olduğu vurgulandı. Biz bu çağrıyı yükseltenler olarak pratik önerilerimiz ve sorumluluk bilincimizle asıl ihtiyacın bu olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz denilerek konuşma sona erdi.










