2010 yılında kaybettiğimiz yoldaşımız Hasan Coşkun adına düzenlediğimiz panellerin on beşincisini bu sene İşçi Sınıfının Kurtuluşu’yla birlikte örgütledik. Sosyalist Meclisler Federasyonu, Komün ve Alınteri’nin de konuşmacı olduğu, “Suriye’de ve Türkiye’de Savaş ve Barış” başlıklı panelimiz, 29 Haziran Pazar günü, SMF Kadıköy’de gerçekleşti.
Taksim ve Kadıköy’de büroları olan sol siyasetleri ziyaret ederek davet ettiğimiz panelimizde Komün, Köz ve SMF stant açtı. Panelin konusuyla ilgili dört akımın yazılarının yer aldığı dosyalar katılımcılara dağıtıldı. Yaklaşık 70-75 kişinin katıldığı panel hem konuşmacı olan sol akımların hem de katılımcıların canlı tartışmalarına sahne olması açısından olumlu geçti.
Hasan Coşkun yoldaşın siyasi hayatının ve panelin amacının anlatıldığı kısa bir açılış konuşması yapıldı. Enternasyonal marşı ve saygı duruşunun ardından panelistlere söz verildi.
Köz:
Köz konuşmacısı, emperyalist paylaşım kavgasının keskinleşmesi nedeniyle savaş ve barış konusunun devrimcilerin gündemine daha yakıcı bir şekilde girdiğini ancak her yeni siyasi gelişmeye dair tekil, parçalı ve yerel analizlerin yapıldığını ifade ederek söze başladı. Bu sorunları prizmasından geçireceğimiz komünist bir partinin olmadığı koşullarda kendinden menkul analizlerin de günübirlik tutumlar doğurduğunu; bunun ise emperyalizm, emperyalistler arası paylaşım kavgası ve seyri hakkındaki esasa dair belirsizliklerden kaynaklandığını belirtti.
Konuşmacı yoldaş, “Emperyalizm çağı proleter devrimler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağıdır.” tespitinde diğer akımlarla ortaklaşsak da bu tespitin anlamını netleştirmek gerektiğini söyledi. Bu çağın yirminci yüzyıldaki emperyalist paylaşım savaşının ve bağrında doğan muzaffer Ekim Devrimi’nin ürünü olduğunu vurguladı. Emperyalizm çağında dünyanın paylaşılmasının tamamlanmış olduğunu ancak bu durumun ancak savaşla gerçekleşebilecek olan yeniden paylaşım ihtiyacını ortadan kaldırmadığını anlattı.
Ekim Devrimi’nin dünyada devrimlerin yanı sıra ulusal kurtuluş mücadelelerini de tetiklediğini ve onun yarattığı dalganın nerede kırıldığını tespit etmenin bu dalganın tekrar yükselmesini mümkün kılmanın imkanlarını da göstereceğini dile getirdi. Komünist Enternasyonal’in olmadığı bugünün koşullarında devrimci kaygılar taşıyanların ortaklaşabileceği bir programatik prizmanın yaratılması sorunu olduğunu söyledi. Komintern’i aşma iddiasında olanların ise beş başlıktaki sorulara yanıt üretmek zorunda olduğunu ve bunlarda berrak görüşlere sahip olmadan herhangi bir analiz ve tartışmanın da yüzeysel olmaktan kurtulamayacağını açıkladı:
“1) Ekim Devrimi sonrasında dünyadaki ulusal kurtuluş hareketleri ve devrimler nasıl bir seyir izlediler? Hangi aşamada yenilgiye uğradılar? Doğrudan öznesi olanların hangi tutumlarıyla geriye düştüler?
2) Birinci emperyalist paylaşım savaşından farklı bir saflaşmanın olduğu bugün belirleyici olan emperyalist güçler kimler ve bu kavgalar hangi emperyalist güçlerin hangi çatışmaları üzerinden şekilleniyor?
3) Bu tabloda ortaya çıkan devletlerden biri, Ortadoğu’da gericiliğin kalesiolan TC’nin karakteri nedir ve hangi koşullarda kurulmuştur?
4) Bugün Türk devletinin güncel krizi nedir? Uluslararası sistemde Türkiye’nin yeri nedir? Emperyalist zincirin bir üst basamağına zıplamaya hazır bir devlet midir, bağımlı mıdır, yarı sömürge midir? Bu devlette süregiden rejimin niteliği nedir?
5) Tüm bu sorunlar tarihsel değil güncel sorunlar olduğuna göre, bunlara uygun politik tutumlar geliştirilmelidir. Bu panelin konusu olan savaş ve barış meselesinde, TC’nin hüküm sürdüğü topraklarda komünistlerin tutumu nedir? Komünistler bu mücadeleyi nasıl verebilir?”
Yoldaş, konuşmacı akımların devlete ve burjuva partilere karşı tutumlarından dolayı ortak pratikler sergilemenin ve bu konularda tartışmaları da yürütmenin mümkün olduğunu ifade etti. Muhtelif alanlarda ortak tutum ve eylem birliklerinin sadece panelle sınırlı kalmadan yaratılması gerektiğini vurguladı. Bu tartışma başlıklarının hepimizin ihtiyacını hissettiği, bu coğrafyada siyasete, rejim krizine, dünyanın her yanını saran devrimci duruma müdahale etme kapasitesine sahip bir partinin yaratılması için oluşturulmuş bir birlikteliğin programatik çerçevesini hazırlamak için önemli bulduğumuzu söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Sosyalist Meclisler Federasyonu:
İkinci sözü Sosyalist Meclisler Federasyonu aldı. Savaş olgusunun kapitalizmin yarattığı tarihsel, iktisadi ve siyasi koşulların kaçınılmaz sonucu olduğunu Lenin’den alıntılarla vurguladı. Üçüncü dünya savaşının maddi koşullarının giderek olgunlaştığını, bölgesel savaşlar biçiminde cereyan eden bu savaşların ise emperyalist kapitalizmin bugünkü kendi kriziyle bağlantılı olarak dünyayı yeniden paylaşma meselesi olduğunu açıkladı.
Bugün birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarındaki gibi emperyalist kapitalist sermayeyi daha temkinli hareket etmeye zorlayan elzem koşullardan birinin Ekim Devrimi ile birlikte proleter devrimler ve ulusal kurtuluş savaşları çağının başlaması olduğunu söyledi. Savaş ve krizlerin objektif olarak devrimin koşullarını besleyecek öznel ve nesnel koşulları yarattığını, emperyalist kapitalist sistemin ise tarihsel tecrübelerinden bu gerçeği çıkardığını belirtti. Ardından, sermayenin merkezileşmesi ve iç içe geçmesinden ötürü böylesi bir savaşta bir emperyalist bloğun yenilmesinin emperyalist sistemin bütünlüklü kriz ve yenilgisini objektif olarak koşulladığını söyledi. Savaş, barış, demokrasi ve insan hakları kavramlarını sınıflar üstü bir şekilde değil, sınıf mücadelesinin diyalektiği içerisinde ele almak gerektiğini ifade eden SMF konuşmacısı, savaşın sınıfsal karakteri, neye hizmet ettiği, neyi ilerletip gerilettiğine ve esasen de ona hangi sınıfın damgasını vurduğuna baktıklarını belirtti.
SMF temsilcisi, enternasyonal anlamda marksist hareketin ideolojik krizde olduğunu, bunun yarattığı sancıları ve önemli sonuçları hepimizin yaşadığını anlattı. Bu krizin niteliksel olarak da bir gerilemeyi getirdiğini, toplumsal siyasal olaylarda devrimci bir tutum gösterme bahsinde oportünizme düşen, eklektik sonuçlar doğurduğunu vurguladı. 60’lardan 90’lara kadar olan süreçte anti-emperyalist, anti-kapitalist net bir çizginin olduğunu ancak bugün herkesi etkileyen bir aşınma yaşandığını söyledi.
Komün:
Ardından söz alan Komün konuşmacısı, bugünkü çağın tahlili konusunda Köz konuşmacısına katılmadığını, yaşadığımız çağı emperyalizm ve proleter devrimler çağı olarak tanımlayamayacağımızı söyledi. 89-91 ve sonrasındaki dönemin proleter devrimler için bir yıkım süreci olduğunu, bugün kısa vadede proleter devrimleri öngöremediklerini, dolayısıyla ezberci şekilde geçen yüzyıldaki tahlilleri tekrarlamanın sonuçsuz kalacağını ifade etti. Dünyanın üçte birinde yaratılan sosyalizmin yıkıldığını göz önünde tutarak yaşamdaki değişimi görmenin gerçekçi devrimci bir çıkış yaratabilmek için şart olduğunu vurguladı. Başka şeyleri değerlendirebilmek için önce bu yıkımın sebeplerini ortak değerlendirmek gerektiğini, bu konuda daha ayrı paneller yapabileceğimizi ve bu tartışmaların devrimcilerin teorik ve programatik birliğine hizmet edeceğini söyledi.
Sosyalizmin yıkım sürecinden sonra Türkiye ve Ortadoğu’da neler olduğunu anlatan Komün temsilcisi, dünya emperyalist kapitalist sisteminin ekonomik işleyişinin devam etmesi için buradaki enerji yakıtlarının vazgeçilmezliğine ve bölgeyi kontrol edebilmek için 1948’de İsrail’in kurulmasına değindi. Sovyetlerin dağılmasının ardından sınıf çatışmasının bittiğini ve tarihin sonunu geldiğini söyleyen ve birbirini tamamlayan iki yorumun ortaya çıktığını, aynı dönemde medeniyetler arası ittifak politikasının da geliştiğini anlattı. 2008’deki finans kriziyle ABD’nin ve dünyanın tam bir çöküşle karşı karşıya kaldığını ve sermayenin dış ve iç gaspa yöneldiğini söyledi.
Komün konuşmacısı, bir yandan dünyanın jandarması olmayı reddeden, savaşmayacağını söyleyen ve askeri harcamalardan kaçınmaya çalışan Trump’ın diğer yandan ise Amerika’nın yirminci yüzyıldaki politikasını devam ettiren Biden’ın ciddi bir çatışma içerisinde olduğunu anlattı. ABD’de egemen sınıfın ortadan yarıldığını, ciddi bir içsavaşın olduğunu söyleyerek Ortadoğu’da da şiddetli savaşların devam edeceğini söyledi.

İşçi Sınıfının Kurtuluşu:
İşçi Sınıfının Kurtuluşu ise konuşmasında Cengiz Çandar’ın “Türkiye’yi büyütme” projesiyle 90’lardaki İmralı savunmasını kıyaslayarak başladı. Bugün değişen tek şeyin kültürel taleplerin de artık aşırı milliyetçi savruluşun zorunlu sonuçları olarak nitelendirilmesi olduğunu belirtilerek bırakıldığını belirtti. Böylelikle Kürt sorununda hiçbir reform yapmak istemeyen TC’nin elinin rahatlatıldığını vurguladı. Kim tarafından dile getirildiğinden bağımsız olarak bu projenin Türk tekelci burjuvazinin emperyalist barış projesi olduğunu, halkların demokratik özlemlerini yerine getiren onurlu bir barış olmadığını ifade etti. Savaşın siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesi olduğunu vurgulayan konuşmacı, emperyalist savaş içsavaşa dönüştürülmediği ve devrimci yoldan hakim sınıf yıkılmadığı sürece çıkacak barışın da emperyalist barış olacağını anlattı. TC’nin kuruluşundan itibaren Kürdistan’a karşı emperyalist bir politika izlediğini açıklayan İşçi Sınıfının Kurtuluşu, Lenin’in birinci emperyalist paylaşım savaşı için söylediği sözlerin bugün de hala geçerli olduğunun altını çizdi.
Alınteri:
İlk turda son sözü Alınteri aldı. Bugün yaşananların emperyalist kapitalist sistemin uzun süredir aşamadığı, 2008’de açığa çıkan ve aralıklarla patlak veren kapsamlı ideolojik, siyasal, kültürel, örgütsel ve ekonomik krizin yansıması olduğunu anlattı. Bunun 70’lerde inşa edilmeye başlanılan neoliberal politikaların krizi olduğunu, emperyalist kapitalist sistemin fiziki sınırlarına dayandığını söyledi. Emperyalist güçler arasında dünyayı yeniden paylaşıp yeni bir işbölümü ve bütünlüklü sistem oluşturma kabiliyetinin kaybedildiğini dile getirdi.
Alınteri konuşmacısı, dünya halkları ve emekçileri teslim olmamış olsa da bugün Ekim Devrimi’ne götüren proleter devrimler çağı dönemine benzer güçlü işçi emekçi mücadelelerinin söz konusu olmadığını belirtti. Zaman zaman patlak veren kalkışmaların güçlü önderliklerle buluşamadığından ve siyasi olarak o hedefle buluşturacak öncü güçlerin zayıflığından dolayı sistemler tarafından özümsendiğini vurguladı.
Emperyalist sistemin yapısal krizinin emperyalist güçler arasındaki bir çelişki olarak da kendisini ifade ettiğini anlatan konuşmacı, Çin’in ABD’ye kıyasla zayıf da olsa ekonomik araçlarla yayılmacı eğilimde olduğunu anlattı. SSCB’nin yıkılmasından sonra dağılacağı düşünülen Rusya’nın da giderek güçlendiğinden bahsetti. Belirleyici hegemon güç olmayı sürdüren ABD’nin zayıflamasının emperyalistler arası rekabeti giderek kızıştırdığını açıkladı. Ortadoğu’da emperyalist rekabetin ihtiyaçları temelinde haritaların yeniden çizilmesi önünde engellerin olduğunu, 7 Ekim’den sonra başlayan süreçte bu engellerin kaldırılmasını hızlandırdıklarını anlatan Alınteri konuşmacısı, Suriye’de de ABD-İngiltere ortaklığıyla, Türkiye ve Körfez ülkelerinin de dolaylı/dolaysız desteklesiyle HTŞ’nin getirildiğini açıkladı. Sıranın anti-emperyalist veya ilerici bir güç olduğu için değil ABD ve emperyalist sistemin yayılmacı çıkarlarının önüne engeller koyduğu için İran’a geldiğini ifade etti. İran savaşından sonra yayılmacı hayallerini törpülemiş, Kürt sorununu artık kendisine engel olmayacak tarzda belirli bir çözüme kavuşturmuş, bölgede istikrar unsuru haline gelebilecek Türkiye, İsrail ve Körfez ülkeleri ekseninde bir Ortadoğu tahayyülü gerçeğinin yeniden ortaya çıktığını vurguladı.
İlk tur konuşmaların ardından birçok katılımcı soru ve görüşlerini ifade etti, canlı bir soru-görüş bölümü oldu. Verilen aradan sonra etkinlik konuşmacıların tekrar söz almasıyla devam etti.

Komün:
İkinci turda ilk sözü Komün alarak Türkiye’de öncü devrimci partinin yaratılmasıyla savaş-barış meselesinin geniş ve farklı konular olduğunu belirtti. Sermayenin normal yollardan kendini büyütemediğinde gaspa yöneldiğini, günümüzdeki savaşın da maddi zeminin bu olduğunu, evrensel çapta savaş gidişatının derinleşeceğini anlattı. Konuşmacı, Amerika’daki Trump’ın savaştan kaçınan, ekonomik üstünlüğü arttırmaya çalışan politikasıyla savaşçı Biden politikasının çatıştığını açıkladı.
Sovyet yüzyılını kaybettiğimizden dolayı bugüne “proleter devrimler çağı” diyemeyeceğimizi, bu sebeple çıkış için kafa patlatmamız gerektiğini vurgulayan Komün, bugünkü işimizin daha zor olduğunu zira insanların nedenlerini irdelemeden sosyalizmi yıkılmış olarak gördüklerini belirtti.
Konuşmacı, Osmanlı’nın kapitalistleşen askeri-feodal bir emperyalist olduğunu ve Türkiye’nin de emperyalist bir zemine sahip olduğunu ifade etti. Bu sürecin Kürt meselesiyle bağı olduğunu belirten konuşmacı, Öcalan’ın çağrısında Lozan öncesi Osmanlı Kürdistanı’na dönme isteğini gördüğünü söyledi ve Lozan öncesi Osmanlı ve Kürdistan’ın durumunu özetledi. Öcalan’ın 95’ten beri “Kürt meselesini çözen Türkiye büyür, çözemeyen küçülür” politikasını izlediğini, Rojava’nın Türkiye tarafından tanınması, Irak Kürt Bölgesi ile ekonomik entegrasyon vb. gelişmelerle yakınlaşması, her iki bölgenin de Türkiye’yle sınırların belirsizleştiği bir konfederal ilişki içine girme amacı olduğunu anlattı. Bunun Kürt sorununu çözemeyeceğini söyleyen Komün konuşmacısı, ulusal sorunun çözümünün ulusun kendi kaderini özgürce tayin etme hakkına kavuşması olduğunu ve işgalci devlet işgal ettiği topraklardan ordusunu çektiğinde o halkın ancak o zaman birlikte yaşama, bağımsızlık veya federasyona karar verebileceğini vurguladı.
Komün, demokratikleşmenin hiçbir zaman ulusal sorunu çözemeyeceğinin ve Türkiye’de ulusal sorunun devrimci bir sorun olduğunun altını çizdi. Demokratikleşme sürecinde atılacak her adımın Kürt meselesinin devrimsiz çözülemeyeceğini göstereceği ve arayışları arttıracağı için desteklenmesi gerektiğini ekledi. Öcalan’ın marksizmden başka bir paradigma savunduğunu, kendilerinin ise marksizmi savundukları için eski paradigmacı olduklarını söyledi.
Alınteri:
Alınteri konuşmacısı, sorulara binaen Çin’in askeri gücünü kullanmak yerine daha çok ekonomik yayılmacılığını ve nadir elementler tekelini kullandığını, ABD gibi siyasi, askeri ve ekonomik anlamda tarihsel bir birikimi temsil eden emperyalist güçle rekabet edebilecek bir emperyalist güç olmadığını anlattı.
Parti meselesinde ise “devrimi ve partiyi birlikte örgütleme” yaklaşımıyla hareket ettiklerini söyledi. SSCB ve geçmiş devrim modellerini irdelerken parti modellerini ve sonuçlarını da bu yüzyıldaki gelişmelerle birlikte incelediklerini belirtti. Bu yüzyılın parti modeli tartışmalarında, ilkelerle çatışmadığı sürece farklı eğilimlerin de parti içerisinde kendisini ifade edebilecek mekanizmalar yaratabileceğini savunduklarını açıkladı. Günümüzde komünistlerin böyle bir gücü ve odağı oluşturmasını önemsediklerini, bunun çeşitli araç ve biçimlerinin somut olarak nasıl yaratılacağını mücadelenin gelişim süreci ve devrimci güçlerin işçiler içindeki gücünün belirleyeceğini dile getirdi. Emperyalist metropollerde de artık kırıntıların dağıtılamadığı, faşistleşme eğiliminin arttığı, dünya savaşı tartışmasının yaşandığı bir dönemde devrimcilerin bu saldırı dalgasına karşı bu yüzyılın kitleler içerisindeki ayaklanmalar dinamiğini örgütleyecek odaklar yaratması gerektiğini savunduklarını vurguladı. Konuşmacı, birleşik mücadelenin çeşitli biçimleri içerisinde yer alarak bu arayışlarını pratikleştirmeye çalıştıklarını ama Türkiye devrimci hareketinin kendisini güvenini kitleler içinde kökleşmesiyle kazanabileceğini gördüklerini, aksi takdirde dar grupçu reflekslerin devreye girdiğini belirtti.
ABD’nin Ortadoğu’nun yeniden haritalandıracağı bir sistem içinde Türkiye’nin ve İsrail’in yeri olduğu bir projenin olduğunu söyleyen konuşmacı, Türkiye’nin özellikle Kürt bölgelerindeki yayılmacı hayalleriyle ABD ile de yer yer çeliştiğini anlattı. Türkiye’nin Kürt sorununu kendi istediği sınırlar içinde sisteme entegre etme yönelimine girdiğini vurguladı. Öcalan’ın yeni paradigmasındaki Türkiye’ye bölgesel güç olma karşılığında Kürdistan’da da belediyeler üzerinden demokratik konfederalizm projesinin somut bir karşılığı olmayacağını dile getirdi. Modern bir Kürt isyanı olan PKK’nin geldiği noktada bu sınırlar içinde daha ilerisinin devrime kalmış olduğunu gördüklerini ancak bu durumun ortaya çıkışının 12 Eylül sonrası Türkiye’deki işçi emekçi hareketinin toplumsal zayıflığıyla da ilgili olduğunu söyledi.
İşçi Sınıfının Kurtuluşu:
Dört parçada soykırım tehdidinde olan Kürt halkının objektif olarak silah bırakmasının koşulları olduğunu düşünmediklerini söyleyen İşçi Sınıfının Kurtuluşu, tüm işçilerin emekçilerin silahlanmasıyla ancak gerçek barışın gelebileceğini ifade etti.
Türkiye’nin bölgesel emperyalist bir güç olmak üzere geçiş aşamasında olduğunu ancak bu sürecin garanti olmadığını belirtti. Sorulara cevaben hem dünyada hem Türkiye’de gelişmiş bir devrimci durum ve devletin krizde olduğunu düşünmediklerini vurguladı.
Üçüncü dünya savaşına doğru giden süreçte olduğumuzu, savaşların bundan bağımsız ele alınamayacağını söyleyen konuşmacı, Birinci Dünya Savaşı öncesine benzer koşullarda olduğumuzu ve Lenin’in emperyalist savaşın devrimci içsavaşa dönüştürülmesi taktiğinin de geçerli olduğunu vurguladı. Savaş konusundaki tutumların kimi uluslararası girişimlerde de kopuşlar yarattığını özetledi. Bağımsız bir politika izlenememesini zayıflıkla açıklamanın bir bahane olduğunu ve bu tutumun belirli bir emperyalist bloğu desteklemeye vardığını açıkladı. “Ne yapmalı?” sorusuna yeni komünist enternasyonal kurmaya yönelik Lenin’in verdiği cevabı aktaran konuşmacı, emperyalizm çağında olduğumuzu ve proleter devrimler ve ulusal kurtuluş mücadelelerin güncel olduğunu vurguladı.
Sosyalist Meclisler Federasyonu:
SMF konuşmacısı, bizden bağımsız cereyan eden nesnel gelişmeleri devrimci bir perspektiften değerlendirerek ortak tutum geliştirmenin önemine vurgu yaptı. Yeni bir emperyalist savaşın merkezileştiği yerin Ortadoğu olduğunu söyleyerek bu sürecin sadece Türk egemenliğinin de Kürt ulusal hareketinin de öznel müdahaleleriyle okunamayacağını belirtti.
İşgalci, yayılmacı, hegemonyacı eğiliminin Türk egemenlik sisteminin karakteri olduğunu, her tarihsel kesitte bunu değişik biçimlerde ortaya koyduğunu, bugün de nesnel zemininin daha arttığını, Kürdistan’da bunun açık şekilde gözüktüğünü söyledi.
Geçmiş devrimler sürecini de kendi tarihselliği içinde değerlendirmek gerektiğini söyleyen SMF konuşmacısı, Ekim Devrimi’ni de, marksizmin en ileri temsili olan Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni de kaba, mekanik, reçeteci bir perspektifle bugün savunamayacağımızı vurguladı. Devrimleri, örgütleri, enternasyonalleri de bugünün ortaya çıkan tarihsel, iktisadi, siyasi gerçekliği içinde ele almak gerektiğini, marksizmin diyalektiğinin de bu anlama geldiğini ekledi.
Kürt ulusal hareketinin geldiği noktayı yalnızca sonuçlarıyla ve kendi devrimci sorumluluklarımızın üzerinden atlayarak ele almanın yanlış olduğunu söyleyen SMF konuşmacısı, Öcalan tarafından tarif edilen projenin özünün burjuva sosyalizmi ve bir tasfiye süreci olduğunu anlattı. Marksistlerin zayıflığından dolayı da burjuva sosyalizminin hegemonya kurduğunu ve bunun esasen bizim sorunumuz olduğunu ifade etti. Yöntemsel olarak da bu sürecin demokratik ve şeffaf bir zeminde ilerlemediğini vurguladı. Bir ulusal hareketin niteliği ve yönünü belirleyen temel şeyin güç dengeleri olduğunu belirten konuşmacı, uluslararası bir sosyalist merkezin olmadığında böyle savrulmaların olabileceğini ifade etti. Devrimci komünist hareketin tasfiyeyi yaşadığı bir dönemde ulusal hareketten bir şey de bekleyemeyeceğimizi vurguladı.
Bizim kapitalizmden daha fazla kriz içinde olduğumuzu anlatan SMF konuşmacısı, bunun öznel ve nesnel sebeplerini tarif edip yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap olabilecek bir siyasal konumlanmanın gerekliliğini açıkladı. Toplumsal muhalefeti örgütleyecek, kitleleri demokratik ve ekonomik taleplerde birleştirecek asgari programı yaratmak gibi somut görevlerle karşı karşıya olduğumuzu söyledi. Hepimizin yapması gereken şeyin kaba mekanik bir örgütlenme anlayışına saplanmak değil; sosyalizmin maddi zeminini yaratmak, kitleleri burjuva blokların etkisinden uzaklaştırmak, en geniş buluşabileceğimiz zemini yaratmak olduğunu söyledi ve bu zemin yaratıldıktan sonra devrimci müdahaleyi yapacak olanların da ortaya çıkacağını vurguladı.

Köz:
Köz konuşmacısı, “Paylaşım tamamlandı” tespitini Emperyalizm broşüründe Lenin’in yaptığını ancak bu tespitin nihayete erme anlamına gelmediğini, yeniden paylaşıma işaret ettiğini açıklayarak söze başladı. Tekellerin ve devletlerin gelişiminin eşitsiz olduğunu, emperyalizm çağında paylaşımın tamamlanmasının yeniden paylaşımın büyüyeceğine ve ancak bir sonraki kavgaya kadar yeni bir düzenin kurulması ve bir savaşın gerektiği anlamına geldiğini anlattı.
“Emperyalizm çağı, ulusal kurtuluş mücadeleleri ve proleter devrimler çağıdır” tespitinin proleterlere moral olsun diye söylenmiş olmadığını belirten konuşmacı, emperyalistlerin yeniden paylaşım ihtiyacının savaşı gerektirdiğini; savaşın ise emperyalistlerin milyonlarca emekçiyi silahlandırması anlamına geldiğini, daha önce “istikrar” diye tarif edilen şartların ortadan kalktığı kendi aralarındaki bu dövüşün proleter devrimler için elverişli nesnel koşullar yarattığını vurguladı. Ekim Devrimi, başarısız Alman Devrimi, Çin Devrimi ve hatta Rojava Devrimi’nin de bu koşullarda ortaya çıktığını söyledi.
ABD’nin kendi krizlerinden kaynaklı olarak Obama’dan Trump’a, Biden parantezini dışarıda bırakırsak, Ortadoğu’da askeri gücü çekmeye yönelik barış çağrılarında bulunsa da Ortadoğu’daki savaşların gösterdiği gibi bunu başaramadığını açıkladı. Bugün de ABD’nin hegemonyasının zayıfladığına yönelik hurafelerin aksine, ancak bu hiyerarşinin değişmesi, yeni bir düzenin kurulması için sadece bölgesel değil dünya çapında emperyalistler arasında topyekun bir savaşa ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.
Bu tespitin aynı zamanda yirminci yüzyıl boyunca Ekim Devrimi’nin etkisiyle bir dizi ulusal devrimler ve devrim girişleri etkisiyle devletlerin kurulup yıkıldığını, hala bu sınırlar içerisinde bir dünyada yaşadığımızı anlattı.
Önce Komünist Enternasyonal’in olmadığı koşullarda olduğumuzu ve onun eksikliğini hissettiğimizi bilince çıkartmamız gerektiğini, böyle bir siyasi otorite yokken de yaptığımız analizlerin bu tabloyu değiştirmek için Komünist Enternasyonal’i aşacak bir aygıta ihtiyacımız olduğunu vurguladı. Türkiye’de güçlü olan parlamenter reformist solun dünyada ve ülkedeki bu sorunlara devrimci yanıtlar üretmesinin mümkün olmayacağını belirtti. Dolayısıyla, yanıbaşımızda gelişen meseleleri hakkıyla ele almamız için önce önceliklerimizi belirlememiz gerektiğini ve Türkiye’de ve Kürdistan’da devrimci bir partiyi ve uluslararası bir merkezi konuşmamız gerektiğini vurguladı. Köz olarak bu yüzden kimsenin reddetmediği Komintern’in ilk dört kongre tezlerini, bunu aşacak bir programın yaratılması konusundaki tartışmaların bir kalkış noktası olarak ele alabileceğimizi savunduğumuzu anlattı. Başta sıralanan sorulara devrimci bir partinin programının oluşmasına veri sağlayacak şekilde tartışmak gerektiğini dile getirdi.
ABD’nin 2001’den beri süregelen girişimlerinin başarısızlığına da değinen yoldaş, dört parçadaki Kürtleri bu mevcut devletlerin başkentlerine çeşitli demokratikleşme projeleriyle yamamaya çalıştığını ve bunların nafile ve başarısız olacağını vurguladı. Lenin’in emperyalizm tespitinin dünyada emperyalizmden bağımsız, mazlum bir burjuva devletin de olmayacağı anlamına geldiğini söyleyen yoldaş, bunun üzerinden atlayanların soyut bir şekilde “direnen halklar” gibi kavramlardan ve bunun da emperyalistler arası kavganın taraflarından birinin yanında yer almakla sonuçlanacağını belirtti. Benzer koşullarda Bolşeviklerin yaptığının mevcut emperyalist ittifaklara yedeklenmeksizin “asıl düşman kendi yurdunda” diyerek fırsata çevirdiklerini hatırlattı. Bu gelişmelere devrimcilerin bağımsız bir hatta müdahale etmek için hem Türkiye’de hem Kürdistan’da hem dünyada bir parti yaratmak gerektiğini vurguladı. Bugün tüm sol akımların çok daha elverişli koşullar varken yetersiz ve etkisiz olmaktan şikayetçi olduğunu, özellikle bugünkü panelin konusu olan savaş meselesinde parti meselesini konuşmanın önemini ifade etti. Köz adına konuşan yoldaş, devrimcilerin bugün Türkiye’deki siyasi sorunlara ilişkin “Barış ve demokrasi için tek yol devrim!” hattını öne çıkarması gerektiğini vurguladı. Gündemde olan anayasa tartışmalarına burjuva partilere yüz vermeyenlerin ortak tutum geliştirebilecek olan sol akımların “Tüm siyasi tutsaklara özgürlük olmadan bu iş olmaz, bu da zindanlar yıkılmadan gerçekleştirilemez” ve 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde “Savaşa karşı sınıf savaşı! Asıl düşman kendi yurdunda!”, rejim krizinde olan hükümete karşı “İmamoğlu’na destek vererek Erdoğan’ı gönderemeyiz!” çizgisinde emekçiler arasında ortak bağımsız eylem birlikleri geliştirebileceğimizi önererek bu doğrultuda elimizdeki tüm imkanları seferber etmeye hazır olduğumuzu söyledi. Konuşmacılara katıldıkları için teşekkür ederek konuşmasını sonlandırdı.
Bu topraklarda yitirdiğimiz on binlerce devrimciden biri olan Hasan Coşkun yoldaşımızı anmak için siyasi bir paneli İşçi Sınıfının Kurtuluşu’yla birlikte örgütlemiş olmaktan memnuniyet duyuyoruz. Etkinliğimize üç akımın katılarak siyasi görüşlerini ifade etmesinden de. Yoldaşın da konuşmasının sonunda vurguladığı gibi, asıl düşmanın kendi yurdunda olduğunu, barışın ve demokrasinin ancak devrimle geleceğini söyleyenlerin bağımsız bir eylem birliğini oluşturmaları için Köz’ün arkasında duran komünistler olarak adım atmaktan geri durmayacağımızı yineliyoruz.
İstanbul’dan Komünistler










