“Ekim Devrimi Tartışmaları” başlığı altında düzenlediğimiz panellerin bu yılki İzmir ayağını 9 Kasım Pazar günü Çıra Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdik. “Bir Rehber Olarak Ekim Devrimi” başlığıyla gerçekleşen bu panelde kürsüde Köz ve Alınteri adına konuşmacılar yer aldı.

Panelin başlangıcında işçi sınıfının kurtuluş ve ezilen ulusların özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenler ve kavgada düşen tüm örgütlü devrimciler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Ardından hep birlikte Enternasyonal söylendi. Panele katılan, sınıf mücadelesinin emektarı bir dostumuz Ekim Devrimi’nin yaratıldığı coğrafyadaki emekçileri selamlamak için “Volga, Volga” marşını da söyledi.

Panelde ilk sözü Köz temsilcisi alarak şu görüşleri ifade etti:

“Ekim Devrimi’ni layıkıyla rehber edinen bir siyasal mücadele yürütmek için parlamentarizmle, sınıf işbirlikçiliğiyle, sosyal-şovenizmle ve revizyonizmle hesaplaşmak gerekir.

O yüzden değiştiğini düşünmediğimiz şu tepitleri hatırda tutmak gerekir. Devlet zor aygıtıdır ve zor yoluyla yıkılır. Hiçbir demokratik hakkın güvence altına alınması iktidardan ve iktidar mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Bunun için iktidarı fethetme hedefli bir mücadele yürütülmesi icap eder. İktidarın fethedilmesi ise konspiratif bir darbe vurulmasını gerektirir. Devrimci anlamda konspiratif faaliyet ise gizli bir örgütü şart koşar. Böyle bir örgüt proletaryanın silahlı ayaklanmasını örgütlemeli ve en nihayetinde sovyet iktidarını kurmalıdır. Ekim Devrimi’ni rehber edinmekten, referans almaktan bahsedilidiğinde bu temel saiklerden hareket etmeliyiz.

Bugün 108 sene önceki koşullar geçerli değil diyen pek çok siyasal akım var. Bu noktada Ekim Devrimi’ni yaratan koşulları hatırlamak önemli. Halklar hapishanesi olan bir Çarlık Rusya’dan ve buradaki ezilen ulusların, dünyanın başka köşelerindeki benzerleri gibi isyanları var. Proletaryanın yavaş yavaş öne çıktığını, güç kazandığını görüyoruz. Köylülüğün yoğun biçimde üretimin parçası olduğunu görmek mümkün. Bunların da ötesinde emperyalistler arası paylaşım kavgaları var ve bu kavga emperyalistler arası savaşa dönüşmüş durumda. Tüm bunların karşısında köylülüğün, işçilerin ve ezilen ulusların barış, toprak ve ekmek talepleri var. Bir yandan da bir demokrasi talebi var. Ekim Devrimi’ne ön gelen süreç böyle özetlenebilir. Ve bu şartlarda bu koşulları bir devrimle taçlandırabilen Bolşevik Partisi var.

Bugüne bakıldığında benzeri koşulların hüküm sürdüğünü görmek mümkün. Proletarya ve köylülüğün ortadan kalktığını mı düşüneceğiz? Proletaryanın kitlesi de varlığı da yoğunlaştı. Köylülük de ortadan kalkmadı. Bugün Türkiye’de çoğu kez ekoloji mücadelesi çerçevesinde ele alınan direnişler bile aslında köylülüğün üretim yaptığı tarım arazilerini kaybetmemek için yürüttüğü mücadeleler. Üstelik bu yerel bir olgu da değil, Güney Asya’dan Afrika’ya benzer mücadeleler tam da köylülük ortadan kalkmadığı için yaşanıyor. Hakeza emperyalistler arası paylaşım kavgaları ve savaşlar da bitmek bir yana dursun giderek artan bir tempoda büyüyor. Üstelik bugün böyle bir paylaşım kavgasının kalbi de Ortadoğu’da atıyor. Bugün de ezilen ulusların özgürlük ve bağımsızlık mücadeleleri var. Hatta yanıbaşımızda yaşanıyor. Dolayısı ile Ekim Devrimi’ne ön gelen koşullar ile bugünkü temel dinamikler aynıdır.

Ekim Devrimi bir bakıma II. Enternasyonal çizgisindeki siyasal akım ve görüşlere karşı yürütülen bir siyasal mücadelenin sonucunda doğdu. Bugün de aynı koşullardayız. Bu koşulların benzerliği sadece oportünist akımları alt etmek için değil, doğrudan siyasal nesnel dinamikleri sağlıklı biçimde tespit edip ona göre sorumlulukları yüklenmek açısından da önemli.

Türkiye açısından bakıldığında ise bir devrim için 1917 Rusyası’ndan çok daha elverişli koşulların olduğunu söylemek bile mümkün. Nitekim bu topraklardaki burjuva devletinin tüm payandalarının çürüdüğü bir rejim krizinin ve aynı zamanda yönetmekte zorlanan bir hükümet krizinin ortasındayız. Bunların iç içe geçtiği koşullardayız.

Ekim Devrimi’ni gerçekleştirenler yüzünü Paris Komünü’ne dönmüşlerdi. Onun derslerini çıkarmışlardı. Biz onlardan çok daha şanslıyız, Ekim Devrimi’nin derslerini kuşanma şansına sahibiz. Öncesinde kurulamamış olsa bile Ekim Devrimi’nin derslerini çıkaran ve evrenselleştiren bir dünya komünist partisi kuruldu. Bugün böyle bir merkezden yoksunuz.

Dünyada devrimcilere pusula olabilecek böyle bir merkezin ortadan kaldırıldığı koşullarda dünyada tasfiyeci rüzgarlar çok daha sert bir biçimde esmişken, bizim yaşadığımız topraklar da bu rüzgardan nasibini alsa da devrimci, ihtilalci bir çizgi, devrimci örgüt konusundaki ısrarın da sürdüğü, ortadan kaldırılamadığı bir coğrafyadayız. Bu da bizim bir başka avantajımız.

Bizim bugün bu panelde Alınteri ve Köz olarak buluşmamız da bu avantajlı durumun ürünü. İktidar fethedilmeden hiçbir şey olmaz diyen bizler gibi ve aynı zamanda bizim dışımızda bir dizi siyasal akımın devrimci iddialarla faaliyet yürüttüğü topraklardayız. Kürdistan’ın en büyük parçasını ilhak etmiş, Kürdistan dinamiğini de bir türlü ortadan kaldıramayan bir devletin sınırları içerisinde yaşıyoruz. Dolayısı ile bu topraklardaki devrimci damarın tasfiyecilerin kolay kolay ortadan kaldırması mümkün değil.

Tüm bu olanaklardan faydalanmak için bu toprakların devrim toprağı olduğunu düşünen, ihtilalci bir çizgiyi savunanların sosyal-şoven, tasfiyeci, parlamentarist akımlar karşısında tek bir vücut olarak çıkması gerekir. Komünizm kavgasını yürütebilmek için bu topraklarda devrim davasını güdenlerin buluşabiliyor olması lazım. Köz’ün arkasında duran komünistlerin de derdi bu. Bu çizgiyi politik alanlarda var etmek için de eylemlerde, işçi direnişlerinde, kitle örgütlerinde politik pratik çalışmalarda devrimci bir güçbirliğini yaratmamız lazım.”

Alınteri temsilcisi ise konuşmasında şu görüşlere yer verdi:

“Ekim Devrimi’nin 108. yılında bugün Ekim Devrimi gibi bir devrimin artık mümkün olmadığını, mevcut dünya koşullarında farklı ideolojik yaklaşımların geliştirilmesi gerektiğini savunanlarla karşı karşıyayız. Bir taraftan da emperyalizmin merkezlerinden birinde kendisine demokratik sosyalist diyen bir siyasetçinin New York gibi bir pırıltılı bir kentin belediye başkanı seçildiği gerçeği ile karşı karşıyayız.

Türkiye’de ve dünyada ikili bir durum var. Marksist-leninist temelde bilimsel sosyalizm olarak tanımladığımız, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, kolektif mülkiyete dayalı olarak üretim ilişkilerinin yeniden şekillendirilmesi, devletin proletarya diktatörlüğü olarak yeniden inşası olarak savunduğumuz anlayışın geçerliliğinin kalmadığını savunan tezler aslında bizim revizyonist kamp olarak gördüğümüz blokun yıkılışından beri yıllardır sürekli tekrarlanıyor. Bu tezlerin bugün Kürt Özgürlük Hareketi nezdinde yeniden revize edildiği bir gerçeklik var bir tarafta.

Diğer tarafta ise dünya halklarının emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı yıkım karşısındaki arayışları duruyor. Bu arayışlar ABD gibi emperyalist metropolde bile tüm lekelerine rağmen, özü itibari ile sosyal devlet savunusu olsa bile demokratik sosyalizm etiketiyle propaganda yapılması ve bunun da karşılık bulması sonucunu yaratıyor. Yani dünya halklarının bu konudaki arayışını göstermesi açısından bunun bir önemi var.

Emperyalist kapitalist sistem dünyayı yeniden bir savaşın eşiğine getirdi. Bırakalım dünyayı, uzayı fethetme derdindeler. Hem Türkiye bir doğa talanı yaşıyor hem de dünya bu üretim modelinin doğal sonucu olarak ekolojik yıkım tehdidi ile karşı karşıya. Devasa bir mülksüzleştirme ve işsizlik dalgası yaşanıyor. Neresinden tutsanız aslında sınıf düşmanı ve barbar karakterini görebileceğiniz bir sistem gerçekliği ile karşı karşıyayız. Ve bu sistem krizini geçmişte olduğu gibi yeni modellerle de aşamıyor. Bu krizin aşılamaması bir dünya savaşının çok da uzakta olmadığını da bize gösteriyor.
Bu koşullarda bir devrimin nesnel koşulları elbette herkesin görebileceği kadar gerçek ve görünür hale gelmiş durumda. Ancak biz bu elverişli koşulları güçlü bir sosyalizm alternatifi ile buluşturmakta zayıfız. Duvarların çökmesinden sonra sosyalizmin yaşadığı prestij kaybını nasıl onaracağız, yeni bir sosyalizm propagandasını o arayış içerisindeki kitleler nezdinde nasıl yapacağız, sosyalizmi tekrar bir alternatif haline nasıl getireceğiz? Bunun propaganda ve örgütlenme biçimi nasıl olacak? Bu esaslı sorulara kapsamlı yanıtlar vermemşiz gerekiyor.

Biz Alınteri olarak buna şöyle bir yanıt veriyoruz: Sosyalizmin pretij kazanmasının üç temel ayağı olduğunu düşünüyoruz. İlki; marksizm-leninizmi güçlü bir bilince dönüştürmek. Kapitalizmin neden miadını doldurduğunu ve sosyalizmin neden bir zorunluluk olduğunu göstermek. İkincisi; yaşanan 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin derslerini iyi okumak, bunu da bir devrimci yenilenmeye dönüştürmek. Üçüncüsü; bugün üretimin toplumsallaşmasının geldiği nokta, üretici güçlerin geldiği düzeyin sunduğu imkanlar temelinde daha gelişkin bir toplumsal-sosyalist program üretme imkanı sunuyor. Bugün yapacağımız sosyalizm propagandası bu açıdan 1917’de Rusya’da yapılandan çok daha güçlü nesnel temellere sahip. O korkunç koşullarda devasa zorlukları aşarak hızla geliştirdikleri o toplumsal gerçeklik ve devrimsel adımların çok daha gelişkin olanları bugün atılabilir.
Ancak bugün Türkiye ve Kürdistan’da, aslında yıllar önce reformizmin güncel üretimleri olan işçi sınıfının rolünün kalmadığı, zora dayalı devrim yerine komünlere yerel yönetimlere dayalı, aslında kapitalizmin restore edilmesine çıkacak, bir iktidar fikrinin yerine mevcut kapitalist sistem içerisinde kazanılacak adacıklar temelinde reforme edilmiş kapitalizm temelinde savunular Kürt özgürlük hareketi tarafından savunuluyor. Ve bunun Türkiye cephesinde de epey bir karşılığının olacağını öngörüyoruz.

Bu anlamıyla zora dayalı devrim fikrini terk etmeyen bilimsel sosyalizm fikrinden vazgeçmeyen devrimcilerle biraz önce bahsettiğim kesimler arasındaki ideolojik ayrışmanın da derinleşeceği ve belki de netleşeceği bir dönemde Ekim Devrimi’nin 108. yılını karşılaşamış olduk. Şimdi burada bu durum karşısında sosyalizmin neden bir zorunluluk olduğunu ve bu sosyalizmin ancak zora dayalı bir devrimle gerçekleşebileceğini, bu sosyalizm projesinin çok daha güçlü bir nesnel altyapısının olduğunu anlatabilmek için Marksist-Leninist bir donanım ihtiyacının daha yakıcı hale geldiği bir dönemdeyiz. Tarihsel haklılığımızı gösterecek sayısız örnek de var. Yanı başımızdaki Rojava’dan bile görmek mümkün. Buradaki adacığın insanlığa umut olmasını bile engellemeye çalışan bir abluka söz konusu.

Dolayısı ile tartışmaları bilimsel sosyalizm ile kapitalizmin restore edilmesi anlamına gelen demokratik sosyalizm tartışmaları temelinde yürütmek gerekiyor. Bilimsel sosyalizmin hala çok güçlü bir zemine sahip olduğunun marksist-leninist bir kavrayışla propaganda edilmesinin zorunluluğunun bilincinde olmamız gerekiyor.

İlk tur konuşmaları ardından soru ve görüşlerin alındığı kısıma geçildi. Konuşmacılara yöneltilen çok sayıda sorudan bir kısmı devrimci bir odağın nasıl yaratılacağı sorunu üzerine odaklanmıştı. Yapılan kimi konuşmalarda da Türkiye’de veya dünyada devrimci bir durumun hüküm sürüp sürmediği üzerine görüşler ifade edildi ve bir tartışma yürütüldü. Aynı zamanda Köz temsilcisinin konuşmasına istinaden Çin Devrimi’ni gören bir yerden bir değerlendirme yapılmadığı eleştirisi yapıldı.

Partizan, SMF, Söz ve Eylem okur ve taraftarlarının katıldığı, Ne Yapmalı kitap-dergisinin okurlarının da takip ettiği panelin ikinci tur konuşmalarında Alınteri ve Köz temsilcileri gelen sorular ışığında görüşlerini açtılar.

Gerek katılımcıların gerek dinleyicilerin verimli bulduğu konuşma ve tartışmaların ardından panel sona erdi. Ekim Devrimi’ni rehber edinen ve devrimci iddialara sahip olanların buluştuğu bu tür politik toplantıları genişletip büyüterek örgütlemeye, devrimci bir odağın yaratılması yolunda bu etkinliklerin ve bunu aşan bir faaliyetin devrimcilerin eylemli birliği içerisinde organize edilmesi yönündeki ısrarlı çabalarımızı sürdüreceğiz.

Yolumuz Ekim Devrimi’nin Yoludur!
Lenin’in Partisini Kuracağız!
Yaşasın Devrimci Dayanışma! Yaşasın Komünistlerin Birliği!

İzmir’den Komünistler