Köz’ü temsilen “Dersim Yaşamdır; Doğama, İrademe, Dilime, İnancıma Dokunma” başlığıyla bu sene yirmi üçüncüsü düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne katıldık.
Son otuz yıldır Türkiye’de yapılan festivaller solun güçlü olduğu alanlarda emekçileri hareket ettirmenin ve kendini göstermenin bir aracı oldu. Emekçilerin kendi kendilerine yaptıkları değil bizzat devrimci iddialara sahip akımların örgütlediği bu festivaller, başka illerde, ilçelerde, mahallelerde de olsa tam da bu sebeple üç aşağı beş yukarı aynı format ve içerikte gerçekleşiyor. Biz de çalışma yürüttüğümüz varoşlarda ilişkilerimizi koruma ve sürdürme çabasının bir parçası olarak bu festivallerin örgütleyici olsak da dışımızdaki festivallere bugüne kadar sınırlı sayıda katıldık. Geçmişte Türkiye dışında gerçekleşen uluslararası festivallere de katıldığımız olmuştu. Yurt dışındaki bu festivallere katılma amacımız elbette o coğrafyada örgütlenmek değil, uluslararası bağlar kurmak ve Köz’ü o ülkelerde mücadele eden sol akımlara tanıtmaktı.
Kürdistan’da düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin ise örneğin hem 1 Mayıs Mahallesi’ndeki hem de Fransa’daki festivalden ayırt edici bir yönü olduğunu söylemek gerekir. Çünkü Munzur Festivali sadece Türkiye dışında değil aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilhak ve işgal ettiği bir coğrafyada gerçekleşiyor. Bu sebeple elbette Köz kimliğiyle orada örgütlenme ve siyasi bir faaliyeti başlatmak kendi amaç ve yöntemlerimizle çelişirdi. Böyle bir amacı elbette taşımıyorduk. Fakat Dersim’de düzenlenen bu festivalin yurtdışındaki diğer festivallerden ayrı ve birincisiyle bağlantılı başka bir yönü daha var: Festival Kürdistan’da gerçekleşse de festivalin örgütleyicileri, bileşimi ve katılımcıları esas olarak Türkiyeli, Türkiye çapında siyasi faaliyet yürütme iddiasında olan kesimlerdir. Yani Munzur Festivali, Türkiyeli siyasetlerin Türkiye sınırları dışında, Türkiye’nin siyasi gündemleriyle örgütlediği bir festivaldir; tam da bu sebeple bu festivalde yurt dışındaki diğer festivaller gibi kurulabilecek uluslararası bağlardan da söz edilemez. Kürdistan’daki bir festivalin tümüyle Türkiyeli bir karakterde gerçekleşmesi tek tek örgütleyici akımların yönelimlerden ziyade Kürdistan’da, bağımsız birleşik Kürdistan hedefiyle mücadele eden devrimci bir örgütün olmamasından kaynaklanıyor. Kuşkusuz Türkiyeli sol akımların Kürdistan’daki festivalleri örgütlüyor olması sola hakim sosyal şovenizmle bağlantılıdır. Ancak sosyal-şovenizme karşı mücadele Kürdistan’da değil Türkiye sathında verilmesi gerektiği için ve Kürdistan siyasi mücadelemizin kapsamı dışında kaldığı için festivale Türkiye’deki sol siyasetlerle bağ kurmak ve var olan bağlarımızı geliştirip güçlendirmekle sınırlı bir amaçla katıldık. Bu amacımıza hizmet eden şekilde hareket ettik.
Kayyımlara Rağmen Kayyımlara Karşı Düzenlenen Bir Festival
Festivali içeriden veya dışarıdan eleştiren, festivalin şu veya bu sebeple bugünkü durumundan memnuniyetsizliği ifade eden söylemlerle sık sık karşılaşsak da bu durum elbette kayyımlara rağmen ve kayyımlara karşı yapılan bu festivalin öneminin üstünü örtmemeli. Daha öncesinde belediyenin olanaklarıyla düzenlenen festival, bu sene bu olanaklar olmadan ve kayyım atanan belediye başkanlarının da festivalin örgütlenmesi doğrultusunda çabalarıyla yapıldı. Festivali koruma ve sürdürmeye dair bu iradenin bir direnişi yansıttığı aşikar. Bu gayreti elbette hem bu toprakların devrim toprağı olmasıyla hem de bu topraklarda varlığını koruyan, tasfiyeye direnen devrimcilerle açıklamak gerek.
Festival programı kapsamında gençliğin sorunları, ekolojik yıkım, KHK ve ihraçlar, Alevilik, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Kürt sorunu gibi birçok başlıkta farklı paneller düzenlendi. Hem merkezde hem de Hozat’taki çevre talanına ve irade gaspına yönelik yürüyüşler gerçekleştirildi. Bunların hemen hemen hepsine bizler de katıldık. Hozat’ta ve Dersim’de açtığımız standlarda kitap, gazete ve dergilerimize yer versek de yayınlarımızı festival boyunca etkin bir şekilde kullanamamak temel bir eksikliğimizdi.
Gençliğin sorun ve çözümlerinin konuşulduğu forumda katılımcıların siyasi bağlanmışlıkları olduğu hareketlerin Deniz, Mahir, İbrahim’i andıklarını; bu devrimcilerin ise gençlik önderleri değil bizzat fabrikalarda, köylerde, 15-16 Haziran’da ayaklanan işçiler arasında çalışma yürüttüklerini, iktidar hedefiyle bu topraklarda devrimci partiler kurma sorunuyla ilgilendiklerini ve bugün de tüm bu çeşitli sorunların çözümü için hükümete karşı bağımsız bir emekçi hareketinin parçası olması, gençliğin gençlik olmaktan çıkması gerektiğini söyledik. KHK ve siyasi gelişmeler panelinde KESK ve bağlı sendikalar eğitim ve sağlık gibi alanlarda karşılaştıkları sorunları anlattılar. Söz alarak hükümetin güçlülüğünden değil zayıflığından dolayı bu alanlarla sınırlı olmayan bir şekilde emekçilere saldırdığı doğru olsa da karşısında ezemediği, güçlü bir emekçi hareketinin olduğunu ifade ettik. Bugün hükümete karşı emekçi hareketinin birleşeceği halkanın ne olması ve sendikaların nerede durması gerektiğini sorduk. Alevilik konulu panelin soru-görüş bölümünde ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarında Türklüğü Sünni islamla tanımlayarak Kürtleri Türkleştirmeye çalıştığını, laikliğin “resmi din İslamdır” diyen 1921 Anayasası’yla da düzen içi yollarla yazılan başka bir anayasayla da gelemeyeceğini vurguladık.
“Ortadoğu’daki Gelişmeler, Kürt Sorunu, Barış ve Demokratik Çözümü” başlıklı panelde ESP temsilcisi Sezin Uçar, devletin Kürt hareketi ile uzlaşmak zorunda kaldığını, Türkiye’de faşizm varken Kürdistan’da demokrasi olamayacağını ama bu süreçte de Öcalan’ın elini kuvvetlendirmek gerektiğini vurgulayan bir konuşma yaptı. Partizan ise Ortadoğu’da bu gelişmeleri nasıl gördüklerini özetleyerek devrimcilerin Kürt ulusu için ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunması gerektiğinin altını çizdi. EMEP ulusların kendi kaderini devlet kurmadan da tayin edebileceklerini, Marx ve Engels’in metinlerinde devlet diye bir şartın olmadığını söyledi. Kürt halk hareketi ile birleşik bir mücadelenin yol ve yöntemlerini geliştirmek gerektiğini vurguladı. SMF, süreci öznel niyetlerle okumanın yanlış olduğunu belirtti. Devrimci ve sosyalist örgütlerin o ya da bu kesimle dayanışma örgütü olmadığını, tam hak eşitliği diyerek tanımladıkları ulusların kendi kaderini tayin hakkı da dahil tüm meselelerde sosyalistlerin kendi kimlikleri ve bağımsız varlıklarıyla olmaları gerektiğini vurguladı. DEM Parti ise son elli yıldır devletin Kürt ve devrimcilere düşmanlık üzerinden daralttığı alanları bir yanda Kürt hareketi güçlenip açarken bir yanda da devleti siyasi ve hukuki olarak kendini tanımaya zorlaması gerektiğini vurguladı
Panelin soru-görüş bölümünde Köz adına biz de söz aldık. Halihazırda zayıf olanın devlet tarafı güçlenenin ise emekçiler ve ezilenler olduğunu vurguladık. Reformistlerin bu güçlenmeye bakarak kademeli demokratikleşme hayalleri yayarken devrimcilerin bu gücün sorumluluğunu üstlerinde hissederek, bu gücü nasıl kullanacaklarını sormaları gerektiğini belirttik. Bu çerçevede tüm konuşmacılara, emekçilerin artan gücünü demokratik bir anayasa yapımında nasıl kullanacaklarını sorduk. İlk soruyu dört dakikayı geçmeyecek şekilde biz sormuş olmamıza rağmen moderatör sorumuzdan sonra soru alımını süre yetersizliği nedeniyle durdurdu ve sözü tekrar konuşmacılara verdi. Panelin ikinci turunda sorumuza üç yanıt verildi. SMF sol içerisinde ortak birleşik devrimci bir hattın oluşturulması gerektiğini ve Partizan bu düzen içerisinde böyle bir anayasanın yapılamayacağını dile getirirdi. ESP temsilcisi “erkeklik krizi” üzerinde durdu, kadınlardan farklı olarak erkeklerin konuşmalarını sorumsuzca uzattığını ifade etti.
Panel sonrasında kendi sorumuzu değerlendirdik. Söylediklerimizde ve sorduklarımızda elbette yanlış bir şey yoktu. Ancak paneli kendi kısıtları ve somut bağlamında değerlendirdiğimizde bu içerikte bir soru sormamızın yanlış olduğu sonucuna vardık. Program ve zaman olarak sıkışık bir panelde demokratik bir anayasanın neden böyle yapılamayacağını anlatmaya çalışmak baştan mümkün değildi. İmkansızlığı bir kenara, bu içerikte söz almak bizim de tercih etmememiz gereken, yanlış bir tutumdu. Yapılamayacağını söylemek yerine var olan akımların iddialarından yola çıkarak onlara dair politik öneriler yapmamız; örneğin onlara hükümetin zayıf emekçi hareketinin güçlü olduğu böylesi bir dönemde bu süreçten nasıl istifade edeceklerini sormamız, onları Türkiye’de anayasa konusunda emekçiler ve ezilenler arasında toplantılar yapmaya çağırmamız gerekirdi. Biz ise böyle hareket etmeyerek politik bir öneride bulunmak yerine teorik doğruları hatırlatarak diğer akımları sıkıştıran bir pozisyona düştük.
Festival boyunca amaçlarımız doğrultusunda birçok sol siyasetten arkadaşla bağ kurduk. EMEP’ten, Yeni Demokrasi Partizan ve Özgür Gelecek Partizan’dan arkadaşlarla konuşup onların gündemlerini öğrendik. SMF’li arkadaşlarla Çin-Sovyetler Birliği ilişkisi, uluslararası komünist hareketin durumu, demokrasi mücadelesinin liberaller, Ekim Devrimi’nin ise sosyal-şovenler tarafından savunuluyor olmasına karşı Türkiye’de ortak birleşik devrimci bir eylem birliğini oluşturmaya yönelik ihtiyaç hakkında tartıştık. Yoğun bir şekilde tartışamasak da bu konuları ileride daha fazla konuşmaya yönelik adım atmış olduk.










